Yolda para bulsan ne yaparsın?

Kültür Sanatta Bu Hafta

Telalioğlu Bilal’dan

Yaşadığım yerde can sıkıntısından her gün attığım sosyal turların birinde tanışmıştım Bilal ağabey ile. O zamanlar Sarp’tan Samsun’a kadar kamyonet piyasasını ele geçirmiş, kazandığı paraları koyacak yer arayan ama sonradan iflas edip mütevazi bir hayatın sıkıntılarıyla uğraşan dayımın oto galerisine takılırdı. Hemen her ikindi vakti güneş ışınlarının Trabzon tarafından ölgünleşmeye başladığı saatlerde dükkana damlar demli çayların içildiği derin muhabbetlerde konudan konuya dalar Bilal ağabey söz aldığında ise pür dikkat onu dinlerdik. Hani bir adam için ‘’film gibi adam’’ derler ya Bilal ağabey de o türden birisi. Anlattıklarını o kadar içten anlatıyor ki insan anlattığı olaylarla akıp gidiyor. Bir insan nasıl bu denli basit bir dille türlü türlü hikayelerle hemen her olayı her defasında hem de tam on ikiden vurabilir? sorusunun bendeki net cevabı Bilal ağabey idi.


Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Kafam teorilerle dolup taşmıştı. Ama dışarıda sürüp giden hayatın bambaşka bir matematiğinin olduğunu Bilal ağabeyin kısa ama dokunaklı misalleriyle bir parça anlayabilir gibi oluyordum. Neler anlatmıyordu ki Bilal ağabey? Eskilerinin 600 küçükbaş 100 büyükbaş hayvanlı yaylacılık geçmişlerinden, çoban diye yanlarında çalışan bir Kürt katilin yakalandığında idam olacağından ağa olan dedesine sığınıp karın tokluğuna hiç sesini çıkarmadan çalışmasından, bu durumdan haberdar olan devletin katili tutuklamaktaki isteksizliğinden, vakti zamanında babasının gömleğinin cebinde 1700 lira ile İstanbul’da bir birlikte askerlik yaparken tuttuğu nöbette aklından geçenlerden, o zamanda Okmeydanı’nın yarısını Beylikdüzü’nün neredeyse tamamını alabilecek parası olmasına rağmen nöbet tuttuğu yıldızlı gecelerde ‘’Ha bu askerliğim bitse de memlekete dönüp biraz mal alıp yine çobanlık yapsam’’ deyişinden, 1950 model bir kamyonla Trabzon-Samsun arasında çılgın kardeşi ile başladıkları nakliyat işlerinden, her defasında ‘’bu kez Samsun’da biraz daha uzun süre kalalım’’ diye karar verdiklerinde çıkan yeni bir nakliye işi için tekrar tozlu topraklı yollarda Dodge marka kamyonun homurtusuyla tek yönlü Homurgan köprüsünden geçişlerinden, Çavuşlu’da verdikleri bir molada kardeşinin yediği tek tatlının fiyatını yüksek bulup lokanta sahibine yaptığı ‘’Nedur bu ya kazanduğumuz parayi size mi verecuğuk?’’ itirazının nasıl bir kavgaya dönüştüğünden, sonrasında Bilal ağabeyin ‘’Vuhh gardaşum uyma ona o delidur, deli da bilduun deli, neyse veriyim al paranı, vuh öle şey mi olur!’’ deyip alttan alışı gibi bir sürü şey anlatıyordu. Dahası o nakliye yıllarının akabinde Ankara ve Adana’da aynı anda iki inşaat işine nasıl başladıklarından, paraları nasıl çarçur ettiğinden, babasının hiçbir zaman çocuklarına hesap sormamasının nasıl akıl almaz bir hata olduğundan, babasının inşaat işlerini denetlemek için Ankara’ya geldiğinde ‘’işum var boba’’ deyip nasıl ilk otobüsle Adana’ya gittiğinden, babası Adana’ya geldiğinde ise yolda mola yerlerinde karşılaşma korkusuyla nasıl uçakla Ankara’ya geri döndüğünden bahsedip duruyordu. Bilal ağabeye ailesi Avrupa’da yaşayan bir kızla evlenmeyi planladığımı söylediğimde bana ‘’karının mali öküzün taşağı gibidir..’’ eliyle kapının üstünü göstererek ‘’haule kapının üstünde asılıp durur, içeri girersin başına vurur dışarı çıkarsın yine başına vurur..!’’ diyerek durumu yeterince net özetliyordu.

Ama anlattıklarının içinde öyle bir hikaye vardı ki onu her hatırladığımda tebessüm eder onu insanın kendiyle ilgili yargılarında ne denli kör olabileceğine en çarpıcı bir hikaye olarak algılardım. Bilal Ağabey’in anlattığı bu çarpıcı hikayeye göre o sıralar şimdi adını hatırlayamadığım bir ilde askerdir. ‘’Bir arkadaşım var idi. Adı bilmem ne -onu da unuttum- idi. Biraz fazla geveze biriydi ama olsun zararı yok, iyi bir uşak idi. Tam kafama göre bir tertip. Nöbetlere birlikte giderdik. Nöbet yeri de bayağı bir uzak, ta anasının gözü bir tepede. Doldur boşalt yaptık, tüfekleri astık omuza düştük yola. Tabi bir taraftan yürüyoruz diğer taraftan tertip anlatıyor.’’

‘’… Bilal ben yetim bir uşak idim. Babam çok erkek yaşta bir hastalıktan öldü. Anam genç yaşta dul kaldı. Bir daha da evlenmedi. Tek derdi beni büyütüp adam etmek idi. Başıma kötü bir hal gelir korkusuyla beni hiç evden dışarı salmazdı. Aman bir yere kaybolma, uzaklara gitme, şöyle kapının önünde arkadaşlarınla usluca oyna, diye nasihatlerde bulunurdu bana. Ben de anamın her dediğini harfiyen yapardım. Ama bu sıkıcı aile protokolünün bir istisnası vardı. Annem her Cuma günü bana para verir bakkala gönderir, istediğini al, istediğin arkadaşına git ama akşam ezanı okunmadan önce evde ol, derdi. Ben de iyi ana sen hiç merak etme, akşam ezanı okunur okunmaz evde olurum, der gider gezer tozardım. Gel zaman git zaman bu durum çok uzun süre hep böyle devam etti. Nedense bir gün kendi kendime şu soruyu sormayı akıl etmiştim o çocukluk yıllarımda. Yahu bu anam bana neden her Cuma günü para veriyor da diğer günler hiç para vermiyor, her çocuk dışarıda oynarken beni evden salmıyor? Nedense bazen kendi kendime sorduğum bu soruyu bazen da bu soruya verilebilecek olası cevabı saçma buluyordum. Zamanla Cuma günleri evde farklı bir şeyi fark ettim. Cuma günleri köydeki bütün kocası vefat etmiş ya da uzun süre gurbette kalmış bütün kadınlar bizim evde toplanıyordu. Ben yine annemin bana verdiği harçlığı alıyor ve dükkana gidiyor tatlı bir şeyler alıyor, arkadaşlarımla oyunlar oynuyor ve akşama yakın terli bedenimle evin yolunu tutuyordum.

Bir Cuma günü oldukça garip bir şey oldu. O gün canım ne harçlık almak ne bakkala gitmek ne de arada bir gruplaşıp oyunlarda bana mızıkçılık yapan o gıcık çocukları görmek istiyordum. Diğer yandan anam her Cuma günü ille de evden dışarı çıkmamı istediğini biliyordum. Anam o gün her Cuma günü olduğu gibi yine harçlığımı fazlasıyla verdi. Bu kez evden çıkacak gibi yapıp kapıya yöneldim, ayakkabıları mı giydim ve mutfağın yanındaki merdivenlerden usulca teras katına çıktım. Evimiz ahşaptı ve oldukça eskiydi. Terasta eski yorganların üzerine uzandım ve kiremitlerin altından sızan ışıklarda uçuşan tozları izlemeye başladım. Belli bir süre o şekilde hareketsizce bekledim. Tam uykuya dalıyordum ki evin kapısından bir kadının anama seslendiğini duydum ve kendime geldim. Cuma namazı için okunan ezanı duyabiliyordum Sonra bir diğer kadın daha geldi. Ardından biri daha hemen ardından iki kadın birlikte geldi. Gelenlerin sayılarını bilmiyorum ama sanırım odada boş iskemle kalmamıştı. Kadınlar kendi aralarında oradan buradan konuşuyorlar heyecanla bir şeyler anlatıyorlardı. Üzerime bir uyku çökmüştü. Uyuyacağım ama çatıda farelerin olduğunu bildiğimden uyumamaya çalışıyorum. Derken göz kapaklarım ağırlaştı. Belli bir süre sonra çocuk ağlamasına benzer sesler duymaya başladım. İlk önce kadınlardan birinin beraberinde bir çocuk getirdiğini ve onun ağladığını düşündüm. Ama ortada garip bir durum vardı. Zira ağlayan çocuğun sesi garip bir şekilde an be an değişiyordu. Merak ettim, bu ses nedir diye. Biraz kıpırdadım ve döşemedeki tahtaların arasındaki daracık bir delikten aşağıya bakmaya başladım. Kadınlar daire şeklinde oturmuş ve eteklerini havaya kaldırmışlar bembeyaz baldırları görünüyordu. Bir kadının elinde uzunca jandarma copu gibi bir şey karşısındaki kadının eteğinden içerisine bir yerlere sokuyor soktuğu kadın ise garip sesler çıkararak inliyor kendinden geçiyordu. Çok tuhaf oldum, ama doğrusunu söylemek gerekirse hoşuma da gitti yani. Kadın elindeki o uzunca copu birinden çıkarıp diğerine sokuyor herkes heyecanla sırasını bekliyordu. Heyecanla onları izlemeye başladım. Hatta aşağıda olanları daha iyi görebilmek için döşemedeki en büyük aralığa kadar usulca süründüm. Bu durum belli bir süre böylece devam edip gitti. Tam sıra anama gelmişti ki; kadın elindeki copu dikledi anamın eteğinin altına doğrulttu, içeriye soktu ben çok kötü oldum ve acı çığlığı bastım. Anammm vuhhhh anammm vuuuuhhh…! Tabi kadınlar çığlığı duyunca etekler hemen indi, panik başladı. Hepsi bir dakika içinde çil yavrusu gibi dağıldı, kaçtı.’’

Bilal ağabey hikayeyi dinledi ama bir türlü karar veremiyor gülsem mi gülmesem mi? Ama anlatılanlardan büyük bir keyif aldığı belli oluyor. ‘’Ananın …na kadar her şey iyi güzeldi de o işi bozdu işte.’’ diyor nöbet arkadaşına. ‘’Evet, tertip oraya kadar işler yolundaydı, doğrusunu söylemek gerekirse çokta hoşuma gidiyordu, ama ne zaman ki o Arap yarağı gibi şey anama yöneldi çok kötü oldum, bastım çığlığı. Bildiğin gibi değil tertip az buz bir şey değildi o cop.’’ Bilal ağabey yine ciddiyetini bozmuyor. ‘’Anladığım kadarıyla anana hiçte iyilik yapmamışsın, bak anan o kadar harçlığı boşuna mı verdi sana.’’ deyip devam ettiler konuşmaya. Kayserili oldukça rahattı o tür konularda. Nöbet yerine geldiklerinde Bilal ağabey hala tertibinin anasının ve o kadınların başına gelenleri düşünüyordu. Ve sonunda şöyle bir sözle bitiriyor olay. ‘’Bu işler öyledir tertip, iş ananın şeyine gelene kadar bir sorun yoktur, ne zaman ki sıra ona gelir o zaman basarsın kuyisi( çığlığı) ...’’

Şimdi edep sınırlarını zorlayan ama gerçekte yaşanmış bütün bu hikayeyi niye mi anlattım? Hani hemen hepimizin bildiği ve kabul ettiği kaba tarihsel gerçekler vardır ya; Amerikalılar Kızılderilileri yok etmiş, Vietnam’la yürüttüğü haksız savaşta yenilmiş, Irak’ta ve Afganistan’da yüz binlerce insanı petrol ya da maden yüzünden haksızca öldürmüş, İngilizler Hindistan’ı sömürgeleştirmiş, Fransızlar Cezayir’de katliam yapmış, Ruanda’da katliamın olması için her şeyi yapmış, İtalyanlar yıllardan beri Libya’da ve kuzey Afrika’da terör estirmiş falan filan... Peki sıra bize geldiği zaman durum nedir? Bilhassa birinci dünya savaşı sonrasında ‘’Ermeni Katliamı’’yla ilgili gerçekler nelerdir? ‘’Ermeni Katliamı’’ konusuna gelene kadar her şey iyi güzel de iş bu konuya geldiğinde neden avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz? Ben tarihçi değilim, sıradan bir yazarım. Ermenistan ile ilgili bildiğim tek şey Ermenistan’ın doğudaki en batı olduğu yönünde biraz şüpheli bir saptamadır. Yoksa bizim göremediğimiz başka tarihsel gerçekler mi var?

____________