SON EKLENENLER
- 'Fehmi Tosun'u hatırla'
- Bahçeli de tehlikeli sulara daldı!
- 'Vatandaş Türkçe konuş' günleri...
- Jitem Yargılanıyor
- Devlet Halk İlişkileri
- 12 Eylül'ün karanlık dosyaları
- Heron İddiaları
- Türk Yunan dostluğu sahaya indi
- Yeni Mübarek Kim Olacak?
- Krizin faturası yoksullara
- ‘Fethullahçılık tehlikesi’ ve hukuk...
- Rize’deki Felaketin Nedenleri
- Sabır Taşi
- Burası Viyana mı?
- Ayı ve Devler Arasında
ANKET
| ... |
| Ne Zaman Eşeğimiz Olacak? | Array Yazdır Array |
| Öyküler | |||
| yusuf bulut tarafından yazıldı | |||
| Cumartesi, 22 Eylül 2007 01:20 | |||
|
Meryemana manastırının tam karşısına denk gelen tepede, ormanların son bulduğu çizginin biraz daha yukarısında, Somon dağında bir yayla var. Somon dağı sırtlarında tespih taneleri gibi peş peşe dizili daha pek çok yaylalar var. Ama bu hikâye, Xenephon'un Anabasiste sözünü ettiği ve on binlerin denizi ilk gördükleri yer olan İskobel yaylasında geçer. On binlerin geçişinden asırlar sonra bura yaylacıları Yavuz Sultan Selim’in annesi Gülbahar Hatun’un vakfına yüz yıllar boyunca katkıda bulundular. Tereyağı, peynir, et gibi ürünleri hem Trabzon’da hem de İstanbul’da beğeni ile tüketildi. Özellikle Trabzon’daki vakfın medreselerinde eğitim gören öğrenciler de Somon dağı yaylalarından gelen ürünlerle beslendiler.
1923 yılında Türkiye ve Yunanistan arasında insan mübadelesi yapıldı. Hıristiyan ve Müslüman halk, karşılıklı olarak değiştirildi. Bu bağlamda Somon dağı yaylacıları da Yunanistan’a gönderildi. Altı yıl boyunca yaylalar, köyler boş kaldı, her yer viraneye döndü.
1929 yılı ilkbaharında Of’ta bahar yağmurlarının ardı arkası kesilmedi. Mayısın son haftasında bazı köylerde büyük seller oldu. Dağ yamaçlarından akan taş ve topraklar dereleri doldurdu, setler barajlar oluşturdu ve arkalarında büyük göller meydana geldi. Göllere dayanak olan taş toprak kütleleri suyun ağırlığına daha fazla dayanamadı ve yarıldılar. Her yıkılan göl barajı, bir aşağıdakini de yıktı. Sular sellere karıştı yeniden deliler gibi denize doğru akmaya başladılar. Bu hal her yeri felaket alanına döndürdü. Of deresi günlerce insan ölüleri, hayvan leşleri ve dev gibi ağaçları taşıdı durdu denize. Haziranın ikinci haftasında afet duruldu ama sağ kalan insanlar her şeylerini yitirdiler.
Hükümet, bu durum karşısında yeni çözümler aradı. Meşhur, “önce Of sonra da Maçka kaymakamı olan” Arap Kaymakam bir çözüm buldu. Evini tarlasını kaybedenleri, giden Hıristiyanların köylerine yerleştirmek projesini hayata geçirdi. Böylece Maçka’da boş kalan köyler, yaylalar yeniden şenlendi ve yeni sahipleri ile tanıştılar. Bu gelenler hayata sıfırdan başladılar. Fukaralığı, yoksulluğu, çaresizliği dilim dilim tattılar, yaşadılar.
* * *
Yaylada insanın içini, gözünü, gönlünü hoşnut eden bir haziran günü daha başlıyordu. Yer gök söz birliği etmişçesine yoksul insanlara tat alacakları bir gün hazırlığı içindeydi. Havada tek bir bulut yoktu. Sadece deniz tarafındaki dağların ufkunda belli belirsiz sis kümeleri vardı. Ama gökyüzü o tarafa da parlak ve titrek bir mavilik saçıyordu. Vadideki ormanlar ise sabah serinliği üflüyordu yukarılara doğru.
Yaylacılar hayvanlarını ahırlardan erken çıkarırlardı. Davutların dört ineği ikide danaları vardı. O henüz beş yaşında bir çocuktu. Gün ağarırken nenesi ile beraber kalktı. Önce ahıra giderek süt sağdılar. Sonrada hayvanları dışarı saldılar. Ardından sütü kaynattı, şimşir kepçe ile sahana süt doldurdu nenesi. Mısır ekmeğini sütün içine ufalayıp şimşir kaşıkla karıştırdı. Acele ile kahvaltılarını yaptılar. Kara kazanın içindeki su ile bulaşıkları yıkadı. Ve kapının sürgüsünü çekerek ineklerin peşinden yürüdüler. Harman düzüne aşağı doğru yönlendirdiler hayvanları. Sığırlar önden onlar arkadan ağır ağır indiler bayırları. Sıcak basmadan hayvanların karınları doymalıydı. Aksi halde iri sinekler hayvanları ısırır aman vermezdi. Isırılan inekler de yaylaya doğru kaçarlardı ki durdurabilene aşk olsun.
Harman düzüne düz diyorlarsa da çok da düzlük değildi. Oralarda düz yer pek bulunmazdı zaten. Ama doğanın vahşi ve bereketli bir güzelliği vardı bu güzellik herkesi büyülerdi. Dev kayalar, uçurumlar, yarlar. Çobanlar bile yürürken tedbirli olurlardı. Bazen ineklerin yamaçlardan aşağıya yuvarlandıkları da olurdu. Bu yaylacıların korkulu rüyasıydı. Ne var ki bol çayırlıkları binlerce pınarları olduğu için, tercih edilirdi buralar. Koyun çobanlarının sevmediği kartallar, doğanlar uçardı karşıdan karşıya. Doğanlar o kadar büyüktü ki bir kuzuyu rahatlıkla kaldırıp götürebilirlerdi. Bu Çakırdoğanların adına kuzu kaldıran derlerdi. Denk getirirse kuzuyu kaldırıp götürürler ağır kanat hareketleriyle uçarak bir ulu kayanın üstüne konarlardı. Artık onun elinden kuzuyu kimse kurtaramazdı. Arada bir çığlık atarlardı çığlıkları yankı yapardı yamaçlarda.
Harman düzüne indiler, sığırları da yedi gözeler bayırlarına doğru yayıldılar. Güneş, tan yerinden yukarı doğru çıktıkça dağların gölgeleri küçülüyordu. Yedi gözeler bayırı güneşi en son gören yerdi. Hangi ineğin otlayıp hangisinin tembellik yaptığını izlerken, nenesinin eteğinden tutuyordu Davut. Hayvanların düzenli otlamaları yani oradan oraya koşuşmamaları istenirdi. Şimdilik her şey yolunda gidiyordu. Nene torun bir süre izledikten sonra, yüksekçe bir kayanın üzerine çıkıp oturdular. Güneş henüz derin vadilere ulaşamamıştı ama günün sıcak geçeceği anlaşılıyordu. Meryemana manastırı karşı dağın yamacındaki kocaman kayanın içine oturmuş, tüm haşmetiyle onlara bakıyordu. Daha doğrusu Davut öyle zannediyor, vadideki çam ormanları ile birlikte manastırın güzelliğini izlemenin tadını çıkarıyordu. Deniz tarafındaki ufukta bulunan belli belirsiz sis kayboldu, onun yerine beyaz bulut kümeleri görülmeye başladı. Nenesi çantasından bir makas çıkardı; “Gel kucağıma otur da saçlarını keseyim” dedi ona. Hiç ikilemedi çocuk, kucağına oturdu. Akşamdan konuşulmuştu bu durum. İki tarafında da dişleri olan kemikten yapılmış tarağını da çıkardı yaşlı kadın. Önce torununun saçlarını taradı, sonra da uçlarından kesmeğe başladı. Saçları kesilirken vadiyi, ormanları, heybetli görünümü ile egzotik Meryemana manastırını izlemeye devam ediyordu. Hem izliyor hem de düşünüyordu. Nene” dedi. “Söyle yavrum.” “Manastıra hiç gittin mi?” “Gittim ama içine girmedim, neden sordun?” “Merak ediyorum nasıl yapmışlar onu, o kayayı nasıl oymuşlar. O kadar büyük taşları oraya nasıl çıkarıp duvar yapmışlar?” Bu kadar çok soruya ne cevap vereceğini düşündü nenesi. Biraz bekledi, neler söylemesi gerektiğine hazırlandı. “Akıllı olan adamlar her işi başarabilir yavrum. Olmaz denilen şeyler bile akıl sayesinde olur. Orayı yapan ustalar da akıllı adamlarmış.” Davut, bir süre sustu, sonra yeniden sordu. “Akıllı insan nasıl olunur nene?” “Okumakla evladım okumakla, çok okumakla.” “Sen okudun mu nene?” “Hayır yavrum benim günümde okul yoktu, okuyamadım.” Yine sustu çocuk. Sustu ama gözünü de manastırdan ayırtmıyor, nenesi de saçlarını kesmeğe devam ediyordu. “Nene” dedi yeniden. “ben çok akıllı olmak istesem ne yapmam gerekir?” “Bütün okulları okumalısın.” “Nasıl yani, ölene kadar mı okumalıyım.” “Yok öyle demek istemedim. Önce köydeki okulu bitireceksin. Sonra Maçka’daki okulu, sonra da Trabzon’daki okulu.” “O kadar mı?” “Evet o kadar. Belki İstanbul’da da vardır daha büyük okullar, onu bilmiyorum. Ama Trabzon’daki okula gidersen ben de seninle gelirim. Yemeğini pişiririm, çamaşırlarını yıkarım. Ne güzel olur değil mi? Ben de şehir hanımları gibi olurum o zaman.” “Neler söyledin nene. Bunlar olur mu gerçekten?” “Olur elbette. Her şey senin okumana bağlı.” “Çok okuyan çok da zengin olur mu nene?” “Dedim ya çok okuyan akıllı olur. Akıllı olanın da parası olur.” “En çok ne istiyorum biliyor musun nene?” “Nereden bileyim, söyle bakayım.” “Çok para kazanıp bir eşek almak isterdim. Annemle halama çok üzülüyorum. Onlar devamlı yük taşıyor çok yoruluyorlar, terliyorlar.” Neneden ses çıkmadı. “Sahi, bizim ne zaman eşeğimiz olacak nene?” “Zengin olduğumuz zaman, yavrum.” Bu cevabı tam anlayamadı çocuk. “Ne zaman zengin olacağız?” “Eşeğimiz olduğu zaman.” Umutlarının zirveye çıktığı bir anda yeniden yıkıldı. “Zengin olmak o kadar kolay değil, çok uzun zaman ister. Nenemin saydığı okulları okuyana kadar annemle halam çoktan yaşlanır belki de ölürler.” diye geçirdi içinden. Saç tıraşı bitti, kesilen saçları birlikte topladılar. “Bunları bir yere saklayalım, ortalık yerde kalmasın. Birisi üzerlerine basarsa başın ağrır” dedi nenesi. Kesilen saçları büyükçe bir labaza yaprağına sardılar, sonra da bir taşın altına sakladılar.
İnekler yedi gözeler koyağında otlamaya devam ediyordu. Nene torun kalkıp o tarafa doğru yürüdüler. Davut yine nenesinin eteğinden tuttu. Taşköprü Yaylasının koyunları Mühürcü kıranından göründü. Davut o tarafa doğru dikkatle baktı. “Koyunculuk yapsam zengin olamam mı?” diye sordu nenesine. “Belki olursun ama okumak gibisi yoktur.” Bir eşek alabilmek için onca sene okumak zorunda kalacağını düşündü. “Bu sene okula almazlar mı beni?” “Hayır daha okul zamanın gelmedi, biraz daha büyümelisin.” “Keşke buralarda okuma bilen birisi olsa da şimdiden öğrensem.” “Sonra da eşek almak istiyorsun değil mi?” dedi gülerek. “Evet” dedi çocuk “zengin olmak istiyorum.”
____________ Bu öykü Heyamola yayınları 2006 "Temel Kimdir" adlı kitabın 158 - 164. sayfalarında yayınlanmıştır. Kitabın geliri, okuyan ama ailesi fakir olan kız çocuklara verilmektedir.
|

