Türk adalet sistemi size güven veriyor mu?

Kültür Sanatta Bu Hafta

Astronot Kamil

kondelŞöyle bir çocukluğumdaki delileri hatırlıyorum da ne denli orijinal insanlar olduklarını şimdi daha iyi anlıyorum. Hamdi, Niyazi, Kamil, Muhittin, Adem, Ali ve son dönemde popülaritesini arttıran ve bir trafik kazasında ölen Süleyman. Hepsi birer birer gidiyor aramızdan. Geriye sadece Muhittin ve Adem kaldı. Hamdi doğanın delisiydi, Niyazi daha çok kendi efradının köpüklü delisi, Muhittin kahvehanelerin delisi, Ali ise kafasının üstüyle secdeye varıp ayaklarını yerden kestiği camilerin delisi, Adem öfkeyle bağırıp çağırdığı ve insanları gündüz uykusundan uyandırdığı caddelerin delisi, Süleyman yeşil sahaların ve tribünlerin delisiydi. Bütün bu deli türleri içerisinde Kamil çok değişik bir deliydi. O uzaylı bir deliydi. İnsanlar ona Uzaylı Kamil ya da Astronot Kamil derlerdi. İnsani açıdan bakıldığında ise gerçekten zordur deli olmak. Bu kadar deliliğin olduğu bir dünyada Of gibi bir yerde tam 74 yıl delilik mesaisi yapmak...

Kamil’i ilk gördüğümde plastik bir topun peşinden nefes nefese koşup duran bir çocuktum. Top kirli Trabzon lastiklerinin dibinde durduğunda ben hala atacağım golü düşünüyordum. Şutu avuta gönderdiğimde ancak soluklanıp meraklı bakışlarda o uçuk tipli Kamil’e dikkat edebildim. İnce bir yüz, büyük sivri bir kartal burun, küçük bir çene, elleri bir köle gibi her daim birbirine bağlı utangaç bir duruş. Cılız bedeni sanki sürekli bir düşüncenin peşinden kayıyor gibi mıymıntılı yürüyüş... Bakışları bir türlü bir şeye odaklanmıyor. Ya her şeye bakıyor ya hiçbir şeye. Mevzuları gibi her şeyden kayıp duruyor. Her ikindi sonrası top oynadığımız yeri geçip azıcık ilerlediğinde uzunca saçlarını rengi yağmurlarda güneşte solmuş fesini çıkararak salar tırnakları kirli parmaklarını tarak gibi kullanır ve düzeltirdi. Kamile göre Trabzon’daki bütün berberler uzaylıydı ve asla berbere gitmez hiçbir şekilde saçını kestirmezdi. Berberlere ve berbere giden kısa saçlılara göre ise Kamil bir uzaylıydı. En azından rahat koltuklarda dönen muhabbetlerden anlaşılanlar o yöndeydi.

Kamil için uzay, yıldızlar, ay, dünya, Mars, uzay mekiği, Amerika, NASA gibi ulaşılmayacak şeyler değişmez gündemdi. Kamil bütün bir ömür boyu bunları düşünerek tartışarak yaşadı. Kendisine sırf laf olsun diye uzayla ilgili soru soranlara bir türlü ardı arkası gelmeyen birbirine geçmiş, sürekli başa dönüp duran, bir önce söyledikleriyle çelişiyor gibi görünen bir sürü şeyler anlatırdı. Gezegenlerin dünyaya olan mesafelerini, yüzeylerini, katmanlarını, hangisinde su ve hava olduğunu dünya ile karşılaştırarak akla hayale gelmeyecek garip örnekler vererek anlatıp dururdu. Her seferinde verdiği uçuk rakamların değişkenliğine insanları ikna edebilmek için zaten ince olan sesini daha da inceltirdi. Adı Uzaylı Kamil’e çıkmıştı. İnsanların uzay hakkında birçok şeyi bilmediğini düşünüyor ve insanların dikkatini sürekli sonsuz bir boşluğa çekiyordu. Kendini uzayla ilgili efsanevi bir misyonun heyecanına kaptırmış bir hayat sürüyordu Kamil. Bu kendini dünyevi işlere dalıp gitmiş sıradan insanlara karşı farkında olarak ya da olmayarak kullandığı en büyük zırhı idi. Kimsenin emin olmadığı bir şey hakkında sıradan insanlara heyecan uyandıracak şeyler anlatmak.

Anlatılanlara göre akrabaları Kamil’in kaldığı odasının bir köşesine her gün bıraktığı bir tas lahana çorbasını ve mısır ekmeğini yiyip yattığı sıradan günlerin birinde oldukça riskli bir uzay yürüyüşü denemesi yapmış; kimseye çaktırmadan çatıya çıkmış bir şekilde bir yerlerden tedarik ettiği ucuz barut yığınını büyükçe bir kiremidin altına doluşturmuş, üzerine kat kat kiremitler koyduğu yüksekliğin tepesine çıkmış, garip bir düzenekle barutun içine soktuğu fitili tutuşturmuş ve barut tutuşup patlayınca ortaya çıkan dengesiz basınçla Kamil damda savrulup kiremitlerde yuvarlanmış, paçalarına alevler bulaşmış ve gözlerini birkaç saniye uçtuğu damın hemen altındaki inek gübrelerinin üstünde açmış.

Gürültüyü duyan akrabaları ve komşular ise panikle uyanıp anlam veremedikleri gürültünün ne olduğunu anlamaya çalışmış, Kamil’in yıllardan beri uzay, gezegen, Mars, yıldızlar, uzay mekiği ve göktaşı gibi uçuk metaforlarının ruh halinden bir türlü kurtulamayan komşuları ise uyku sersemliğiyle çatıdaki dumanı tüten deliği görünce ilk önce eve bir göktaşının isabet ettiğine kanaat getirmiş ve Kamil’e bir parça hak vermiş; ama ertesi gün sabahleyin gerçekler ortaya çıkınca Kamil’i abuk sabuk uzay çalışmalarından kesin olarak men etmişlerdi.

Ama Kamil kafayı bir kere uzaya takmıştı. O talihsiz olaydan sonra Kamil ara verdiği uzay yürüyüşü denemelerini teorik alanda ilerletmeye karar vermiş ve muhtemelen berrak yaz gecelerinde gökyüzüne uzun uzun bakmış ve bir şeyler düşünmüştü. Kamil insanların bir yolunu bulup diğer gezegenlere gidebileceğine inanıyordu ama ABD’nin Ay’a gittiğine bir türlü inanmıyordu. ABD’yi bir tür uzay soytarısı olarak görüyor ve hiçbir sözüne itibar edilmeyecek şeytan olarak tanımlıyordu. Kamil’e göre ilk aya gidildiği yaygarası kocaman bir safsataydı. Ama diğer denemeler için aynı şeyi söyleyemiyordu. Buna karşın Kamil Rusların uzay araştırmalarını daha çok ciddiye alıyor ve önemsiyor gibiydi.

Kamil deli olmasına rağmen uzun yıllar Çaykur’un çay fabrikalarında çalıştı ve emekli de oldu. Çalıştığı zamanlarda fabrikadaki işçiler arasında hep bir sempati figürüydü. İşini hep ciddiye aldı ve gücü yettiğince çalıştı. İşine hep zamanından önce geldi ve fabrikadan en son o çıktı. Fabrikanın en çok, sıcak yemek çıkan yemekhanesini sevdi. Fabrikadaki aşçıların her zaman kolladığı bir kişiydi Kamil.

Kamil’in kimsenin bilmediği bir özelliği ise çevredeki küçük ırmaklardan ve çaylardaki sularından hangilerinden bir insanın gönül rahatlığıyla içebileceği hakkındaki ilginç sırlardı. Bunu o ırmağın ya da çayın kaynağındaki her şeyi en ince detayına kadar anlatarak oldukça makul bir şekilde izah edebiliyordu. Yani Kamil aynı zamanda bir su havzası uzmanıydı. Onu sırtında solgun lacivert bir Çaykur iş elbisesiyle deniz kenarındaki taşların arasına saklanarak elinde bir yarım ekmek ve bir adet domatesi yerken görürdüm. İnsanlardan kolayından bir ikram kabul etmezdi. Yarım bir buğday ekmeği onun için her şeydi. Böbreklerinin 74 yaşına kadar iflas etmemesi ise mucizeden de öte bir şeydi. Çoğu kez suyu sırlarını bildiği o ırmaklardan içerdi. Ekmek ve su; tırnak ve saç. İşte Kamil’in ısrarla saçlarını kestirmemesinin sırrı.

O aramızda yaşayan ve kimsenin farkına varmadığı bir tür püritendi. Bazı insanlarca fesinin başından alınmasına ve saçının zorla kestirilmek istenmesine oldukça hiddetlenmesine hayatın onu huysuz bir at gibi kişnemeye öfkelenmeye zorluyor olmasına rağmen kendi dünyasında garip bir şekilde susar ve hiçbir şeye karşı koyamadan dağılırdı. Kamil mevzuyu kaydırmaktan çok aynı mevzu içinde kayma sorunu olan bir deliydi. Yani karşısındaki yeni bir mevzu açana kadar o mevzudaki sınırlarını zorlayıp dururdu. Bu yönüyle Kamil’in ihtisaslı bir deli olduğu bile söylenebilirdi.

Kamil bir iyiliği kabul edeceği zaman hemen bir kedi titizliği takınırdı. O iyiliği yapanın niyetinden ve o iyilikten son ana kadar emin olmak isterdi. Ve bunun olabildiğince gizli bir şey olması gerektiğine inanırdı. Son anda hissedebileceği en küçük bir olumsuz şeyden dolayı sanki o iyiliği hiç istememiş o kişiyi hiç tanımamış gibi vazgeçebilirdi. Garip olan şey Kamil’in her zaman iyilik yapılmaya açık birisi olmasına rağmen buna bir mucize olasılığından bile az şans tanımasıydı. Yani Kamil iyilik yapılmaya açık birisi olmasına rağmen kolayından iyilik yapılabilecek birisi değildi.

Kamil akıllı insanların aksine kendisine asla bir unvan yakıştırılmasına müsaade etmezdi. Bir gün pazarda boş boş dolaşırken kendisine ‘’Naber Kamil usta?’’ diyen birisine oldukça bozulmuş, ona ters ters bakmış; alaycı bir şekilde ağzını açıp kapatarak ve boynunu dikleştirerek; ‘’ Oou sen bana iyi bir şey dedin.’’ demiş garip bir şekilde adama surat asmıştı. Adamın çok şaşırdığını görünce;’’ Bana Allahsız de, komonist de, dinsiz de ne biliyim gavur de ama bir daha oni dema’’ dedi. Adam şaşkınlıktan donup kalınca Kamil tekrar ona döndü ve omuz başlarını oynatarak;’’ Ouu sen bana iyi bir şey dedin’’ dedi yine. Adam tam patlamak üzereydi ki Kamil pazarın kalabalığında kayboldu. Belli ki Kamil zamanımızda iyi sözlerle başlayan birçok şeyin birkaç adım sonra ya bir kötülüğe dönüştüğünü ya da kötü bir şeylere takılıp son bulduğunu görebiliyordu. Onun için kendisine iyilik yapılmasına ve iyi bir şey söylenmesine pek müsaade etmiyordu. Adı uzaylı deli Kamil idi ve o bundan fazlasıyla memnundu.

Yaşadığı çevrede kafayı uzaya takmış üzerinde tez yazılabilecek, hayat öyküsü incelenebilecek, 74 yıllık bir hayatta deliliğinin ince kodlarıyla ilgili bir dizi şey söylenebilecek evrensel bir deliydi Kamil. Ama bunca akıllının hayata meydan okuduğu bir ülkede önerimizin oldukça uçuk kaçacağının da farkındayım. Kitlesel deliliklere bulaşmış bir dünyada kafayı uzaya takmış bir deli neyi görür, söylediği şeylerin gerçekte anlamı nedir? Resmi bir kurumdan emekli olmuş bir Kamil ne derece bir delidir? Şüphesiz bütün bu sorular meraklıları için oldukça ilginç konular ve cevabını zaman verecek.

Basit bir karşılaştırma yapıldığında deli Muhittin kahvehanelerde insanları kahkahaya boğan söz ve hareketleriyle güldürüp neşelendiren, Kamil ise sonu gelmez uzaylı hikayeleriyle etrafındaki insanları bir parça düşündüren bir deliydi. Bu açıdan Kamil oldukça farklı bir deliydi. Aslında Kamil anlattığı ardı arkası gelmeyen uzay hikâyeleriyle insanların aklını sıradan hayatın dışına çekiyor ve insanları rutin hayatlarında gömüldükleri kendi delilikleriyle baş başa bırakıyordu. Gerçekte insanlar Kamil’le hoştu ama umdukları oranda eğleniyor değildiler.

Deli Muhittin’in insanları eğlendirmesi için bir paket sigara, demli bir çay ve birazcık para vermesi yetiyordu. Cep telefonuyla TFF başkanını arayıp telefonu Muhittin’e vermek yeterliydi. ‘’ Ula Memet adam ol tamam mı? …mun eşeği. Sen kenduni adam mi sanaasun. Kavaaat.’’ der sigarasından bir yudum alır daha karşısındakini dinlemeden küfretmeye devam ederdi. Yani Muhittin pragmatist bir şovmendi, Kamil ise uçuk ama ciddi bir teorisyen.

Kamil’i takriben bir ay önce tenis oynamaya giderken Çaykara viyadükünün altından karşıya geçmeye çalışırken görmüştüm. Refüjün ortasında dikilmiş otoyoldan akan sonu gelmez arabaların bitmesini bekliyor gibiydi. Ve sadece yola bakıyordu. Belli ki kazağının altında sakladığı bir yarım ekmeği deniz kenarındaki taşların arasında kimselere görünmeden yiyecekti. En son gördüğümde ise kahvede oturmuş bir imamın lafazanlığına laf yetiştirip duruyordu. Karşı masada oturmuş bir çay söylemiş ve Cengiz Aymatov’un mankurtlarla ilgili bir kitabına dalmıştım. Kamil yine uzaydan, aydan, gezegenlerden, Amerika’dan başlamış kafa ütüleyip duruyordu. Karşısındaki aziz cep telefonunu açmış Kamil’in uzayla ilgili uçuk teorilerini kaydediyor, ona facebookda meşhur olacağını söylüyordu. Hayret ettim. Kamil ilk kez birinden bir ikram kabul etmiş ve çay içiyordu. Anlattıklarının bir türlü ardı arkası gelmiyordu. Elimdeki kitaba olan konsantrasyonum bozulmuş olacak ki çimden ‘’Yeter daa Kamil içimiz dışımız meteor oldu’’ diye geçti. Çay parasını ödeyip kahveden çıktım. Aradan on gün falan geçmişti ki ölüm haberini okudum haber sitelerinde.

‘’Astronot Kamil öldü diyeler.’’ İçim burkuldu. Tenis oynamaya giderken gördüğüm yerde tam Çaykara viyadüğünün altında araba çarptı ve yirmi beş metre savurdu cılız bedenini. Fesi düştü başından. Yıldızlar düşmüş saçları dağılmış refüjdeki yapay çiçeklere. Elleri yana düştü ve gözleri gökyüzünün sonsuz boşluğuna bakar halde dondu. Sonra sirenler, ambulanslar, meraklı kalabalık falan…

Hayat diktatörlük yapılabilen bir şey değil kuşkusuz. Onu orada gördüğümde ‘’Kamil nereye böyle, deli misin sen araba vurur sana.’’ demeli miydim bilemiyorum. Belli ki fırından aldığı bir yarım ekmeği yiyecek ya da bulamadıysa deniz kenarında sanki elinde bir ekmeği varmış da yiyor gibi bir şeyler yapacak ve acılarını kimseye açmadan geri dönüp kendi kaderine akacaktı yeniden. Bu kez olmadı. Ne kocaman bir çocuk gibi insanlardan sakladığı o yarım ekmeğini yiyebildi ne de tatlarını sadece kendisinin bildiği o ırmaklara eğilip bir daha su içebildi. Bir ömür kafayı taktığı uzayın donuk boşluğundaki ilahi bir yolculuğa çıktı sonunda.

Sanırım deli Kamil’i biraz olsun tanıyan hemen herkes ‘’Oğlum sen tam Kamil’sin.’’ sözünü duyduğu zaman ne denilmek istendiğini kâmil manada anlayacaktır.

Son sözüm de Kamil’in Oflu hemşerilerine. Siz alt geçit yapılacak yere üst geçit, üst geçit yapılacak yere alt geçit yapılmasına müsaade eden, postanenin önündeki arıza göbeği görmeyenler, Of köprüsündeki deli Dumrul tabelasını umursamayanlar, bütün bu saçma sapan işleri yapan feodal reislerinize birazcık olsun tavır koyamayanlar, Kamil’in öldüğü otobandaki otoban-yaya sorunu içip toplanıp ‘’Hepimiz Kamiliz.’’ diye gösteri yapamaya tenezzül etmeyen Oflular size söylüyorum;

-- Hepiniz Kamilsiniz!

__________________