2 ziyaretçi çevrimiçi
Mustafa Kemal’in tarihi söylevindeki başlangıç sözlerini ne çok severim. Ömrümde, bugüne kadar belleğime yerleştirdiğim, dilimden düşürmediğim başka bir anlatım olmamıştır. Arkadaşlarla yaptığımız konuşmalar ve tartışmalar ülkemizin bugünkü durumu ile ilgili bir değerlendirmenin temelinde şekillenecekse ilk cümlem hiç değişmez: 1919 yılı Mayıs’ının 19’uncu günü Samsun’a çıktım, vaziyet ve manzara-i umumiye:
***
Söylevi okuyanlar bu cümlelerin ardından gelen mükemmel tespiti iyi bilirler. Ancak ben küçücük bir bölümü yine de alıntılamak istiyorum. Çünkü bilmemenin boşluğu günümüzde yalanlarla ustaca dolduruluyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu bakalım nasıl bir gözlem yapmış:
Özellikle toplumlardaki değişim pek zor ama kaçınılmaz bir olgudur. Onu isteyenlerden çok direnenler daha uzun soluklu olur. Ne var ki tıpkı bir doğumun gerçekleşmesi gibi, vakit zaman gelir ve değişim gerçekleşir. Gerçekleşme anında bile direniş devam eder. İşte bu yüzden değişimin sillesini yemeyen toplum yoktur. İlginçtir ki her değişimin önünde veya arkasında “Din” ve “Milliyetçilik” vardır. Ve öne çıkan taleplerin bir tür ölçü birimi olurlar. Niyazi Berkes daha da ileri giderek bunu “bir humma” olarak ön görür. Özellikle tutucu güçler; gelmekte olan değişimin felaketlere yol açacağından söz ederek toplumu ikna etmeye, olmazsa daha da sert tedbirlere müracaat eder.
Hakkari dağlarından daha yeni kar çekilmeye başladı. Birkaç deme kalmaz yeşilden gözleri, şerbet sudan akarsularıyla hesapsız bir bahar açacak. Bulunduğu makama vicdanıyla oturacak, kar bir yandan, bir yandan yemyeşil çayırlar, otlaklar, orman bitkileri, bir yandan sararmaya başlamış erken bahar bitkileri, filize durmuş meyve dalları, döllenmiş toprağın sinisinde serpilecek ayaklarımıza. Dağlar yine heybetiyle, şahin bakışlarını esirgemeyecek bu siniye. Keklikler su yataklarına inecek, doğal olarak dağ keçileri oğlaklarını avcılardan koruyacak ana güdüsüyle…
1938 yılı Haziran ayının ortalarından sisli, çiseli, karanlık bir gecede Livera toprağına ayak bastım. Neden göç, kervan buraya gelmiştik, ne işimiz vardı buralarda? Bunu anlayacak, düşünecek yaşta değildim. Dedem, babam öyle istemiş, öyle olmuştu.
Yerleştiğimiz yerdeki komşularımızın, benim yaştaki çocukları ilk tanıdıklarım, arkadaşlarım oldu. Mahallemizden başka mahallelere gidemezdik, oranın çocukları bize yabancı idi. Bizleri taşlarlar, kovalarlardı.
Halk arasında, ‘al birini vur birine’ diye bir deyim vardır ya; her 2 Erdoğan’da son günlerde söyledikleriyle, olguyu o noktaya taşıdılar. Biri siyasetin başbakanı, diğeri ‘siyasetten soyut, doğrusu güldüşün sanatından soyut, komedinin başbakanı’
Siyasetin başbakanı Erdoğan diyor ki;
“28 Şubat soruşturmasıyla ilgili belli bir süreç işlemektedir. Ancak böyle bir dalga, iki dalga, üç dalga, dört dalga filan bunlar toplumun huzurunu da doğrusu kaçırıyor. Bundan bizler de ciddi manada rahatsızız. Yani atılması gereken adımlar atılır, biter, geçer. Ama bu dalgalar böyle arka arkaya geldikçe o dalgalarda kusura bakmasınlar ülke boğulur. Bu kadar bu iş bence uzatılmamalı”
