Türk adalet sistemi size güven veriyor mu?

Kültür Sanatta Bu Hafta

"Gençliğe hitabe"yi İnönü yazdıysa Atatürk yeteneksiz mi oluyor?

"Gençliğe Hitabe'yi İnönü'nün yazdığını söyleyenler var. Onların amacı, Atatürk'ü yeteneksiz göstermektir. Bal gibi biliyorlar Atatürk yeteneğinin, Atatürk'ün silah arkadaşları ve Anadolu insanıyla kurumsallaştırdığı evrensel ortak yetenek olduğunu...

Siyasal erki teorize eden ve bugün 'Amaç Kemalizm'den rovanşı almaktır!" demeye başlayan 'sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları'; Mehmet Altanlar, Hadi Uluenginler, Ali Bayramoğlular ve benzerleri gerçekleri görmeye başladı gibi... Gönül ister ki halkımız da görsün...

Ne yazık ki ‘bugün sınırsız ve kuralsız demokrasi avcılarının görmeye başladığı gerçekleri’  çok önceleri söyledik. Mehmet Altan şimdi diyor ki;  "Bunların amaçları demokrasi, insan hakları, özgür düşünce değil, Kemalizm'den rövanşı almak...". Gecikmiş bir gerçeği dile getirmiş olsa da sevindirici. Evet; bunların özdeki niyeti, hilafeti kaldıran Atatürk ve arkadaşlarından dünyada ilk kez tokat yiyen batı emperyalistleriyle işbirliği yapıp Atatürk'ün silah arkadaşlarıyla ve Anadolu insanıyla kurduğu Cumhuriyet'i yıkmaktır , bunun için omuz omuza savaş veriyorlar..  Teknopolitikalar Platformu adına yazdığım siyasi yazılarımın büyük bölümü bu içerikte. Yazdık da ne oldu? Kulak vermeyi bırakın, dalga geçtiler. Doğrusu; başta yurtseverliği, ırkçı faşist duruş olarak betimlediler. Ve, ‘evrenselliğin ulus bütünündeki temel payandası’ ulusalcılığı faşizm ile örtüştürerek, statükocu, devletçi ve de Laik yobaz suçlamalarında bulunarak, her zamanki en kolay yolu seçtiler.

Düşünün; bilinen bir gazete: türbanlı avukatların duruşmaya girmelerini yasaklayan karara imza atan dönemin Gümüşhane Baro Başkanı Ali Günday’i hedef göstermesi sonrası İzzet Kiraç adlı bir meczup tarafından katledilmişti.

11 yıl sonra, 13 Şubat 2006'daki sayısında, aynı gazete 'İşte O Üyeler' başlıklı haberin altında başörtülü öğretmene anaokulu müdürlüğü yolunu kapatan kararı veren Danıştay İkinci Dairesi Başkanı ve üyelerinin fotoğraflarıyla yayınlıyor ve 3 ay sonra (16 Mayıs 2006) Danıştay 2. Dairesi Başkanı Mustafa Birden, üyeler Ayla Gönenç, Mustafa Yücel Özbilgin, Ayfer Özdemir ve Kamuran Erbuğa'a, 1977 Bingöl Kığı doğumlu Alparslan Arslan adlı meczup bir Avukat 'Allah-u ekber' ve 'Allah'ın gazabı üzerinizde olsun' sesleriyle  ateş açıyor ve Mustafa Yücel Özbilgin yaşamını yitiriyor. İşin dikkati çeken yanı, süreç içinde dava, birinci Ergenekon davası ve Cumhuriyet gazetesi davalarıyla birleştirilip savsaklanması. Daha ilginci; saldırıya uğrayanlardan Mustafa Mustafa Birden’in 5 yıl sonra davaya müdahil olmak istemesi(dikkatinizi çekerim 5 yıl sonra) ve Alparslan Arslan’ın tekbir getirmediğini söylemesini, yandaş basının ‘saldırıya uğrayanların tümü yalanladı’ şeklinde yayınlaması.

Ardından; yakın tarihin bazı önemli kimliklerini Ermeni gösteriyor (Örneğin Sabiha Gökçen), Türklüğü aşağılıyor savlarıyla suçlanan Agos gazetesi yazarı Hrant Dink öldürülüyor (19 Ocak 2012). Zaman kaybedilmeksizin bilinen çevreler bu olayı da; Türkiye'de askeri darbe ortamı yaratmak isteyen Ergenekon (örgüt)ü tarafından organize edildiği iddia edilmeye başlandı.

Yaşanan bu gelişmeleri duyarsızca izleyen ‘sınırsız ve kuralsız demokrasi avcıları’ ne zaman ki, Danıştay saldırısı ve de Hrant Dink suikastı’ sulandırılarak amacından saptırıldığı görülmeye başlandı, aydınların, özellikle gazetecilerin, milletvekillerinin, hatta bazı paşaların ve de Kürtlerin tutuklanması alabildiğine abartıldı ve yoğunlaştı. Yargı ve Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) bağımsızlığını ‘yeni bir taraf duruşuyla’ daha da kaybetmeye başladı, Milli Eğitim Bakanlığı ideolojik eğitim sürecine girdi, özelleştirme ekonomik ve siyasi rant bütününde, ekonomi politikalarından soyutlanırcasına yaşam bulmaya başladı. Dinden ve yoksuldan geçinmenin yanında futboldan da geçinilmeye ve insanlar ayni ve nakdi yardımlarla oy aracına dönüştürülmeye başlandı; işte o zaman otoriter sürece girildiğini algılar oldular. Ve kendi kendilerini sorgulamaya başladılar. Örneğin Ahmet Altan, Yiğit Bulut, Cengiz Çandar, Mehmet Altan, Ali Bayramoğlu, hatta ve hatta Fehmi Koru vb… Bazıları gazetelerdeki yerlerini de kaybetmeye başladılar.

Tüm bunları önceden görmeleri gerekirdi. Biliniyordu, biliyorduk ve söylüyorduk; Halk bile-bile; çağdaş eğitim ve öğretimden soyut dogma ve ideolojiye yavaş-yavaş yer vermeye başlayan eğitime sürüklenmeye başlandı. Bu işleyen süreç halkı her geçen gün bağnazlığa ve radikalizme taşıyacaktır ve bu da yoksul kitleler arasında kamplaşmayı tetikleyecektir. Bu olguyu kurumsallaştıranlar da; tarikat ve cemaat kökenli kanaat önderleridir. Bunların en büyük aracı demokrasi ve özgür düşünce, insan haklarıdır.

Özdeki amaç; siyasal erkin misyonerliğinde yaratılan, böylesi sosyal ortam ile İrticaı reddeden Cumhuriyet'in evrensel dayanağı “laikliği” korumayı zorlaştırmaktır. Siyasal erk ilgili bakanlık aracılığıyla yargıya dünden daha fazla egemendir. Öyle ki, yargı reformu adı altında, önceki taraf yapıyı kendi lehine çevirdiği gün gibi ortadır.

Tüm bu gelişmelerden sonra rahatlıkla şunları söyleyebilmektedirler:

“…Cumhuriyet’le hesaplaştığımızı iddia ediyorlar... Bunlar ‘İzindeyiz Atam’ deyip, sabah akşam izin yaptılar… Önce kulakların duymaya alışsın. Benim ifademde dindar bir gençlik yetiştirme var. Bunun arkasındayım. Ben dindar, dinsiz diye bir şey demedim. Sen bizden muhafazakâr AK Parti'den ateist bir rejim yetiştirmemizi mi bekliyorsun. Senin böyle bir amacın olabilir. Biz tarihten gelen ilkelerine sahip çıkan bir nesil için çalışıyoruz…

Geçenlerde yazar Paul Auster bir Türk gazetesine röportaj verdi. Türkiye’yi antidemokratik bulduğu için gelmiyormuş… Hapiste yatan gazeteciler yüzünden Türkiye'ye gelmiyorum. Çin’e de gitmiyorum. Aman! Biz sana çok muhtacız. Gelsen ne olur gelmesen ne olur. Türkiye irtifa mı kaybeder? Kılıçdaroğlu da sahip çıkıyor. ‘Onun gördüğünü bazıları görmüyor’ diyor. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş… Bu yılki yazarlar konferansına da Auster ile Kılıçdaroğlu birlikte gider.”

Yağdanlıkları olguyu daha ileriye taşıyarak; " 19 Mayıs Atatürk' ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı, Ankara dışındaki illerde sadece okullarda kutlanacak. Çünkü soğukta çocuklar hastalanıyor, dersleri aksıyor, motivasyonları bozuluyor ve bazı veliler bu kutlamalara karşı çıkıyor… Atatürk diktatördü… Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi ayet mi?... Eğer Türkiye demokratikleşecekse, Gençliğe Hitabe, Atatürk'ün kendi siyasi şartları içinde ürettiği ama bugüne 'yol gösterici' olamayacak tarihsel bir metin olarak kabul edilmeli, okullardan ve ders kitaplarından kaldırılmalıdır… Askeri paşaları kazığa oturtalım… Diyebilmektedirler (Cemaat müritleri yakında 'Çocuk ninnilerinin’ yasak edilmesini isterler ise şaşırmayın; çünkü bunlar çocukları da sevmezler. Çocuklar onlar için 'En az üç çocuk’ mantığıyla oya tahvil edilen siyasi rant aracıdır).

Yaşanan bu gerçeklere duyarsız kalan 3 kesim var:

1-Sınırsız ve Kuralsız Demokrasi avcıları. Çıkış noktaları; Demokrasi, insan hakları ve özgür düşünce olan bunların bazıları gerçekten samimi, bazıları ise ‘sap saman’ özündeki düşünceleriyle, güçlüden yana tavır alan görece aydınlar-. Ki, büyük çoğunluğu; siyasi erkin katkılarıyla, daha açık söylemle; hazineden aldığı ilk destek sonrası, basım ve dağıtım kolaylığı yanında yandaş şirketler tarafından verilen yardımlarla kurulan ‘Taraf’ ve TMSF’ye devredilip el altından satılan gazetelerde ve de pıtrak gibi kurulan cemaat TV’lerinde köşe tutmuşlardı.

2- Siyaseti sevmeyen, siyaseti kuru gürültü olarak gören ve al birini vur ötekine’ gerekçeli duruş sergileyip; lümpen yaradılışlı en fazla magazin yaşayan ve bu alanlarında rahatsız edilmek istenmeyen televole zekalılar.

3- Sağcı Atatürkçüler. Ki bunlar genelde Atatürkçülüğü Kemalist çizgide kafatası avcılığına taşıyabilenlerdir. Sola asla oy vermezler, genelde milliyetçi duruşlarıyla sağ yatkınlardır. Ve bu nedenle yaşanan gerçeklere duyarsız kalırlar.

Humeyni İran’ında, keskin Humeyni karşıtlarından önce, bunların Tahran meydanlarında idam edildiği nedense pek akla getirilmez.

Bunlardan birincisi yavaş-yavaş gerçeği gördü.

Son iki gruba bir kez daha; Nazilere karşı çıkan Alman Rahip Martin Nemoer’in şu söylediklerini tekrar anımsatmak istiyorum: “Almanya’da önce komünistleri yok etmek için geldiler. Ses çıkarmadım çünkü komünist değildim. Sonra Yahudileri yok etmeye geldiler. ve yine ses çıkarmadım. Çünkü Yahudi değildim. Ardından sendikacıları yok etmeye geldiler. Ve ses çıkarmadım, çünkü sendikacı değildim. Sonra Katolikleri yok etmeye geldiler. Ve yine ses çıkarmadım. Çünkü ben bir Protestan’dım. Sonra beni yok etmeye geldiler. Ve o an geldiğinde… Geriye sesimi duyacak kimse kalmamıştı…”

 

ŞEVKET ÇORBACIOĞLU

Teknopolitikalar Platformu

Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

GSM: 0506 609 00 32

______________