Hükümet bu sesi de işit!
Olmaz demeyin sizin başınıza da gelebilir. Aziz Nesin’lik bir olayla karşılaştım. Önce öyküyü anlatayım; Gelinimin babası kanser hastasıydı ve yurt dışında ameliyat oldu. Başka kimsesi olmadığı için kızı, yani gelinim yanına gitti. Öyle olunca da 10 yaşındaki Torunumu yanımıza aldık. Kız çocukları özel ihtimam ister, babalar onlara bakamaz. Saçı taranacak, temizliği, beslenmesi bütün bunlar babanın yapacağı iş değildir.
Okullar açıldı ve torunumu mahallenin okuluna götürdüm. Okul Nüfus memurluğundan izin almamı istedi. Gittim. “Olmaz” dedi memur. “neden?” “Babası yahut annesinin izni olmalı, çocuğun naklini onlar yapmalı.” Memur öyle deyince İzmir'de yaşayan oğlumu aradım. “Buca Nüfus müdürlüğüne git ve çocuğun naklini Ankara’ya yaptır “
Yazı hayatına başladığım günden bu yana, ülkemde “Adalet” mekanizmasının dürüstçe işletilmediğini anlatan yazılar yazıyorum. Daha da ileri giderek; Türk halkının dünya kurulalıdan bu yana berrak bir “adalet” ile hiç tanışmadığını söylüyorum. Gerçek adaletin ne olduğu bilinmediğinden hukuk adına yapılan gösterilerin “Adalet” olduğu sanılıyor. Bütün bu yazdıklarım gerçekdışı olsaydı köşe başları kabadayılar, mafya bozuntuları tarafından tutulabilir miydi? Sokakları bölüşen otopark mafyası kendine özgü bir düzen kurabilir miydi? Gazeteciler, akademisyenler, Aselsan mühendisleri hatta birlik ve Kuvvet komutanları faili meçhul cinayetlere kurban gider miydi?
Geminin tam adı Novgorodskaya idi. Üç farklı limana uğramış olmasına rağmen yirmi beş gündür güvertesinden aşağıya inmemiştim. Sert ve soğuk okyanus rüzgârlarının her geçen gün beni daha az konuşan içine kapanık birisi yaptığının farkında bile değildim. Bildiğim tek Rusça kelime evet anlamına gelen “Da’’ idi. Gemide bana, iki de bir Turko diye bağırıldığında verdiğim tek yanıt “da’’, bir şeyler izah edildiğinde ise cevabım; kafamı sallayarak ”da da’’ kelimelerinden ibaret idi. En kolay anlaşma biçimimiz de buydu. Gemideki Rus işçilerden hiçbiri doğru dürüst İngilizce bilmezdi. Çoğu kez tarzanca ve garip el işaretleriyle bir şeyler söylüyorlardı. Bana adımla değil de uyruğumla Turko diye hitap ediyor oluşlarını pek umursamazdım. Çocukluğumda içtiğim Fruko gazozu gibi bir şeydi; “Turko”
Aziz ile Libya’da, bir şantiyede tanışmıştım. Orta boylu, zayıf sayılabilen, kır saçlı bir adamdı. Ana dili dışında Arapça ve İngilizceyi konuşup yazabiliyordu. O bir Kerkük Türk’ü ama bir Irak kaçkınıydı. Önce Türkiye’ye kaçtı, daha doğrusu sığındı. Derdini kimseye anlatamadı. Her an yakalanıp sınır dışı edilmek korkusuyla çetin günler yaşadı. 1976 yılında, Beyazıt’ta bir kahvehaneye takılırdı. Kimsesiz olduğu fark edilince, dönemin militan örgütlerinden biri tarafından güya sahiplenildi. Ardından da bazı eylemlerde kendisine görevler verilmek istendi. Başının derde gireceğini anladı, uzaklaştı onlardan.
Ve o yazın şansı açıldı. Libyalı bir şirket Türk işçileri için tercüman arıyordu. Gidip konuştu ve işe alındı.
1977 yılının Eylülünde Souk el khamis’te tanıştım onunla.
Burası Türkiye, olmaz demeyin her bişey olmaz dediğiniz an oluverir. Cumhurbaşkanı köşkünde sıkılır yağan kar ile birlikte kendini salıverir dışarı… Evcil basınla şakalaşır, kartopu sıkar, kaşe paltosuyla boy boy çıkar teknolojinin uğrak yeri facebook’a..
Kar temizliğin simgesi çünkü çocukların neşe kaynağı ama o gökyüzünden yeryüzüne düşer düşmez her insanı kışkırtır. Çocuk, kadın, erişkin, zırdeli, pazarcı, Cumhurbaşkanı da olsanız kar içine çeker yani cezp eder.
Varoşlarda sobasız evlerinde yaşamaya çalışan insanların üstüne de yağar.
