4 ziyaretçi çevrimiçi
Günde takriben üç dört saat BBC radyonun İngilizce servisini dinlerim. BBC’de verilen haberlerden dünyayı aracısız kendi gözümle görürüm. Kâh Afrika’daki bir ülkede siyasi karışıklık dolayısıyla yapılan bir telefon bağlantısını, kâh Hintli bir yazarla yapılan uzun bir söyleşiyi en ince detayına kadar dikkatle dinlerim. Bu, walkmenlerin moda olduğu dönemlerde iki yıl Washington DC dinleyerek kazandığım ilginç bir alışkanlıktır. BBC dünya servisi sürekli dinlendiğinde dinleyene küresel bir bakış açısı verdiği muhakkaktır.
Ama bütün bu haber ve röportajlarda Afrika ve İslam dünyasıyla ilgili verilen haberlerde İslam dünyasındaki siyasi figürlerle yapılan röportajlarda belli bir küresel niyetin güdülmediği söylenemez.
Birkaç ay önce BBC World Report’ta dinlediğim tüm dünyadan sıra dışı insan hikâyelerinden biri var ki beni oldukça şaşırmıştı. İnanılmaz derecede dramatik bir hikâyeydi. İçinde daha derin hikâyeler de olan dramatik bir insan hikâyesiydi.
Olayın beni en çok şaşırtan yönü ise; İran’da bir şeriat mahkemesinde görülen duruşmadan sonra verilen kısas kararının uygulanması sürecinde yaşanan inanılmaz gelişmeler ve infazdan sonra insanların gözünde yepyeni bir perdenin aralanmış olmasıydı. Böylesine sıradan haberleri Türk basınında vinçle idam edilmiş bir İranlı, bakın bu çağda bile İran’da şeriat uygulanıyor, gibi bir beyaz Türk kibriyle hemen geçiştirilirler.
Oysa biraz durup o olaya derinlemesine bakıldığında hikâyenin her adımının insanı hayretlere düşüren şeylerle dolu olduğunu görürsünüz?
Türk basınının ‘’şeriat’’ diye titreyerek yanından geçtiği sıradan bir olay BBC dünya servisinden yaklaşık bir saatlik konuşma ve çevirilerle en ince detaylarına varıncaya kadar tüm dünyaya servis ediliyor.
Türk basını bu türden olayları sırf başlığını kullanarak bir nevi kendi rejimini akladığı sıradan bir olayı, BBC neden ısrarla tüm dünyaya duyuruyor, diye doğal olarak kendimize sormadan edemiyoruz.
Servis ediyor çünkü BBC insana ait bir olayı esas alıyor. Belki bunu bir tür şeriat karşıtlığı olarak yapıyor, olay sürecinde kendi kavlince yorumunu da yapıyor ama insana ait bu olayın özünü görmezden gelmiyor, gelemiyor bizimkiler gibi. Türkiye’deki kakasız medya ise bu türden bir haberin Türk halkının vicdanında neyi çağrıştırabileceğinin endişesini taşır her zaman ve Türk hukuk sistemine, Türkiye’deki hırsızlık rejimini sarsar mı endişesi taşır maalesef.
Yani bu türden bir olay sadece Türkiye’deki arıza sistemi temize çekmek için tenezzül edilmeyecek sıradan bir çerezdir. Onun için kalıplarımız dardır ve Türkiye’de basılan her gazete hemen her gün Çankaya’yı ele geçirmek ve yeni bir meclis kurmak için çırpınır durur kendi çapında. Şimdi BBC’de yayınlanan o hikâyeye gelirsek…
Yıl 2002. Yer Tahran’da bir üniversitenin elektronik mühendisliği bölümünün dördüncü sınıf dersliği. Ameneh Bahrami oldukça güzel ileriye dönük hayalleri olan kanlı canlı bir kız. Henüz 24 yaşında siyah saçlı bir Hintli mihracene gibi güzel mi güzel. Nasıl desem, Yeşilçam klasiği Selvi Boylum Al Yazmalım’daki Türkan Şoray’ı düşünün. İşte o türden bir doğulu güzeli. İsmi de bizde Emine’ye denk geliyor. Mejid Muvahedi ise henüz 19’unda imtiyaz içinde büyümüş, kuralsız bir egoya sahip, 1982 yapımı ET filmindeki o tipsiz uzaylının suratına biraz macun çekilmiş, başına siyah bir peruk takılmış ve gözüne numaralı gözlükler iliştirilmiş İranlı çekilmez bir genç. Adı bizdeki Mecit ismiyle aynı.
İkisi bir mühendislik dersi için aynı amfiye düşene kadar birbirlerinin varlığından haberleri bile yoktu. Mejid Muvahedi o kader dersi başladığında Ameneh Bahrami’nin hemen yanına oturuyor ve isteyerek Ameneh’e sürtünüyor. Ameneh biraz öteye gidiyor ama Mejid ona yaklaşıp sürtünmeye devam ediyor. Ameneh artık Mejid’in bu cüretkâr küstahlığına dayanamıyor, sınıfta ayağa kalkıyor ve herkesin içinde çığlığı basıyor. ‘’Yeter be pislik seni, kendini ne sanıyorsun sen!’’ Mejid kıza sarkıntılığı bırakıyor ve herkesin bakışları arasında bir parça utanarak susuyor. Tabi bu suskunluk sadece o an için geçerli bir şeydi.
O olayı takip eden iki yıl içinde Mejid Ameneh’i sürekli rahatsız etmiş. Bu can sıkıcı durum bazı zamanlar Ameneh’i tehdit etmeye kadar varmıştı. Ameneh başına geleni ailesinden kimseye açmayarak olayın büyümesini önlemeye çalışıyordu. Mejid’in Ameneh’ten istediği tek şey onunla evlenmesiydi. Ameneh ise onu her defasında reddediyordu. Ameneh onu reddettikçe de Mejid’in tavrı; ‘’Benimle evlenmek zorundasın.’’ şeklinde zamana yayılmış çekilmez bir tehdide dönüşüyordu.
Kasım 2004’te bir öğleden sonrası saat 4:30’da Ameneh yarım gün çalışmakta olduğu ilaç üreten bir firmadan eve dönmek üzere ayrıldı ve yakınlardaki bir otobüs durağına doğru dalgınca ilerliyordu. İlerlerken birisinin arkasından gelmekte olduğunu hissetmiş. Dönüp baktığında ise defalarca reddettiği söz anlamaz, ukala Mejid ile karşılaşmış yine.
Henüz birkaç saniye geçmemişti ki yüzünde dayanılmaz bir acı hissetti Ameneh. Mejid yüzüne tam olarak anlayamadığı bir sıvı atmıştı. İlk başlarda bunun oldukça sıcak bir su olduğunu sandı. Ameneh bu laf anlamaz aptal İranlı gence; ‘’Aptal ne yapıyorsun sen!’’ diye çıkışmış. Ameneh saniyeler içinde yüzünün yanmaya başladığını bunun sıcak su olmadığını anlayınca durumun sandığından daha korkunç bir şey olduğunu fark etmiş; dehşet içinde çığlıklar atmaya ve etraftaki insanlardan;’’ Yanıyorum, yanıyorum. Allah aşkına birisi yardım etsin!’’ diye bağırmaya başlamış.
O anda bayılana kadar tüm hissettiği çekilmez bir acıydı Ameneh’in. Ameneh’in gözüne atılan asit her iki yanağına, ağzına yayıldı, çenesinin altına indi ve anında derisini yaktı. Acıdan elleriyle yüzünü kapattığında bu kez parmakları ve tırnakları asitle erimeye başlamıştı. Ameneh için dram saniyeler içinde gelişti ve o gün kötülük adeta dokunduğu her şeyi eritiyordu. Durumu fark eden İranlılar onu apar topar en yakın hastaneye kaldırdılar. Ameneh derhal ameliyata alındı ama görüntüsünü kurtarmak için yapılabilecek çok fazla şey yoktu. Doktorlar için tek düşünce kızın hayatta kalmasıydı. Durum o kadar kötüydü ki Ameneh aynadaki güzel yüzünü artık fotoğraflarda görebilecekti.
Ameneh Muhavedi eve getirilip uzun bir süre yattıktan sonra hemşirelerce sargılarının dikkatle açıldığı ve annesinin bakıp kahrolmaması için her defasında bir bahane ile ertelediği dramatik an için; ilk kez aynaya baktığında ne kadar üzüldüğünü anlatıyor, içini çekerek. ‘’Kendimi tanıyamadım. Her şey bitmiş. O kadar ki ağlayacak iki gözüm bile yok. Bir gözüm kör olmuş tamamen kapanmış’’ dedi. Ama Ameneh tek gözüne rağmen yinede saatlerce ağladı. Ağladı ağladı ağladı... Göz pınarlarındaki bütün yaşları bittiğinde Mejid’e ettiği bedduaları da bitti.
Ameneh’in cilt tedavisini kabul eden bir hastane için ta İspanya’ya gitti. Uzun süren tedavi masrafları nedeniyle ailesiyle bir otelde mahsur kaldı. İspanya’daki İran büyükelçiliğinin yardımıyla tekrar ülkesine geri döndü. Maalesef o tedaviden de istediği olumlu sonucu alamadı.
İnsanın kanını donduran o saldırıdan iki hafta Mejid Muvahedi polise teslim oldu ve birkaç gün sonra mahkemeye çıkarıldı. 2005’te Tahran mahkemesince kimyevi madde kullanarak Ameneh Bahrami’nin vücut bütünlüğüne ölümcül zarar vermek suçundan birinci dereceden suçlu bulunarak tutuklanıp cezaevine gönderildi.
Ameneh’in avukatı Ali Sarrafi mahkemede Mejid’in herhangi bir pişmanlık belirtisi göstermediğini ‘’Bunu yaptım çünkü onu seviyordum.’’ şeklinde aptalca bir şeyler dediğini açıkladı. Ameneh Bahrami herhangi bir sigortası ve ailesinin ilaç giderlerini karşılayacak maddi gücü olmadığı halde Mejid’in ailesinin giderlerini karşılama isteğini onurluca reddetti. Ve mahkemede hakime; ‘’Onun gibi ruhları imtiyazla kirlenmiş suçlular kurbanlarına verdikleri zararı bedenlerinde hissetmeliler. Kısas istiyorum.’’ dedi. Bütün bu yaşananlara rağmen Mejid Muvahedi elinde tuttuğu şeytanın kibir asasını bir türlü elinden bırakmak istemedi, mahkemelerde ‘’O zaten şişman bir kızdı, benimle evlenmek zorundaydı’’ deyip duruyor, herkesi çıldırtıyordu.
Dava Tahran Yüksek Şeriat Mahkemesinde görülüyor. Mahkeme başkanı bütün her şeyi en ince detayına kadar tekrar tekrar inceledi; taraflara yanıtlarını en ufak şüphe kalmayıncaya kadar sorular sordu; yanıtları dava dosyalarına işlettirdi ve nihai kararını verdi. Karar Ameneh Bahrami’nin vücut bütünlüğünü kimyevi madde kullanarak bozmaktan ve ruh sağlığına geriye dönüşümü zor bir şekilde zarar vermekten suçlu bulunan ve herhangi bir pişmanlık belirtisi göstermeyen Mejid Muvahedi’ye kısas olarak açıklandı.
Bu olayla ilgili Tahran şeriat mahkemesinin kararı İran’da ve tüm dünyada büyük bir yankı uyandırdı. Bazı insan hakları aktivistleri Ameneh Bahrami’nin kısas talebini oldukça acımasız, insanlık dışı buldu ve basın yoluyla boyuna eleştirdi.
Kısas kararının uygulanabilmesi için Tahran adli tıp doktorları Ameneh Bahrami’nin yüzünde meydana gelen yaraların kaç damla asit ile oluştuğuyla ilgili laboratuarlarda bir dizi test uyguladılar ve sonucu bir raporla mahkeme başkanına sundular. Sonuç tam on altı damla asidin Ameneh Bahrami’nin yüzünde yakıcı etki yapıp derisini değiştirdiği yönündeydi. Yani bir şeriat mahkemesinin bu türden bir davadaki kısas kararında suçun infazında neredeyse moleküler detayları gözetmek zorundadır.
Belli bir süre sonra kısas kararının infazı için Mejid Muvahedi’yi hapishanenin özel bir bölümüne aldılar. Ameneh Bahrami ailesiyle birlikte elleri bağlı sırt üstü yatırılmış durmadan küfürler savuran Mejid Muhavedi’yi tek yönlü bir camdan izliyordu. Artık bütün karar Bahrami ailesi ve Ameneh’in iki dudağı arasındaydı. İnfaz muhafızı Ameneh’e infaz için ailesinden herhangi birini yanında isteyip istemediğini sordu. Ameneh büyük ağabeyinin kendisiyle birlikte gelmesini istedi. İnfaz muhafızı Ameneh ve ağabeyi hakimlerin gözetiminde birlikte merdivenlerden infaz odasına indiler.
Mejid bağlı bulunduğu yerde yaklaşan tıkırtıları duydukça huzursuzluğu artıyor, ağlıyor, bağırıyor sağa sola durmaksızın küfürler ediyordu. Ameneh Bahrami tam on altı damla yakıcı asidin dolu olduğu tüpü eline aldı ve hayatını karartan o gencin başının hizasına gelip durdu. İnfaz odasındaki infaz memurları dahil herkes nefesini tutmuş merakla birazdan olacak olanları seyrediyordu. Mejid Muhavedi bir hasta gibi durmadan inliyordu.
Ameneh elindeki on altı damla asit dolu tüpü tam Mejid’in yüzünün üstüne getirdi ve kritik eşiğe kadar eğdi. On altı damla asitle dolu tüp tam sınıra dayanmış dünyası kararmış bir insanın emrini bekliyordu. Mejid hem asit dolu kabı hem de ona bakan tek gözlü korkunç görünümlü yanık yüzü Ameneh’i tersten gördü ve hissedebileceği en büyük korkuyu hissetti o anda. Ve her şeyin bittiğini düşündü ve kendini derin bir acıyla buluşmak üzere bıraktı. Adeta zamanın durduğu her şeyin donduğu saniyelerin dakikalar gibi derinleştiği o anda çok garip bir şey oldu. On altı damla asitle dolu tüp sadece birkaç milim daha bükülmesi beklenirken…
Ameneh Bahrami infaz memuruna döndü ve; ‘’bu acının ne olduğunu en iyi ben biliyorum; ben bunu yapmak istemiyorum’’ dedi.
İnfaz memuru;
‘’sen yapmak istemiyorsan senin adına ailenden başka biri de yapabilir’’ diye karşılık verdi.
‘’Onlar da istemiyorsa biz, bize verilen yetkiyi kullanabiliriz senin adına’’ diye üsteledi. Ameneh Bahrami;
’’Hayır onu bağışlıyorum, benim yüzümden dolayı bir başkasının da acı çekmesi gerekmez.’’ dedi.
Ameneh Bahrami’nin ağabeyinin mırıldanması hariç bir süre hiçbir ses duyulmadı infaz odasından. İnfazda hazır bulunan mahkeme başkanı Ameneh’in onu affetmeye de hakkı olduğunu söyledi ve Tahran Şeriat mahkemesinin başkanı olarak Ameneh’in bu davranışını takdir ettiğini ekledi. Mejid Muvahedi Ameneh Bahrami yanında olduğu halde bağlandı kayışlardan çözüldü. Ağlamaklı bir halde şeytanın kibir asasını henüz bırakmış gibi Ameneh Bahrami’nin ayaklarına kapandı. Bütün kötülük gücünü kaybetmişçesine ilk kez hayatını kararttığı Ameneh’ten minnettarlık dolu abartılı sözlerle özür diledi. Ama bütün bun olanlar Ameneh Bahrami’nin mihraceneye benzer yüzünü geri getirmedi.
Peki, böylesine bir olayda son anda ne oldu da Ameneh Bahrami hayatını karartmış bir insanı affetti? O anda insanların gözünde, benliğinde nasıl bir perde aralandı. Belki olaya birebir şahit olmadığımız için bu sorunun cevabını tam olarak hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Belki bunu Kuran’ı Kerim’deki ‘’Sizin için kısasta hayat vardır.’’ ayetinin sırrında aramak mümkündür. Çünkü dünyada hangi medeniyette olursa olsun ‘’hukuka yansımış bir ölümü ancak diğer bir ölümle durdurabilirsiniz’’ prensibi söz konusudur. Ama idamın ve kısasın olmadığı bir düzende yaşam herhangi bir kutsalı olmayan amaçsız hayvani bir doğal dönüşümden başka bir şeyi ifade etmez. Diğer bir ifadeyle idamın ve kısasın olmadığı bir düzende hayat ödülü ve sonucu olmayan büyük anlamsız bir yarıştan ibarettir ancak.
Sanıldığının aksine şeriat; bir takım insanların başını kolunu kesmek değil, insanın doğasının tahammül edemeyeceği derecede dramatik olaylarda, adaletin mahşerden yeryüzüne alınmasıdır. Ve olay Yüce Yaratıcı’ya intikal etmeden dünyada halledilmesi ve insanlara mahşerde sadece meleklere cennetin ne tarafta olduğu sorusunu sorma hakkının bırakılmasıdır. Ama bunu modern kavramlarla dolmuş benliğinizin kabul etmemesini çok anormal bir durum olarak görmediğimi de ilave etmeliyim.
______________
Not: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.
_____________
Not: Metin KONDEL globalyorum.blogspot.com ve yusufbulut.com da siyasetle ilgili yazılar yazan eski bir İngilizce öğretmeni, Ekonomist ve bağımsız popülist (halkçı) bir yazardır.
___________________________
