33.jpg

Ana Menü

  • ANA SAYFA
  • ÖZEL HABERLER
  • MAKALELER
  • ÖYKÜLER
  • ANILAR
  • ŞİİRLER
  • ÇEVRE ve İNSAN
  • İNSAN HAKLARI
  • HALK KÜLTÜRÜ
  • MASALLAR
  • KARİKATÜR
  • OKURLARDAN
  • WEB SİTELER
  • BANA YAZIN
  • FOTOĞRAF
  • RADYO DİNLE
  • FİKRET MALKOÇ
  • ULUSAL BASINDAN
  • VİDEO İZLE
  • GAZETELER
  • YAZI ARŞİVİ
  • MİSAFİR DEFTERİ
  • KÜNYE

SON EKLENENLER

  • ABD’den İsrail’e Kınama
  • Nijerya'da Dinler savaşı
  • Bursa / Diyarbakır Maçına Ayna
  • ViraTrabzon
  • İzlanda borçları için sandık başında
  • Türkiye soykırımı zorla kabul etmez
  • Yunanistan İflasta
  • Küba
  • Maaş Meselesi
  • Adaletime Dokunma
  • Yalçınkaya AKP’nin Peşinde
  • Sümela'ya Sınırlı İzin
  • Para din adamını da bozdu!
  • Silinmeden İzleyin
  • Son Darbeci

Son yorumlar

  • Kafes
  • İzlanda borçları için sandık başında
  • Bizim Köyün Kadınları
  • Toplumsal Korkular ve Sonrası
  • Meva

ANKET

Size Göre, Ülkemizin Siyasal Güçleri Bir "Son Hesaplaşma" İçinde mi?
 

2010 Ziyaretçileri

mod_vvisit_counterToplam:53526
Gülname’nin Çayırı Array Yazdır Array  e-Posta
İlyas Karagöz tarafından yazıldı   

1960’lı yıllarda köyümüzün geçim kaynağı toprak ve hayvancılıktı.
Köy içinde sadece üç dönüm tarlam, birkaç tane de ineğim vardı.
Gülname adında bir komşumuz vardı. Yiğit bir kadındı, belki de o yüzden ailesi onun adı ile anılırdı. Kocası Salih usta bile “Gülnamenin Salih” olarak bilinirdi.
Eşi öldükten donra mezerede bulunan çayırını satmaya karar vermişti. 

O günlerde gurbet ellerde biriktirdiğim biraz param vardı. Çayırı satın aldım.
Artık Bahar ve Güz aylarında sığırlarım için uygun bir yaylam oldu.
Genç ve kendisini güçlü hisseden bir delikanlıydım. Çocuklarımın da yardımıyla yeni çayırımızı imar etmeye koyuldum. Çevresini taş duvarla ördüm. Çevreden ve orman aralarında topladığımız taşları sırtımızla taşırdık. Çayırın içindeki ufak tefek çukur yerleri de yine sırtımızda toprak taşıyarak doldurduk. Daha sonra çayırın çevresine meyveler diktim. Gelen geçen alsın, yesin istiyordum. Meyve fidanı dikemediğim yerlere kavak fidanları diktim.
Bir köşesine küçük ahşap bir mezere evi yapmıştım.

 

Ve sonra o yaptıklarıma bakar, keyifle seyreder mutlu olurdum.
Bahar ve güz aylarında oraya taşınırdık. Orman kenarında bir yere çekilir eserimi izlerdim. Sığırlarım çayırda yayılır otlarken, evimin bacasından çıkan dumanlara dikkatle bakardım, dönerek yükselir ve sanki adımı yazardı gökyüzüne.
Oralara verdiğim emek ve çalışmaktan yorgun düştüğüm anları gözümün önüne getirirdim. Bakar bakar mutlu olurdum. Bu sefer daha fazla, daha çok çalışmak isteği oluşurdu içimde.
Ne güzel günlerdi…
***                         
Almanya’ya işçi olarak gidince, çocuklarım yalnız kaldı yeteri kadar ilgilenemediler. O nedenle mezere yerini kardeşime sattım.
Aradan uzun seneler geçti. Eski günler aklıma geldiği zaman gider gezerdim oraları. Yıkılmış bir ev, dağılmış bahçe duvarları, çimen bağlamış bahçe ve diktiğim fidanları içim sızlayarak izlerdim.
 
Geçenlerde yine gittim. Hava çok güzeldi.
Arslanoğlu Kamil’in fındıklığının içinden geçerek mezereye giden bir yol vardı. Şimdilerde o yol işlemiyor, belki elli yıl öncenin yoludur.
Irmağı geçince sol tafta bazı yerlerde temelli kaybolmuş yol izini gördüm. Bir tarafı ırmak diğer tarafında eski ama yosun bağlamış bir duvar uzayıp gidiyordu. Biraz yukarıda Rumlardan kalma bir harman yeri yanında harabe haline gelmiş bina yerini gördüm. Yokuş yukarı ağır adamlarla tırmandım.
 
Gülname’nin çayırına vardığım zaman, ikindi vaktinin solgun güneşi çam ağaçlarının gölgesini çayıra doğru uzatıyordu. Deniz tarafından serin bir rüzgâr esiyor ve insana yaşama gücü veriyordu.
 
Giderek çayırın bir kenarına oturdum. Diktiğim meyveler kocaman ağaç olmuştu. mezere evi yıkılmış enkazı, yanındaki küçük ama çimen bağlamış bahçenin üzerine doğru yayılmıştı. Oralarda çalıştığım günler geldi aklıma. O günlerde bana yardım eden ufak tefek sevimli çocuklarım şimdilerde çoluk çocuğa karışmış. Her biri kendi derdi ile ilgileniyordu artık.
Şu çimenden aşağı koşan kızlarım, bahçe duvarından atlayan minnacık oğlum geldi gözümün önüne. Gözlerim doldu, önce ağlamak istemedim, tuttum kendimi. Sonra daha dayanamadım yanaklarımdan aşağı akan bir sıcaklık duyumsadım.
 
Oturduğum yerden kalktım ormana doğru yürüdüm. Türkü söylemek geçti içimden. Denedim ama sesimin güzel çıkmadığını fark ettim sustum. Bir süre daha ezgin ezgin yürüdüm. Ormanın sessizliğini fark ettim. Rahatsız edici bir sessizlik hissediyordum. Demek ki “orman bile bu durumuma sessizliği ile tepki veriyor” diye düşündüm. İçime bir sıkıntı çöktü. “Heeey!” diye bağırdım olanca nefesimle. Sesim orman içinde yankılandı, geri döndü bana. Tekrar ünledim, bu kez sesimin orman derinliklerine doğru akıp gittiğini hissettim.  
 
Yorgun ayaklarımı sanki sürüyerek ırmağa doğru yöneldim. Irmak uzak değildi, oraya vardığım zaman bir taşın üzerine oturdum. Bir süre gümüş rengine bürünerek akan suya baktım. Sonra da yerimden doğruldum, ceketimi çıkarıp bir kenara koydum. Akşam namazı için aptes almaya başladım.
 
Güneş batıdaki dağların arkasından kayboldu. Vadi boyunca esen serin rüzgâr çam sakızı kokuyordu sanki. Akşamın karanlığı orman içlerinde kendini belli etmeğe başladı. Aşağıda, fındık bahçeleri arasında serili olan köyün sokak lambaları yandı. Şose yola doğru yürüdüm.
 
Bu yol gençlik yıllarımda yoktu. Biraz aşağıda küçük bir pınar vardı. Tam altmış yıl önce, ama hayatımda ilk kez bir kızla orada oturmuş konuşmuş olduğum geldi aklıma. Taze gençlik yıllarımın heyecan dolu anıları geçti gözümün önünden. Sonra da; “insan ağlamak isterse ne kadar da çok neden bulabiliyor” diye düşündüm. Fakat bu kez ağlamadım, direndim gözyaşlarıma.
 
Daha fazla geceye kalmak istemiyordum. Derin ama eski düşüncelerin sarhoş edici serpintisi ile uyuşturucu kullanan bir adam gibi evime doğru yürüdüm.
                                                                                      İlyas Karagöz / 18 Mayıs 2009 / Livera

Fotoğraf Hayrettin Karagöz

 

< Önceki   Sonraki >
 
Yorum ekle
JComments