42a.jpg

Ana Menü

  • ANA SAYFA
  • ÖZEL HABERLER
  • MAKALELER
  • ÖYKÜLER
  • ANILAR
  • ŞİİRLER
  • ÇEVRE ve İNSAN
  • İNSAN HAKLARI
  • HALK KÜLTÜRÜ
  • BÜYÜKLERE MASAL
  • KARİKATÜR
  • OKURLARDAN
  • BANA YAZIN
  • RADYO DİNLE
  • FOTOĞRAFLAR
  • FİKRET MALKOÇ
  • ULUSAL BASINDAN
  • VİDEO İZLE
  • GAZETELER
  • YAZI ARŞİVİ
  • MİSAFİR DEFTERİ
  • KÜNYE

SON EKLENENLER

  • 12 Eylül Sabahı
  • Güney Akımı Projesi
  • Kim 'evet'çi, kim 'hayır'cı?
  • Gelen Var
  • Bayramınız Kutlu Olsun
  • 'Fehmi Tosun'u hatırla'
  • Bahçeli de tehlikeli sulara daldı!
  • 'Vatandaş Türkçe konuş' günleri...
  • Jitem Yargılanıyor
  • Devlet Halk İlişkileri
  • 12 Eylül'ün karanlık dosyaları
  • Heron İddiaları
  • Türk Yunan dostluğu sahaya indi
  • Yeni Mübarek Kim Olacak?
  • Krizin faturası yoksullara

Son yorumlar

  • 'Fehmi Tosun'u hatırla'
  • Kimin Gücü Kime Yeterse
  • Simonlar ve Baronlar Savaşı
  • Hükümet Demokrasiye Direniyor mu?
  • Yaşamak Güzel, Yaşatmak Daha Güzel‏

ANKET

Anayasa Refendumu için
 

2010 Ziyaretçileri

mod_vvisit_counterToplam:103979
...

Son Hesaplaşma Array Yazdır Array
Büyüklere Masallar
Yusuf Bulut tarafından yazıldı   
Cuma, 04 Aralık 2009 13:06


Bir varmış bir yokmuş, diye başlar masal kahramanlarının öyküleri. Var ile yok arasında, Kafkas dağlarının yemyeşil vadilerinin birinde cennet misali bir köy varmış. Köyün doğal güzelliğine benzeyen, dünya üzerinde başka hiçbir köy yokmuş. Sokak kenarlarına yapılmış su kanalları boyunca dizilmiş dev bambu ağaçlarının gölgesinde oynayan çocukların çığlıkları duyulurmuş orman içlerinden. Çocuk, kuzu ve kuş sesleri birbirine karışırmış.

Halk işinde gücünde ve görece mutlu bir hayat sürüyormuş. Her şey yolunda gidiyormuş gitmesine ama küçük bir sorunları varmış.

Her bir kanadı iki kulaç, her bir ayağı bir kulaç uzunluğunda olan bir Karakuş senede bir gün keyiflerini bozuyormuş. Yılbaşından üç gün önce gelir köyün en güzel, en yakışıklı delikanlısını alıp götürürmüş.

Aslında Karakuşun ataları yılbaşına üç gün kala gelir ve her evden bir çocuk alıp götürürlermiş.

Daha sonraki yıllarda karakuşların padişahı ile köylüler arasında bir anlaşma yapılmış; Her evden bir çocuk vermektense yılda bir kez köyün en güzel en yakışıklı delikanlısını vermeyi önermiş köylüler ve karakuşların padişahı da kabul etmiş.

O günden sonra her sene köyün aksakallılarının seçeceği delikanlı Karakuşa teslim edilirmiş ve böylece dev hayvan köyün geri kalan insanlarına dokunmazmış.

O gün bugündür her sene yılbaşına üç gün kala, karakuşlardan birisi gelir ve ikram edilen delikanlıyı alıp götürürmüş.

Gidiş o gidiş olurmuş.

Hiçbir delikanlının geri döndüğü ne duyulmuş ne de görülmüştü.

Yılbaşı yaklaşırken köyün delikanlılarının yüreğini bir korku sararmış. Acaba Karakuş bu yıl kimi götürecek diye kederlere bürünürlermiş. Sadece onlar değil ailesinde delikanlı olan herkes aynı korku ve endişe ile yatar kalkarmış.

Nice seneler bu şekilde geçmiş gitmiş.

Giden delikanlıların ardından ağıt yakan genç kızların öyküleri birer destana dönüşüyor, dilden dile dolaşıyormuş.

Güneşin aslan burcuna girdiği sene, o güne kadar duyulmamış görülmemiş bir şey olmuş. Adı Azad olan bir delikanlı o sene Karakuşa kendisinin verilmesini talep etmiş. Oysa Kafkasya dağları vadilerindeki köylerin kurulmasından bu yana böyle bir şey ne duyulmuş ne de görülmüştü.

“Azad aklını yitirmiş” diyenler çoğunluktaydı.

O gün Karakuş gelecek ve Azad’ı götürecekmiş. Azad köydeki komşuların tümünü ziyaret ederek helallik istemiş. Herkesler gözyaşı içinde hakkını helal etmiş, sarılmış koklaşmışlar…

Köyün biraz dışında harman yerinin biraz yukarısında bir meydanlık varmış. Meydanlığın orta yerinde adam boyu yükseklikte bir taş varmış. İşte orası Karakuşa verilecek sunağın ikram yeriymiş. 

Son gün gelip çatmıştı. Azad ağır adımlarla ikram yerine doğru yürüyormuş. Tüm köylüler biraz arkadan izliyormuş.

Kurban çok düşünceli görünüyormuş. Ellerini ağır hareketlerle bir ileri bir de geri hareket ettiriyormuş. Arkasından gelen köylüleri ise Karakuşun heybetinden gücünden, daha da ileri giderek gök Tanrının oğlu olabileceğinden söz ediyorlarmış.

Azad Sunak meydanına varmış, elini gözüne siper ederek dört bir yandan ufka bakmış. Karakuş henüz görünürlerde yokmuş.

“Taşın üstüne çık!” diye ünlemiş köylüleri.

O da öyle yapmış, ağır hareketlerle taşın üstüne tırmanmış ve bir ağaç gibi dimdik öylece orada Karakuşu beklemeye koyulmuş.

Meydanın çevresinden ona laf yetiştiren öğüt veren köylülerin hiç birine cevap vermiyormuş.

Ve ufuktan Karakuş gözükmüş.

Azad bir anıt gibi hiç hareket etmeden öylece bekliyormuş canını alacak yaratığı.

Karakuş gelmiş gelmiş, önce meydanın üzerinde bir tur atmış. Kanat hareketlerinden oluşan rüzgâr ortalığı toza dumana bulamış. Azadın gözü kulağı onun üzerindeymiş. Sonra köyün üzerine doğru uçmuş dev hayvan. Çok ileri gitmemiş geri dönmüş sunağın üzerine doğru süzülmeye başlamış. Azad gözünü ondan ayırmıyormuş ve bir heykel gibi hiç kıpırdamadan ona bakıyormuş.

Karakuş yaklaşmış iki ayağını açmış ve tam avını yakalayacakmış ki Azad o anda eğilmiş ve Karakuşun pençelerinden sıyrılmış, teslim olmamış ona. Koca kuş avını alamadan pas geçmek zorunda kalmış.

Azad taşın üzerinden aşağıya atlamış meydanın ortasına doğru yürümüş. Köylüler büyük bir şaşkınlık içinde, ne yapacaklarını bilemiyorlarmış. Karakuş ise avını alamadığı için pek sinirliymiş. O hırsla geri dönmüş, delikanlıya yeniden saldırmaya hazırlanıyormuş.  

Azad kuşa yem olmak istemiyormuş artık. Karakuş ile kavgaya hazırmış. Köylüler bu durumu fark edememiş.

Karakuş onuru kırılmış bir durumda son sürat delikanlıya saldırmış. Tam yakalayacağı sırada oğlan kenara çekilmiş ve sağ kanadının tüylerinden yakalamış ve çekmiş. Nerdeyse Karakuş yere düşecekmiş ama atik davranmış hasmının elinden kurtulmuş.

Bu durum, hayvanı daha çok sinirlendirmiş. Tekrar saldırmış, Azad savunmaya devam etmiş. Her saldırışta kanatlarından bir miktar tüy yoluyormuş ve kuşu yordukça yoruyormuş.

Aslında kuşun kanat hareketleri ile oluşan rüzgâr ve toz Azadı zor durumda bırakıyormuş.

Üçüncü saldırıda Karakuşun bir kanadı iyice yaralanmış, Azad ise kan revan içinde kalmış. Karakuş tekrar havalanmış ve hızlı bir darbe ile hasmını bacaklarının arasına alıp havalandırmayı tasarlıyormuş.

Azadın arkadaşları onu kan revan içinde görünce dayanamamış yardım etmek için yüreklerinde dayanılmaz bir istek duyuyorlarmış.

Karakuş son saldırısına hazırlanırken İki delikanlı meydana doğru koşmuş. Azad onları görünce daha da yüreklenmiş;

“Tekrar geldiğinde kanatlarına asılın!” diye olanca sesi ile haykırmış.

Koca kuş alçalmış, tam üzerlerine süzülmüş ama delikanlılar da kanatlarına yapışmış.

Karakuş göğsünün üzerine yere çakılmış. Kuşun homurtusundan bütün köylüler ürkmüş. Bir kısmı ise korkudan evlerine doğru kaçmış.

Üç delikanlı kuşun kanatlarına çökmüş.

Geri kalan izleyici köylüler endişe ve korku içinde ne yapmak gerektiğini hesap etmeye çalışıyormuş.

Gök Tanrı, oğluna yapılan bu saldırıyı affetmez diye düşünüyorlarmış.

O sırada kavgayı fark eden köyün bütün köpekleri, sunak meydanına doğru koşuyormuş.

Gitmişler ve göz açıp kapayıncaya kadar dev gibi Karakuşu param parça etmişler.

Aradan uzun yıllar geçmiş.

Kafkasya vadilerindeki güzel köylerde masal öğesi olan Karakuşun akrabalarını bir daha gören olmamış.

Karakuşa kafa tutan ve onu alt eden, dahası köyün delikanlılarının kötü talihini kıran Azad ise bir masal kahramanı olarak dilden dile anlatılmış.

* * *

Bir süreden beri Ülkemizi yöneten güçler arasında açıktan açığa bir son hesaplaşma izliyoruz. Yargı, hükümet, silahlı kuvvetler ve muhalefet partileri arasında yaşanan kavga gizlenemiyor artık. Her biri diğerine son darbeyi indirmek için gayret gösteriyor. O kadar ki örneğin: muhalefet lideri Başbakanı “Bölücü” olarak suçlayabiliyor.

Türkiye’de yaşanmakta olan bu “son hesaplaşma” ne ilk ne de son değildir. Demokrasi kültürü ile zıtlaşan hatta kendi içlerinde bile demokratik yapılanmaya izin vermeyen siyasal partilerin çirkin kaprislerini izliyoruz.

* * *

 Ş. S. Aydemir’in 1976 senesinde yazdığı “Doğum Ağrısı mı tükeniş mi?” adlı bir makalesi var. Ölümünden 4 gün önce Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı. Şöyle diyordu; “Türkiye’de artık her şey, en son hızı ile her alanda, bir son hesaplaşmaya doğru sürükleniyor. Bu hesaplaşma: o alanlarda, bir olumluluk veya olumsuzluk arasındaki sonuç hesabıdır. Yani bu alanlarda zaman, olumlu bir gelişme içinde midir, yoksa ülkemizde, zamanın akışı içinde, sağduyunun ve ümidin yenilgisi, değerlerin iflası, çağa ayak uydurmanın gücünü yitirişi ve müesseselerin itibarsızlaşması mı bu sonuç hesabına damgasını vuracaktır? Şimdi Türkiye’nin, kader tayin edici sorunu budur. Hatta buna – var olmak veya olmamak sorunu- da diyebiliriz.”      

Aydemir; ruhun şad olsun, saygı ile anıyorum.  

 



Bu yazıyı Facebookta paylaş
< Önceki   Sonraki >
 

Yorumlar 

 
+1 #2 Yusuf Bulut 2009-12-07 16:33
Makalenin Trabzonda Kuzey Ekspres Gazetesinde yayınlanmış şekli
img21.imageshack.us/img21/2513/sonhesap.png
Alıntı
 
 
+1 #1 fikret malkoç 2009-12-06 00:05
hocam kalemine sağlık.... hikaye güzel,sonuç yorumu güzel.....
Alıntı
 
Yorum listesini yenile
Yorum ekle
JComments