4 ziyaretçi çevrimiçi
Bu yazıyı kuzey cephesinde karda kışta Rus kara birliklerine karşı savaşan ülkesinin geleceğinden umutsuz bir soğan askerinin ruh hali gibi oldukça güç fiziki ve ruhsal koşular altında yazıyorum. Zira memlekette her kış kar yağdığında olduğu gibi yine elektrikler kesildi. Kelebek gibi hafif uçucu nesnelerin gökyüzünden nazlı nazlı yeryüzüne düşmesiyle elektriklerin ikide bir kesiliyor olmasını bir türlü ilişkilendiremiyorum. Şayet karın moleküler içeriğinde sodyum ve benzeri maddeler yoksa ki, bu imkânsız bir şey.
Muhtemelen bu elektrik kesintileri teknik bir arızadan dolayı değil savaş esnasında uygulanan mecburi bir karartmanın neticesidir. Malumunuz olduğu üzere şu an Suriye ile son model bir savaşın eşiğindeyiz.
Ve yine muhtemeldir ki her ne kadar savunma bakanı sözlü ya da yazılı bir açıklama yapıp bu konuda halkımızı aydınlatmamış olsa da komşumuzla kanlı bir savaşa girdik ve de bizimkiler sınırı geçti.
Artık elektriklerin gelmesini ve Şam’dan Türk askerlerinin yakalayıp tokatladığı Beşar Esat’ın cep telefonuyla çekilmiş amatör görüntülerin internete düşmesi an meselesi. Böylesi bir durumda Rusya da Suriye’nin yanında savaşa girmiş olmalı. Bunun üzerine Gürcistan bir ön cephe olarak bizim yanımızda yer aldı ve Kuzey Osetya’nın rövanşı için bir fırsat yakaladı.
Ermenistan doğu Anadolu’daki hak iddialarını süngüyle geri almayı düşündüğünden Rusya’nın yanında, Azeriler ise dağlık Karabağ bölümünü Ermenilerden geri alabilmek için “Ahan da Karadağ zamanı kapuda’’ deyip Türkiye’nin yanında savaşa girdi.
Böylece kışın ortasındaki elektrik kesintisi de bir savaş karartması olarak tevafuk eyledi denilebilir.
Birazdan Türk F-16’larının Trabzon semalarından sessizliği yaran keskin gürültüsünü duymak için beklemekteyiz. Diğer yandan Rus savaş uçaklarının Karadeniz üzerinden uçup güzide beldelerimizi fark edip bombalamaması için karın şiddetini daha da artırıp bizi beyaz kalın bir örtüyle kamufle etmesi için de dua ediyoruz.
Karanlığın içinde cep telefonumu koyduğum yeri hatırlamaya çalışıyorum. Sehpanın üzerinde mi, bilgisayar masasında mı, konsülün üzerinde mi bir türlü hatırlayamıyorum. El yordamıyla arayıp duruyorum her yeri. Konsülün üzerinden bir şeyler düşüyor döşemeye. Her ne düştüyse artık… Çıkan sesten kırılacak bir şey olmadığı anlaşılıyor. Böylesi durumlarda evimde pahalı Çin vazolarımın olmaması büyük bir avantaj. Zira bilebildiğim kadarıyla bize gelen elektrik faturalarında karanlıkta kırdığımız nesneler için bir sigorta sözleşmesi maddesi bulunmamaktadır. Nihayet cep telefonumu buluyorum. Her zeki Türk gibi telefonu açıp ışığıyla çakmakları arayıp buluyorum. Çakmakların hemen hepsi arızalı. Bazılarının gazı bazılarının ise çakmaktaşı bitmiş. Artık memlekette çakmaklara çakmak taşı koyan esnaf da kalmadığı için gereksiz bir çakmak koleksiyonum bile var denilebilir. Zaman seri üretim seri tüketim zamanı. Bozulduysa çöpe at ve yenisini al. Her defasında marketten çakmak almayı unuttuğumdan sigaramı yakmak için kendimce ilginç bir yöntem geliştirdim. Dolu çakmaklardan birini basılı tutup çakmaktaşı olan diğer bir çakmağı boş yere çakıyorum ve gazı olan çakmak plup diye tutuşuyor. Hemen yanı başındaki kendinden geçmiş bir hıyar gibi sarkmış bir mumu tutuşturuyorum. Birden odaya sıcak bir aydınlık doluyor. Nesneler gölgeleriyle görünür oluyor.
Ama mum ışığını hiçbir zaman güvenilir bulmadığımdan köşedeki çiviye asılı duran gaz lambasını özenle yerinden indiriyorum. Bu arada şişesinin oldukça tozlu olduğunu fark ediyorum. Fitilini olabildiğince aşağıya indirip haznesindeki gazyağını birkaç kez çalkalıyorum. Isıtıcı çoktan söndüğünden iyice soğumuş odaya bir gazyağı kokusu yayılıyor. Fitilin gazyağı ile iyice ıslandığına kanaat getirdikten sonra mumun tepesinde birikmiş eriyiği kül tablasına boşaltıp yukarı çektiğim fitili yatay bir hamle ile tutuşturuyorum. Bu kez odaya hem daha güçlü hem daha sıcak bir ışık huzmesi doluyor. Oda çift gölgelerle doluyor. Şişeyi haznenin tacına giydirip fitili biraz aşağı indirip azıcık yukarı çıkarıp ışığı yeniden ayarlıyorum. Ilık nefesimle mumu söndürdüğümde gri duman tıpkı bir cin gibi yukarı doğru çıkıyor ve soğuk havada kayboluyor.
Öylece dikildim, bir müddet ne yapmam gerektiğini düşündüm. Hiçbir şey olmamış gibi kitap okumaya devam mı etsem yoksa zihnimin derinliklerinde kalmış ‘’İdo Babam İdo’’ başlıklı bir gezi yazısına mı başlasam? Cevabımın “hiçbir şey’’ olduğuna karar kıldığım esnada elektrik geldi. Bu kez beş dakika kadar boşa yanan gaz lambasını güçlü bir nefesle söndürdüm.
Bilgisayarın düğmesine bastığımda havanın soğukluğundan olsa gerek fan uçuşa hazırlanan bir Boing 727 uçağının motoru gibi sesler çıkarmaya başladı. Ekrandaki siyah fonun yazıları gidip renkli Windows armasından sonra masa üzerinde donmuş bir göl içerisindeki kurumuş dallarlı karla kaplı ağaçlarla dolu koruluğun masalsı fotoğrafı göründüğünde fanın çalışma hızı birazcık olsun durulur gibi oldu. İnternet bağlantı simgesinin ve skypenin çentikli yuvarlak yeşilliğinin ekranın sağ alt köşede belirmesini beklediğim sırada elektrikler yeniden kesildi. Sinirlendim ve karanlığın içine doğru küfrü bastım. Elektrik dağıtım, iletim ve tahsilât şirketlerine de bir gönderme yaptım. Bu. Az önceki işlemleri güç bela bir daha tekrar yapmadan önce sandalyeme oturdum bir sigara yaktım. Sonra yeniden cep telefonunu, çakmağı, mumu ve gaz lambasını yakıp pencereye doğru gidip perdeyi hafifçe araladım, dışarıdaki alacakaranlıkta uzun bir süre sessizliğe gömülmüş henüz çiğnenmemiş ıssız yolları izledim. Herhangi bir hayat belirtisi göremedim.
Kar yağışı bu saatlerde biraz olsun hızını kesmiş gibi görünüyor. Otoyolun karşı tarafındaki öfkeli dalgaların belli belirsiz homurtusu duyuluyor. Gözlerim yine ıssız yollarda. Elimde bir sigara sanki birini bekliyor gibi düşünceliyim. Biraz zor da olsa boş düşüncelerimden sıyrılıp daha mantıklı bir şeyler yapmak çabasındaki bir insanın garip bir ruh halinde debeleniyorum bir süre. Sonra; nedendir bilmem gecenin o saatinde alaycı bir türkü düşüyor dilime. ‘’Kar yağayi yağayi kalmadi yer karasi, pire mi yedi seni eyleşmedi yarasi, ey gidi yalan dünya böyle mi kalacasun, vur deyisun sevdami beni mi alacasun…’’
Öyledir işte. Ne zaman ayak bileklerimize kadar ulaşan bir kar yağsa bizim bütün yalancı sistemler birden tökezler. Ve o beyaz örtü biraz daha boy attığında onu ilk görenin kendimiz olduğunu düşündüğümüzde hafif yollu bir alay dolanır dilimize. Güleriz de o tuhaf halimize. Yollar kapalı, ulaşım felç. Büyük bir olasılıkla yarın da okullar tatil. Belediyeler şehirleri salataya döker gibi tuzlayacak, arabaların tekerleri kara derili birer köle gibi yine zincirlenecek. Çocuklar yamaçlardan kayacak. Ucube kardan adamlar yapılacak. Öyledir işte. Tutan kar bizi yerimize mıhlar. İnsanların tüm suni sistemleri aksar ya da Tanrı’nın ikinci bir emrine kadar hemen her şey tamamen durur; bir kalorifer peteğine yaslanır ya da gürül gürül yanan bir sobanın başına kurulur bir parça gevşeriz ve öylesine alakasız şeyler düşünüp dururuz.
Yaklaşık bir saat geçmiş olmasına rağmen elektrik gelmedi. Bu yıl bütün elektrik kesintilerini dakikası dakikasına not alıyorum. Sonuçları burada yayınlayacağım. Türkiye’nin nasıl bir enerji koridoru olduğunu size izah etmek için yapıyorum bunu. En zor işlerden biri de bu zaten. Karanlıkta elektriğin kesildiği dakikayı not almak. Bazen bazı durumlar insana gereğinden fazla dert olur. Bilgisayarda gün boyu yapacak herhangi bir şeyimizin olmamasına rağmen sırf internet bağlantısının kesik olması bizi huzursuz eder durur.
Sanırım elektriğin olmaması da o türden bir şey. Ama diğer yandan derin bir sessizliğin kuşattığı soğuk bir kış gecesini derinlemesine nasıl kavrayabilirim, diye düşünmeden de edemiyorum. Bu arada buzdolabının arada bir devreye giren o bildik motor sesinin yokluğunu bile fark edebiliyorum artık. Elektriğin kesildiği böylesi kış geceleri aslında bir tür mühürlenmiş zamanlarımızdır. Normali bu olmalı beklide.
Bazı gecelerde düzenli tıkırtısının çekilmez olduğunu düşündüğüm duvar saatini bile çıkarmışım odamdan. Aslında hiç saat kullanmamalı. Dünyadaki saatlerin zamanı kısalttığı yönünde garip bir inancım var. En çok saat kullanma gereği duyanlar zamana sarkıntılık yapan bir tür hırsızlardır bana göre. Benzer şeyi takvimler için de söyleyebilirim. Onun için bizim evde hiç kimse takvim yaprağını koparıp zamanı mühürlemeye tenezzül etmez. Evdeki her takvim 1 Ocak 2011 ve 1 Ocak 2012’de durur. Bırakırız günler saatler kendi kendine kendi hızında akar. Şayet elektrik olsaydı bu gece Rus yönetmen Tarkowski’nin ‘’Mühürlenmiş Zaman’’ adlı sinema diliyle ilgili yazılmış bana göre biraz modası geçmiş o kitabını bitirecektim. Zamandan bahsederken o anda aklıma düşen şeye bak… Tarkovski’ye göre sinema denilen şey zamandan araklanmış görüntülerin mühürlenmesinden başka bir şey değilmiş aslında. Tarkovski’nin Mühürlenmiş Zaman’da bahsettiği ve benimde en çok merak ettiğim konulardan birisi Kızıl Ordu’nun Sivaş Gölü’nde yürüyüş yaptığı ve sararmış videolarda ilk izlediğinde şok olduğu dize kadar batmış Rus askerlerinin görüntüsü. Benim de bir şekilde bulup o görüntüleri izlemem lazım diye düşünüyordum ama elektrik kesik.
Mühürlenmiş Zaman öncesinde okuduğum Umberto Eco’nun Prag Mezarlığı’nı ise yarıda bıraktım. Nedeni şu; Prag Mezarlığını okurken sanki elektriğin kesildiği bir kış gününde elindeki kokoreç dürümünü ısırıp Karacaahmet mezarlığında yolunu kaybetmiş birisi gibi hissettim kendimi. Bir türlü haz alamadım o romandan.
Böylesi gecelerde bu elektriğin geleceği yok, diye düşünürüm çoğu zaman. Oysa dışarıda o kadar yoğun kar yağmıyor. Üstelik elektriğin gelip gelmeyeceğiyle ilgili en küçük bir işaret yok. Ama kabul etmek zorundayım ki elektrik yeniden kesilmek için her geldiğinde sanki önceki olanlardan farklı bir şey olmuş gibi birkaç saniye olsa da şaşırırım. Dahası bu şaşkınlığın içinde saliselere sıkışmış hemen bir şeylere başlayacak olmanın heyecanı da sarar beni. ‘’Aa elektrikler geldi..!’’ Birkaç saniyelik Edison şükrü bu olsa gerek. Bir parça beklenen, gelmek zorunda olan ve biraz geciktiği için azarlanmış hediyesi oldukça klasik bir misafir gibi mesela.
Sessizliğin ve ağırlaşan zamanın koynunda bir tek pencerenin mermer kenarlıklarına vuran damlaların sesini duyabiliyorum. Duyduğum her damla sesinin ne olduğunu, bende neyi çağrıştırdığını kestirmeye çalışıyorum yatağımda. Hayır, damla sesi öyle kabaca söylendiği gibi ‘’şıp’’ falan değil. ‘’Tıp, tıp’’ hiç değil. Defalarca ama defalarca dinliyorum damla seslerini. En ince desibellerini anlamlandırmaya formüle etmeye çalışıyorum. Türkçe kelimelere takılmayan bir ses bu. Türkçe doğanın omurgasına dokunamamış damla sesinde. Dolayısıyla bir sağır damlaya iftira atmış gibi geliyor bana. Tamam damla sesinin tam ortasında kalın bir harf var ama bu kesinlikle ‘’ı’’ değil. Belki yanılıyorum ama bence çatıdan pencerenin mermerine düşen damlaların Latin harfleriyle izahına imkân ve ihtimal yok. Daha çok Arapçadaki ‘’dı’’ harfi gibi bir şey bu. Kısa mesafeden suya düşen damlalar da öyle ‘’şıp şıp’’ değil saf ‘’b’’ harfine çok daha yakın.
Elektriğin kesildiği bu kış gecesinde zamanın mühürlenmiş yazısı bu. Yazının altına bir de yazanın adını soyadını ve imzasını attınız mı tamamdır. Varsın elektrik de gelmesin bu gece. Şairin dediği gibi o gitmedi, onu ben kovdum…
_______________________
Not: Her hakkı mahfuzdur. Bu sebeple yazının bütün olarak bu sayfadan başka bir yerde neşredilmesi hukuken yasaktır. Bu yazının her türlü neşri, 5846 sayılı Kanun hükümlerine tabidir.
_______________________
Not: Metin KONDEL yusufbulut.com ve globalyorum.blogspot.com da siyasetle ilgili yazılar yazan eski bir İngilizce öğretmeni, Ekonomist ve bağımsız popülist (halkçı) bir yazardır.
