Türk adalet sistemi size güven veriyor mu?

Kültür Sanatta Bu Hafta

El Hums’da Bir Bayram Sabahı

yusuf bulutBayram yaklaşıyordu, bir arkadaşım bayramı Homs’da (El-Hums) geçirmek istiyor, benim de gelmemi talep ediyordu.
Doğrusunu söylemem gerekirse oraya gitmeyi ben de istiyordum. Çünkü Libya’ya gittiğimde bir adamla tanışmıştım. Yetmiş yaşın üzerindeydi. Babası yüzyılın başında Libya savaşlarında Osmanlı askeri olarak bulunmuş bir Tonyalıydı. Savaş sonrası memleketine gitmiş ama nasıl olmuşsa olmuş, orada bir cinayet işlemiş. Yakalanmamak için Libya’ya geri dönmüş.  Trablus yakınlarında bir aileye sığınmış. Sonra da o ailenin kızı ile evlenince temelli orada kalmış.
Bir daha memlekete dönmemiş.  
Oğlu olan o sözünü ettiğim ihtiyar ile Trablus yakınlarındaki Souk El Khamis kasabasında tanışmıştım.

Daha doğrusu o benimle tanıştı.

Trabzonlu olduğumu ve Tonya’yı bildiğimi öğrenince dost oldu benimle. O birkaç sözcük Türkçe, ben de biraz Arapça konuşabiliyorduk. Fakat köklü muhabbete başlamak için Hataylı dostum Cemil’i bulmamız gerekiyordu. 

Bir süre sonra Homs’a taşındı, gitmeden önce;
“Yolunuz düşerse beklerim ha…” demişti.
Şimdi de oraya gitmek gibi bir şans çıkınca memnun oldum. Adresini bilmiyordum ama yaşlı adam olduğu için, camilerin birinde bulabilirim diye düşündüm.  Homs kasabasının çok da büyük bir yer olmadığını hesap ediyordum.

650 km uzaklıkta bir yere gidecektik. Homs, Bingazi tarafında, yani bize göre doğuda bir yerdeydi.

Arife günü, öce Trablus kentine vardık. Orada Homs’a gitmek isteyen bir arabaya bindik. Oralarda bizim gibi şehirlerarası otobüs işletmeleri yok. Adamın biri sizin yolcu olduğunuzu anlarsa ve pazarlıkta da uylaşırsanız yolculuk başlar.

Arap şoförlerin bir huyunu sevmem. Oranın yollarında genellikle keskin dönemeç olmaz. O nedenle gaz pedalının üzerine birkaç kiloluk taş koyar ve oturduğu yere bağdaş kurar. Sadece direksiyonu kontrol eder. Ve artık taşın insafına göre araba hız yapar.
Zaten o yollarda saatte 200 km’den daha yavaş giden olmaz. Olsa da Araplarca ayıplanır.

Arabaya binmeden bu taş işini konuştum adamla. Aval aval yüzüme baktı. Belki de içinden “Deli mi ne bu adam?” diye geçirdi.
Kararlı olduğumu anlayınca, istemeyerek de olsa “peki” dedi.  
Tripoli’nin doğuya çıkan bulvarı gerçekten görülmeye değer. Bizde olmayan pek çok çeşit çöl tipi ağaç yolun her iki tarafına sıralanmış, ama yolun üzerini kapatarak da bir tünel biçimi görünümü veriyordu.
Bulvarı seyretmek çok sürmedi.
Yol arada bir denize yaklaşıyor sonra da biraz uzaklaşarak uzayıp gidiyordu. Uzaklaştığında deniz biraz yüksekten gözüküyordu.

Yolculuğun yarım saati geride kaldı. Şoförün canı sıkılmış olmalı ki sol ayağını poposunun altına çekti, sağ ayağı ile gaz pedalını kontrol etmeye başladı.

Hareketi hoş değildi ama şimdi yol üzerinde münakaşa etmek de işime gelmedi.

Arada bir küçük yerleşim yerlerinden geçiyoruz. Genellikle, yol ve deniz arasındaki yerleşim yerlerinin çoğu gecekondu tipindeydi.

Oralardaki gecekondular bizdeki gibi değil, evler portakal sandıklarından yapılır. Diledikleri zaman başka bir yere kolaylıkla taşıyabilirler.

İki saattir yoldayız, bizdeki gibi yol kenarlarında yolcular için durup dinlenmek yerleri yok.

Akdeniz’in güney sahili kuzeyine, yani bizim Akdeniz sahillerine hiç benzemiyor. Orada bir tarafınızda deniz var ama diğer tarafınız çöl. Torosların yerine, denizden çok da yüksek olmayan uzun düzlükler var.

Homs’a vardığımızda bizi bekleyen arkadaşı bulmamız zor olmadı. Küçük bir meydanın bir kenarında arabadan indik. Zaten o anda yabancı olduğunuz ve birisini aramakta olduğunuz apaçık belli oluyor.

Birkaç adım atınca bekleyen arkadaşımız seslendi. Karşılaşınca kucaklaştık, sarmaş dolaş olduk.
Çalıştığı Türk firmasının şantiyesi kasabaya bitişikti. Yürüyerek gittik. Orada herkesin Türkçe konuşması garibimize gitti. Meğerki uzun zamandır böyle bir ortamı özlemişiz.

Yemek bakımından bizden daha şanslıydılar. Düzenli yemek pişiren aşçıları ve mutfakları vardı. O gecenin muhabbeti unutulur gibi değil.

Sabah olunca bayram namazına hazırlanmaya başladık.
Güneş henüz kendini gösterdi. Ilık bir rüzgâr teninizi yalayarak akıp gidiyor.

Homs camisi oraya göre konforlu bir yapıydı.

Ortalarda bir yere yerleştik.

İmamın anlattıklarının bir kısmını anlayabiliyordum.  Bu durumdan, Arapçayı biraz olsun öğrendim diye garip bir keyif aldım.

Cami tamamen doldu, dışarıda kalan oldu mu fark edemedim.

Bayram namazını kıldık. İmam hutbeye çıktı cemaate iyice nasihatler etti. Sonra ağır adımlarla indi ve yerine geçti.
Duaya başladı.
Duanın ne kadar sürdüğünü anlayamadım, ortalık birden bire karıştı, O anda kendimi dış kapıya yakın bir yerde buldum.

Durumu kavramakta gecikmedim. Meğerki dua bitmiş, cemaat imamla bayramlaşmak için sıra kapmak telaşında.

Etrafıma bakındım; sadece bizim Türk gurubu ve siyah Araplar geride kalmışız. Araplarla göz göze gelince, gülümsedim. Arkadaşlarıma dedim ki; 
“Bizde burada ayrıca bayramlaşalım.”

Yakaladığım ilk siyah Arap’la kucaklaştım, bayramlaştım. Ağır bir koku vardı üzerinde ama olsun. Elinden tutup yan tarafıma çektim.

Arkadaşlarım da sıraya girdi.
Bayramlaşan yeni sıraya giriyordu artık.
Diğer siyahlar bu işi anında kavrayamadı. Yanımdakini uyardım, o da onlara anlattı.  

Caminin ön tarafında resmi Araplar ile imam bir gurup oluşturmuş, biz Türkler ile sivil siyah Araplar da başka bir bayramlaşma gurubu oluşturduk.

Bu kendiliğinden oluşan bir durumdu. O anda öyle karar vermişiz hepsi bu.

Diğer gurup bizimkinden çok fazla kalabalık değildi. Bir arkadaşım gurubumuzu diğerlerine ekleştirdi.

Siyahların gözlerinin içi gülüyordu, biz Türkler de hoş bir eylemin parçası olduğumuz için keyiflendik.
Ne var ki o gün Tonya kökenli ihtiyarı, bütün aramalarıma rağmen bulamadım.
Yine de her bayram namazında hem o ihtiyar, hem de El-Hums Camisi cemaati gelir gözümün önüne.

___________