Osmanlı ülkesi; dünyanın yaklaşık yarısı kadardı, üstelik diğer yarısı da egemenlik alanına girerdi. Yemenden Kırımın kuzeyine, Azerbaycan”dan Habeşistan”a, Afrika”nın batısına kadar bir insanın ömrü olsa bile bin yıl boyunca gezemeyeceği büyüklükte bir diyar idi.
Bütün bu egemenlik alanlarının pek çoğu Anadolu delikanlılarının kontrolündeydi. Gittikleri yerlere karargâh kurar ve o semtin canlı bir parçası olurlardı. Her gelen derdini anlatır ve mutlaka bir çözüm bulacağını da bilirdi.
Anadolu delikanlıları zaman içinde yeni yerlerin çevre, kasaba ve köylerine kadar gider halk ile hoş ilişkiler kurardı. Öyle yaptıkları için asayiş olayları azalırdı. Karargâh komutanlıkları her türlü sorunu çözmekte tam yetkiliydi.
O yıllara ait Osmanlı tarihini yazanlar adalet, hak, hukuk gibi kavramların da Anadolu delikanlıları tarafından sağlandığını kaydederler.
***
Karadeniz”in karşı sahilinde, Yalta”dan Sivastopol’a doğru giderken Osmanlı askeri karargâhı orada, denizin kenarındaydı. Kuzey tarafındaki dağın kayalıkları arasında kubbesi kızıl bakırla kaplı bir kilise vardı. O kilisenin papazları dahi Pazar ayinlerinde aşağıdaki sahilde yerleşik Osmanlı askerlerine dua ederdi. Bu durumu bilen komutan kiliseyi bir tür dost olarak hesaba katardı. Askerlerin kilise bahçesine çıkıp orada oturmasından hiçbir endişe duymazdı.
O sene Temmuz ayı çok sıcak geçiyordu. Akşama yakın saatlerde bazı Leventler dağın kayalık yamacını tırmanır kilisenin avlusuna çıkarlardı. Selvi ağaçlarının altında oturur Karadeniz”i ve batmakta olan akşam güneşini seyrederlerdi. Denizin ufkundan kayan güneş dünyanın bütün kızıl ve turuncu renklerini bir arada sergilerdi. Sonra da Leventler, Anadolu tarafından gelen serin rüzgâra teslim olur bağırlarını açarlardı. İman tahtalarını okşayarak geçen rüzgâr kuzeydoğuya doğru akar giderdi.
Akşam olmak üzereydi, kilisenin bitişiğindeki odanın penceresinden bakan sarışın rahibe, selvi altında oturan Leventleri seyrediyor. Üç kişiydiler ve denize doğru bakıyorlardı. Sol tarafta oturan Levent”i uzun zamandan beri izliyordu. Güler yüzlü kumral bir delikanlıydı. Eğer evlenme teklifine evet derse Müslüman olmayı bile kabul edebilirdi. Aklından öyle geçiyordu ama onunla konuşmak o kadar da kolay bir iş değildi. Duyan işiten olursa neler demezdi. Belki de kayalıklardan aşağı atarlardı onu, İsa öğretisinin militanları. Onu “yemeğe davet etsem” diye geçirdi aklından. Kilisede çalışanların yemeği orada pişer ve yan taraftaki uzun odada servis yapılırdı.
Papazlar akşam yemeğini yiyip, yemek duası ettiler. Sarışın rahibe Başpapazın yanına yanaştı;
“Papaz hazretleri” dedi. “Bu akşam yemeğimiz arttı, fazlasını bahçede oturan askerlere verebilir miyiz?“
Hiç düşünmeden;
“Elbette verebilirsin kızım” dedi.
İhtiyar rahibe de bu konuşmayı duydu. Aslında hazırlanmakta olan planı o da biliyordu. Papazlar çıktıktan sonra;
“Çok cesursun kız!” dedi ona. Gülümsedi diğeri;
“Seviyorum” diye bir sözcük çıktı dudakları arasından. Sonra da “Sevenler cesur olur” dedi. Öteki ses çıkarmadı bu cesarete. Papazlardan boşalan oturaklara giderek oturdular. Biri anlattı öteki dinledi, öteki anlattı beriki dinledi. Genç rahibe Burhan ismindeki Levent”e âşık olduğunu daha fazla günahkâr olmamak için onunla evlenmek istediğini bir kez daha apaçık anlattı. Evlenme yasağı olan rahibeler bu günahkâr konuşmadan ezgin bir lezzet aldılar.
Sofra yeniden düzenlendi. Yaşlı rahibe bahçede oturan askerlerin yanına giderek yemeğe davet etti. Teklifi memnuniyetle kabul edildi. Üç delikanlı saygı ile yerlerinden doğruldu. Sonra da rahibenin peşinden yürüdüler.
Yemek odasındaki kandil yeteri kadar ışık veriyordu. Oraya girmeden önce küçük bir hol vardı. Önce hole girilir oradan da diğer tarafa geçilirdi.
Genç rahibe Burhan”ı izledi ve şansı da yardım etti. Çünkü hole üçüncü olarak girdi. Kapının arkasında bekledi, ala karanlıkta yanaşarak elini tuttu. El ele tutuşunca ikisi de kısa bir şaşkınlık geçirdi. Damarlarında düşük voltajlı bir akımın aktığını hissettiler. Ardından bir titreme başladı. O sırada kız Burhana daha da yaklaşarak kulağına fısıltı ile “Seni çok seviyorum” diyebildi. Burhan ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi. Arkadaşları yemek odasına girmişlerdi. “Güzel bir kız olsa bari” diye geçti içinden. Sonra da toparladı; “Yarın akşam karanlık çökünce bahçe duvarının arkasına gelirim, sen de oraya gel konuşalım” diyebildi kıza. Rahibe ise hiçbir şey söylemeden tuttuğu eli olanca gücüyle sıktı sonra da uzun odaya geçmesi için bıraktı. İkisi de hâlâ tir tir titriyordu.
Uzun masanın duvar tarafına oturan Burhan, kandilin ışığında sevenini görmek istedi. Biraz önce el ele tutuştuğu kız kalaylı bakır çanağa koyulmuş çorbayı getirip önüne koydu. Umduğundan daha güzeldi, gözleri maviş teni ise buğday rengindeydi. Çorba kâsesini bırakıp karşı duvarın dibindeki iskemleye gidip oturdu. Besbelli ki sevdiği adamı izlemeye koyuldu. Yüzünü örten siyah ama çok seyrek dokunmuş tül, daha bir güzellik veriyordu ona. Aslında bu durumu diğer Leventler de fark etti. Bir ara kafa kafaya verip konuştular, sonra Burhana bakarak gülümsediler. Yaşlı Rahibe ise hiçbir şeyin farkında olmadığını kanıtlamaya çalışıyordu sanki.
Yemekten sonra sahile doğru inerken, yarın akşam için verilen randevuyu konuştular uzun uzadıya.
***
Burhan ve arkadaşları ne olur ne olmaz düşüncesiyle kiliseye giden patika yolu izlemedi. Kayalıkların arasından tırmanarak papazlara da görünmemeye dikkat ederek yamacı tırmanmayı tercih ettiler.
Denizin ufkundan batan güneşin kızıllığı çoktan kaybolmuştu. Arkadaşları biraz öteye kendisi de kıza söz verdiği duvarın dibine yanaştı.
Çok beklemedi ve karşılaşma anı pek heyecanlı oldu. Karanlıkta net seçilmiyordu o nedenle “acaba”“ diye bir soru da geçti aklından. Ancak arkadaşlarının kontrolünde olduğunu hatırladı ve garip bir güven duygusu sardı içini. Önce yan yana oturdular. Sonra elerini birleştirdiler. İlk kez el ele tutuştuklarında duydukları heyecanın bu kez daha fazlasını hissettiler. Belki de mutluluktan, ne konuşacaklarını bilemediler.
“Adın ne”“ diye sordu Levent.
“İrina”
“Benimki de Burhan”
“Biliyorum, uzun zamandır izliyorum seni.”
Sözcükler tükendi sanki. Başka ne diyeceklerini akıl edemediler. Fakat bu şekilde, el ele, günlerce durabileceklerini düşündüler.
Zamanın nasıl geçtiğini anlayamadılar. Biri birlerini daha iyi tanımak için pek çok soru sormayı becerdiler karşılıklı. Ve artık ayrılmak vakti geldi. Gelecek sefere nerede buluşacaklarını da kararlaştırdılar.
O gecenin buluşması sona erdiğinde derin bir nefes aldı arkadaşları.
***
Ufukta ama İstanbul tarafından batan akşam güneşinin kızıllığı yine kayboldu. Burhan Kiliseye doğru, yokuş yukarı yola koyuldu. Bu kez yanında hiç kimse yoktu. Güzel İrina”ya gerçekten âşık olduğunu düşündü. Ellerindeki sıcaklığın narkoz etkisi ile uğradığı halden bir türlü kurtulamıyordu. El teması ile oluşan titreme ise aklından hiç çıkmıyordu.
Karargâh epey aşağıda kalmıştı, arada bir deniz üzerinde oynaşan yakamozları izliyor bir çeşit güç alıyordu. Kilise avlusundaki selvi ağacının altında bir kandil yandığını fark etti. “İhtimaldir ki İrina orada oturuyor ve beni gözlüyor” diye düşündü.
Patika yoldan ayrıldı, taşlık bayırını tırmanmaya başladı. Sessiz olmaya özen göstererek arada bir elleri üzerine yürümeye çalışıyordu. Ne kadar dikkat ettiyse de küçük bir küp büyüklüğündeki taşın yuvarlanmasına engel olamadı. Olduğu yere sindi, bir süre öylece kaldı. Sonra nefesini de tutarak yeniden yürümeye koyuldu.
Sözleştikleri kayanın kovuğuna aynı anda vardılar. Karanlıkta sadece koyu renk bir gölge olarak seçebildiler biri birlerini. Ama artık ten kokularını bile tam olarak tanıyor, biliyorlardı. Yine el ele tutuştular. İlk kez tutuştukları zamandaki kadar hoş bir heyecan hissettiler. Sonra kucaklaştılar, ikisi de titriyor akıllarına başka bir şey gelmiyordu. Sanki zaman durmuş, Karadeniz üzerindeki bir bulut üzerinde yükseldikçe yükseliyorlardı.
Önce homurtular arasında bir gölgeyi fark ettiler, sonra o gölge bir dev oldu. Burhan”ı ensesinden tuttuğu gibi boşluğa doğru fırlattı. Havada döne döne uçan delikanlı selvi ağacının dalları arasına sıkıştığını hissetti. Bu durumun akıl ile izahı olası değildi. Neye uğradığını anlayamadı. Dev’in İrina”yı öldürebileceğini düşündü. Pek bir şey göremedi ama karanlığın içinden olup bitenleri izlemek için gayret sarf ediyordu. Homurtu ve ayak sesleri izledi bir süre. Gele gele dalları arasında durduğu selvi ağacının altından geçti, kilise duvarının önünde durdu. Koltuğunun altında taşıdığı İrina”yı duvar üzerinden avluya fırlattı. Yere düştüğünde küçük bir çığlık attı kız. Burhan ise ne yapacağını bilemedi ağaca sıkıca sarıldı ve o alametin gitmesini beklemeye başladı. Ellerini uzatsa kendisini ağaçtan alabileceğini düşündü. Karanlıkta tam olarak nasıl bir şey olduğunu seçemedi. Kayanın üzerine çıkarak oturan o şeye dikkatle baktı. Neden sonra dev sandığı o yaratığın kocaman bir ayı olduğunu fark etti.
Epey bir süre ağaçtan inemedi. Ayı onun orada olduğunu biliyordu sanki. Bir ara yerinden kaktı yürüdü gitti. Burhan da gidişinden yararlanarak ağaçtan indi, ne yapması gerektiğini düşündü. O sırada pusuya yatmış olan koca hayvan bir hışımla ona doğru saldırdı. Bunu fark eden delikanlı can havli ile iniş aşağı karanlığın içine doğru koşmaya başladı. Ayı koca gövdesi ile ona yetişemeyeceğini anlayınca büyük bir kaya parçasını peşi sıra ama hedef belirlemeden yuvarladı. Kaya kendi yolunda yuvarlanırken sağa sola çarparak parçalara bölündü.
Levent Burhan birliğine doğru giderken o gece başına gelenlerin inanılmayacak bir şey olduğunu düşündü.
Daha sonraki gecelerde de sevgilisine ulaşmayı denediyse de bir türlü başaramadı. Koca gövdesi ile Rus ayısı, sanki Rahibe İrina’yı koruma altına almıştı. Kilise personelinden başka hiç kimseyi yanaştırmıyordu oralara. Bu durum Kırım yarımadasının her yanında duyuldu. “Ayı kiliseyi Müslümanlara karşı koruma altına aldığı” söyleniyordu.
İrina’nın iki sevgilisi vardı artık birisi Ayı, diğeri de Levent Burhan.
Burhan başkaları aracılığı ile haber gönderebiliyordu sevgilisine. Ayı ise sadece gözlüyor ve bir yere gidecek olsa peşinden gidiyordu. Bu aşk rahibeyi korkutuyordu aslında. Ne var ki ayı tarafından da sevildiğini ve korunduğunu bildiği için korku ile karışık bir haz duyuyordu.
Askeri karargâhta bulunan arkadaşları hep bu sevda üzerine konuşurlardı. Aylar sonra bir çözüm buldular; Ayının uykuda olduğu bir vakitte İrina’yı sahile getirecekler ve Burhan ile beraber bir kayığa bindirerek herhangi bir Anadolu limanına göndereceklerdi.
Haberi bir köylü kadın aracılığı ile kilisedeki rahibeye ulaştırdılar.
Ayı ise her şeyden kuşkulandığı için kilisenin giriş çıkış yolunu kolay görebilecek bir yerde otururdu. Arada bir kısa uykuya dalar sonra bir ürküntü ile uyanıp gözetlemeye başlardı.
Kilisenin rahibeleri Leventlerin önerdiği planı uygun bulmuş olsalar da bunun için ayının kış uykusuna yatması gerektiğini düşündüler.
Kış yaklaşıyordu zaten, yüksek dağlar karlanmıştı. Gelin görün ki hayvan bir türlü uykuya yatmıyordu. Onu yorgun düşürüp uykusunu kamçılamaya karar verdiler. O günden sonra kiliseden biri çıkıp diğeri geri dönüyordu. Hayvan, hangisi İrina diye pür dikkat kesiliyor uyuyamıyordu. Bu durum günlerce devam etti. Bir akşam vakti hava henüz kararmamıştı. Bahçe duvarı üstünden ayıyı izleyen yaşlı rahibe uyku sarhoşluğu içinde olduğunu fark etti. Bu haber sevinçle karşılandı.
Horozların sabahı haber vermesine biraz daha vardı. Uyku sever tüm canlılar gibi ayı da uykusundaydı. İrina rahibelerle helalleşip kilisenin bahçe kapısından çıktı. Ayaklarını bir tavşan çevikliği ve sessizliğinde kullanmaya özen gösteriyordu. Eğer ayı uyanır da peşinden gidecek olursa bayır aşağı hızla koşacaktı. Ayıların iniş aşağı çabuk koşamadığını biliyordu.
Şafak sökmüş her yer aydınlanmıştı, korkunç bir rüya gördü ayı. Osmanlı askerleri peşinden koşuyor o da kaçarken bir uçurumdan yuvarlanıyordu. Korku ve endişe ile kan ter içinde uyandı. Gözü denizde yüzen ve güneye doğru giden kayığa takıldı. Yüzünü ovuşturdu yeniden baktı. İçinde iki kişi vardı ve biri kürek çekiyordu. Ayağa kalktı tekrar baktı, sırtı kendisine dönük olan sevgilisi İrina”yı tanıdı. Can havli ile ama tam yüreğinden öyle bir homurdandı ki sesi deniz üzerindeki yağmur bulutlarına kadar ulaştı, suyun üzerinde dalgalar oluşturdu. Ve kayığın içinde, iki sevgili sesi duyunca yürekleri yerinden oynadı, korkudan yüzleri mosmor kesildi.
Koca hayvan acele ile iniş aşağı koşmaya başladı. Ne pahasına olursa olsun kayığı durdurmalıydı. Artık aklı değil, sinirleri ne emrediyorsa öyle yapıyordu. Çok kızgın bir hali vardı, yürek yakan homurtular, kulakları yırtan sesler çıkararak denize doğru koşuyordu. Çıkardığı ses bulutları bile öteledi, kuzeye doğru hızla akmaya başladılar. Ve o akan kara bulutlar kuzeydeki tüm ayılara haber ulaştırmak için deli dolu yol alıyordu artık.
Sahile indiği zaman kayık epey yol almıştı. Ne yapabilirim diye düşündü. İçinden bir ses; “Denizin suyunu içerek tüket, böylece kayığı karaya oturt” diye haykırdı. Hemen işe koyuldu. İçtikçe içiyordu. Ne var ki denizin suyunu bir türlü azaltamıyordu. Ağzını sudan çıkarmadan içiyor içiyordu.
Hesapta olmayan bir şey oldu; içtiği su kadar şişmeye başladı. İçtikçe irileşti, irileştikçe içti. Öyle bir an geldi ki kocaman bir dağ haline geldi ve daha da içemedi. Öylece, orada şişti kaldı.
***
Daha sonraki yıllarda Levent Burhan ile İrina”nın Anadolu”ya ulaşıp ulaşamadığına dair hiçbir bilgiye rastlanılmadı. Ancak koca bir dağ haline gelen ayının cesedi efsanelerden bir efsane olarak orada bir abide gibi duruyordu. Bu öykü, Yalta ile Sivastopol arasındaki köylerde milyonlarca kez anlatıldı. Kulaktan kulağa giderek Rusya”nın dört bir yanında da söylenir oldu.
Anadolu”ya binlerce yabancı gelin geldiği için Burhan, İrina ve ayı dağının efsanesi bizim oralarda fark edilemedi, duyulamadı.
***
Bir gün yolunuz Karadeniz”in karşı sahillerine düşer de Yalta”dan Sivastopol”a doğru giderseniz, Rus aristokratlarının deniz kenarındaki yazlık evlerine gitmeden biraz önde, sol tarafta, deniz ile yol arasına uzanmış, başı güneye dönük şekilde duran ayı dağını görürsünüz. Orada durun. Arabanızdan inin ve dağa doğru yürüyün. Sırtına çıkın ve Anadolu tarafındaki ufka bakın. Levent Burhan ile İrina’nın sevdasını hatırlayın. İrina”nın şahsında Anadolu”ya gelin giden tüm kızların ve orada doğan çocuklarının Karadeniz kadar olan duygusal dürtülerinin olabileceğini; Bir nehri besleyen yan dereler gibi Anadolu’ya, oradan da yeni denizlere akan insan selini hayal edin. Sonra da bütün o insanların anısına saygı duyarak ayı dağından aşağı inin ve arabanıza doğru yürüyün.

Efsane dağın karayolundan görünüşü
