4.jpg

Ana Menü

  • ANA SAYFA
  • ÖZEL HABERLER
  • MAKALELER
  • ÖYKÜLER
  • ANILAR
  • ŞİİRLER
  • ÇEVRE ve İNSAN
  • İNSAN HAKLARI
  • HALK KÜLTÜRÜ
  • BÜYÜKLERE MASAL
  • KARİKATÜR
  • OKURLARDAN
  • BANA YAZIN
  • RADYO DİNLE
  • FOTOĞRAFLAR
  • FİKRET MALKOÇ
  • ULUSAL BASINDAN
  • VİDEO İZLE
  • GAZETELER
  • YAZI ARŞİVİ
  • MİSAFİR DEFTERİ
  • KÜNYE

SON EKLENENLER

  • Heron İddiaları
  • Türk Yunan dostluğu sahaya indi
  • Yeni Mübarek Kim Olacak?
  • Krizin faturası yoksullara
  • ‘Fethullahçılık tehlikesi’ ve hukuk...
  • Rize’deki Felaketin Nedenleri
  • Sabır Taşi
  • Burası Viyana mı?
  • Ayı ve Devler Arasında
  • Yine bir çıkmaz sokak!
  • Avcı: Bunu bekliyordum
  • Hanefi Avcı Yazdı
  • Sümela
  • BJK kampından PKK kampına
  • Eski Dosta Gözyaşılı Karşılama

Son yorumlar

  • Hükümet Demokrasiye Direniyor mu?
  • Yaşamak Güzel, Yaşatmak Daha Güzel‏
  • Sekiz Ayda Yüzbin Ziyaret
  • Trabzonlu Bir Türk Olmanın Keyfini Yaşamak
  • Ne Kadar Demokrasi İkram Edersiniz?

ANKET

Anayasa Refendumu için
 

2010 Ziyaretçileri

mod_vvisit_counterToplam:102164
...

Devlet ve Adamları Array Yazdır Array
Yusuf Bulut tarafından yazıldı   
Cuma, 19 Haziran 2009 19:44

1969 öğretmenler grevinde Yüksekova’da sendika başkanıydım.
Greve gitmek için yeterli ve gerçekçi nedenlerimiz vardı. İkinci gün sınıfımı tatil ettim. Nedenini de öğrencilerime anlattım. Yüksekova’ya doğru yola çıkmadan önce muhtara uğradım, ona da anlattım. İstedim ki herkes bilsin anlasın grevin nedenini. “Sen devletin adamısın. Devletle adamlarının arasına girmek istemem, ne haliniz varsa görün” diye cevap vermişti bana.
İdealist ve henüz 19 yaşına bir öğretmendim.
Muhtarın cevabı karşısında ne diyeceğimi bilemedim.
Devlet ve adamlarının güvenilmez olduğu kanaatindeydi.

***
O günlerde öğrencilerime neyi öğrettiysem, ülkemin diğer okullarında da aynı şeyler öğretiliyordu. Türkiye’de aynı eğitimi alan ama farklı dillerde insanlar olduğunu o günlerde fark ettim. Öğretmen Okulunda böyle bir sorunun varlından söz edilmedi.
Oysa herkes kendisini Türk hissetmeyebilirdi. Öyle bir sorunum olmadığı için geç fark etmişim. Binlerce eğitimci böyle bir sorunun varlığından haberdar değildi.
Yine de hiçbir zaman çocuklarımın anadillerini yasaklamak gelmedi aklıma.
Mümkün mertebe onların dilini öğrenmeye çalışmıştım.
Sonraki yıllarda duydum ki bazı öğretmenler, okuldaki sosyal kollara bir yenisini eklemiş. Kürtçe, Lazca, Çerkezce, Arapça gibi dilleri konuşan yörelerde “Türkçe konuşmayanları şikâyet eyle” gibi bir yeni sosyal kol daha kurmuşlar.
Bu durumun yarattığı incinme ile yetişen insanları tanıdım nice yıllar sonra. Karakol ve mahkeme kapılarında yani adalet aranması gereken yerlerde hep aynı sorun çıkardı karşılarına.
Bu kez devletin kurumları ile sorun yaşamaya başlamışlardı.
Doğrusunu söylemek gerekirse devlet halka iyi davranmadı ama özellikle dil bilmeyenlere daha da kötü davrandı.
Bunun en önemli göstergesi Evren Paşadır. Tanrının Kürtlere öğrettiği dili yasaklayarak kendisini ilah yerine koydu. Daha da beteri, ondan sonra gelen hükümetlerin hiçbiri suç duyurusunda bulunmadı veya bir özür bile dilemedi.
Devletin hem adamları hem de kurumları can acıtıyordu.
***                               
Şimdi hep beraber bir duygudaşlık kuralım.
Tesadüfen Maçka’da ve Türkçe konuşan bir ailenin içine doğmuşum. Bu durum benim tercihim değildi. Hiç kimsenin böyle bir tercihi olamaz. Yani hiç kimse istediği millet ve istediği ailenin içine doğamaz. Tanrının bu yasasına karşı gelinemez.
Diyelim ki Tripoli’de doğmuş olsaydım ve ailem yine Türkçe konuşuyor olsaydı.
Okula gittiğimde “Arapça konuşmayanları şikâyet et” başkanı da beni şikâyet ederek öğretmenimden dayak yemiş olsaydım. Gerisini düşünmek bile istemiyorum…
Ve yaşım kemale erdiğinde yediğim dayakların bedelini ödetmeyi en doğal hak olarak kabul etmez miydim? Bundan dolayı devletin adamlarından azar işitsem, her halde fanatik bir milliyetçi olur çıkardım. O zaman, kim ne derse desin, söylenenler bir kulağımdan girer diğerinden çıkardı. Artık o olaydan başka hiçbir şey umurumda olmaz, muhtemelen öç alma duygusu içinde çırpınırdım. Belki de arkamdan “terörist” diye ünleyenleri hiç duymaz, sadece anadilimin zaferini hesap ederdim.
***                                  
Dünyanın sayılı devletlerinden biri olan bir Osmanlı İmparatorluğu vardı.
Sanıldığının aksine, onu bölüp parçalayanlar “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” değildi.
Dünyanın en ünlü yedi düveli de değildi.
Osmanlıyı parçalayan tek şey milliyetçilik ideolojisiydi.
Yunan milliyetçiliği…
Bulgar Milliyetçiliği…
Sırp milliyetçiliği…
Arnavut milliyetçiliği…
Arap milliyetçiliği…
Ülkenin asli unsuru olan Türkler ve Saray, bu durumu kavradığında iş işten geçmişti.
Tirenin son vagonuna tutunan adam gibi, İttihat ve Terakki Partisi Türk milliyetçiliğini tırmandırmaya başladı. Bu da Osmanlının sonunu hızla getirdi.
Türkiye Cumhuriyetine uzanan yolda milliyetçilik, önde gidenlerin bayrağı halindeydi.
Oysa milliyetçilik aynı ırk içinde belli bir yapışkan görev oluştursa da, Osmanlı ardılı Türkiye’de yeni sorunlar üretmekten başka hiçbir işe yaramazdı.
Türk milliyetçiliği zaman içinde Anadolu’daki diğer milliyetçilikleri tetikledi.
Ve şimdi üç kişiden birisinin Kürt olduğu bu ülkede, kim ne derse desin, çeyrek yüzyıldır milliyetçilik nedeniyle bir iç savaş yaşamaktadır. Ne kadar Türk milliyetçisi varsa o kadar da Kürt milliyetçisi olabileceğini anlamak çok mu zor?    
İlginçtir, her şey ayan beyan ortada olduğu halde yaşanan savaşın adı bile konulamıyor. Adının konmasına devletin adamları izin vermiyor.
Bölük bölük şehit cenazeleri taşınıyor Anadolu yollarında.
Devletin adamları ise; “Şehitler ölmez, kanları yerde kalmayacak” diye beyanat veriyor.
Oysa şehitler ölüyor.
Savaşın uzamasını isteyen, çözüm üretmeyen, üretilmek istenen çözümü engelleyenler ülke ve insanına iyilik mi yapıyor?
Anadolu yollarında şehit cenazeleri taşınıyor…
Şehitler ölüyor, ateş düştüğü yeri yakıyor. Geride bıraktıkları per perişan oluyor. 
Çeyrek asırdır devam eden iç savaşı, dünyanın en güçlü ordularından biri olan ordumuz bir türlü kazanamıyor. Devletin adamları ise hala “Kana kan” istiyor.
***                                
İlginçtir ki halkın seçtiği hükümetler devletin adamları kadar güçlü ve cesur olamıyor.
Hükümetin yaptığı bir atamayı mesela yargı yok sayabiliyor.
Şaşılacak iştir, yargı öz görevini yapmıyor siyasi atamalarla ilgileniyor.
İsterdim ki; Mahkemede işi sonuçlanan adama kapıdan çıkarken bir anket sorusu sorulsa;
“Mahkemenin verdiği kararı adil buldunuz mu?”
Yargı bu anketi yapmadan kendisini aklayamaz.
***
Hükümetlerin yaptıklarına veya yapamadıklarına ancak ve ancak halk karar verebilir.
Halkı cahil saymak, onun yerine karar vermeye yeltenmek demokratik olmaz.
***                                           
Devletin adamları halkın kararına saygı duymuyor, dilediği gibi yapmak istiyor.
Çörçil “İdarelerin en az berbat olanı demokrasidir” demişti.
Bu o gün öyleydi bu gün de aynı. Keşke demokrasiden daha iyi bir yönetim biçimi icat edilmiş olsaydı.
Devlet adamlarının demokrasi dışına çıkarak halkın iradesini yok sayması hiçbir şekilde kabul edilemez. Halk, iradesine ipotek koymak her şeyi çığırından çıkarır.
***             
Dileğimiz o ki devletin adamları ülkenin dirliği ve birliğini korusun, kurumları adam gibi işletebilsin.
***                                  
Türkiye’nin en doğusunda ama birkaç yerinde öğretmenlik yaptım. O günkü öğrencilerimin bazıları şimdilerde elli yaşında olmalı. Muhtemelen hepsi dede olmuştur. Şimdinin o dedeleri benim çocuklarımdı, çocukları ve torunları da torunlarım olur. Kürt olduklarından dolayı bir sıkıntı bir sorun yaşarlarsa çok üzülürüm. Üzülmekle kalmam kahrolurum. Nedenim ise bu durumun bileşik kaplar misali her yanda hissedileceğidir.
Oralarda iken devletin adamları hem onlara hem de bana kötü davranmıştı. Duydum ki benden sonra daha da kötü davranmışlar. Köylerinden sürülerek büyük kentlere kovulmuşlar. Benzer şeyler her yanda olmuş. Akın akın büyük kentlere gönderilmiş ahali. Yani devletin adamları herkese kötü davranmıştı.
Bir bakıma benzer kaderi paylaşıyoruz.
Sonuçta hem Kürt hem de Türk halkı büyük kentlerde kıskaca alındı. Benliğinden, toprağından koparılıp varoşlarda hapsedildi.
***                    
Devletin adamları hem devlete hem de iç barışa direniyor. Kurumların sağlıklı çalışmasına mani oluyor.
***                              
 

 

 

Türk ve Kürt milliyetçileri ile devletin adamları anlaşılmaz bir vehim içinde.

 



Bu yazıyı Facebookta paylaş
< Önceki   Sonraki >
 
Yorum ekle
JComments