SON EKLENENLER
- Heron İddiaları
- Türk Yunan dostluğu sahaya indi
- Yeni Mübarek Kim Olacak?
- Krizin faturası yoksullara
- ‘Fethullahçılık tehlikesi’ ve hukuk...
- Rize’deki Felaketin Nedenleri
- Sabır Taşi
- Burası Viyana mı?
- Ayı ve Devler Arasında
- Yine bir çıkmaz sokak!
- Avcı: Bunu bekliyordum
- Hanefi Avcı Yazdı
- Sümela
- BJK kampından PKK kampına
- Eski Dosta Gözyaşılı Karşılama
ANKET
2010 Ziyaretçileri
![]() | Toplam: | 102136 |
| ... |
| İran ve Türkiye Üvey Kardeş Gibi | Array Yazdır Array |
| Yusuf Bulut tarafından yazıldı | |||
| Perşembe, 25 Haziran 2009 20:21 | |||
|
İran kültürü ile Türk kültürü asırlar boyunca iç içe oldu. Selçukludan Osmanlıya kadar uzanan Türk tarihi koridorlarında Acem dili ve Acem devlet adamları önemli bir yer tuttu. Özellikle İslamiyet döneminden yirminci yüzyıla kadar İran’ı yöneten hanedanlar çoğunlukla Türk soylu idi. 26 Ekim 1923 tarihinde Rıza Pehlevi, Kaçarlar hanedanına son vererek kendisini Şah ilan etti. Böylece Hanedan el değiştirerek Acemlere geçti. Öyle olunca da iki ülke arasında sınır güvenliği diye bir sorun oluştu. Güvenliği esas alan bu görüşmelerde sınırın, bazı yerlerde içeriden bazı yerlerde de dışarıdan geçirilmesi ön görülüyordu. 1932 yazında heyetler Tahranda toplandı. Türk heyeti Küçük Ağrı dağının Türk tarafında kalmasını talep ediyordu.
İran heyeti bunu kabul etmedi.
Durum Ankara’ya, Atatürk’e bildirildi.
Tahran’a çekilen telgraf ilginçtir.
“Heyetleriniz arasında oluşabilecek sorunlarda Rıza Şahı vekil olarak öneriyorum. O nasıl karar verirse ona göre hareket edilsin./ Mustafa Kemal Atatürk”
Tahrandaki Türk heyetinin başkanı, durumu Rıza Şah’a bildirdi.
Şah her iki heyeti yeniden dinledi ve kararını verdi.
“Bir küçük ağrı dağı için Mustafa Kemal’i üzmek istemem, verin gitsin” dedi adamlarına.
***
“2 Temmuz 1934” Rıza Şah Ankara’yı ziyaret etti. Mustafa Kemal konuğu için hiçbir eksiklik olsun istemedi. Dillere destan bir karşılama yapıldı.
***
1969 senesinde İran’ın Urumiye kentine gitmiş, orada Azeri bir çocukla karşılaşmıştım. Kırık Türkçesiyle şundan bundan söz ettikten sonra, Şah kimdir, diye sormuştum.
Çocuk ellerini gökyüzüne doğru kaldırıp;
“Şah, Çok büyük, çok ulu” demişti.
Hiç unutamadığım o çocuğun tanıtımından sonra, Şah 10 yıl daha tahtında kalabildi.
***
Şahın devrilmesinin üstünden 30 yıl geçti. Şimdi iktidara sahip olanlar 30 yıl öncesine göre daha insancıl değil.
Başkanlık seçimi, nedeniyle Tahran sokakları kana bulandı.
Şia yetersiz kaldı.
Kendisinden başka herkesi düşman olarak tanıtıyor.
Sokakta akan kanın sebebini “Dış güçler” ile açıklamaya çalışıyorlar.
Tıpkı 1970 ve 80’li yıllarda Türkiye’yi yönetenlerin yaptığı gibi…
***
“22.06.09” Radikal gazetesinin haberi; Esenyurt'ta fabrika önünde bildiri dağıtan iki işçi güvenlik görevlisinin ateş açmasıyla yaralandı, saldırıyı protesto etmek isteyenlere polis müdahale etti. Sonuç: Dört protestocu tutuklanırken işçilere ateş açan güvenlik görevlisi serbest bırakıldı.
Türkiye’nin sorunları İran’dan daha “az hafif” değil aslında.
***
Çok eskilere gitmeye gerek yok, nasıl ki 12 Eylül yönetimi insanları ülkeden kovdu, kovmakla kalmadı pek çoğunu vatandaşlıktan çıkardı.
İran da aynı şeyleri yapıyor.
Ülkeden kovduğu veya kaçmak zorunda kalan pek çok insan yıllardan beri ülkemize sığınıyor.
İran hükümeti Türk devlet adamlarını yönlendirerek, göçmen İranlıların daha da zor bir hayat yaşamalarını sağlandı.
Dahası İran gizli polisi, Ankara’da, İstanbul’da pek çok vatandaşını yakalayarak infaz etti.
Bütün bu katliamlara Türk adaleti seyirci kaldı.
İran ve Türkiye iki üvey kardeş gibi, biri birlerine çok benzeyen.
Türkler milliyetçilikleri ile öğünür, onlar Şiilikleriyle.
***
Adaletli olmayan devletler ne kadar güçlü olursa olsun yıkılmaktan, yok olmaktan kurtulamaz.
Nerede Osmanlı, nerede Sovyetler Birliği?
Onlar adaleti işletemeyen ne ilk ne de son devlet değillerdi.
Hakkaniyeti sağlayamadılar, tarihin çöplüğüne atıldılar.
Tarihin çöplüğüne atılan sadece devlet isimleridir. Ahali yeniden, fakat başka bir devlet adı ile yoluna devam eder.
Ne var ki yeni gelenler de eski uygulamalara devam eder.
Adalet hak hukuk adına küçük bir değişim yüzyıllar boyunca sağlanamaz.
Hali hazırda ne İran ne de Türkiye Toplumsal barışı sağlayacak kadar adaleti, hukuku işletemiyor.
Son seçimlerde İran halkı, ateşin içine düştü.
Türk halkı da çeyrek yüzyıldır ateşle imtihan oluyor. Bu ateş Urumiye’den Tebriz’e kadar etkili oluyordu.
Tahran sokaklarına düşen ateş de Erzurum, Trabzon ve Trabzon limanında da kendisini belli ediyor. Bu durum İstanbul’da yankı buluyor.
Yani Tahran sokaklarındaki ateşin kıvılcımları bir bakıma Türk halkının üzerine sıçrıyor.
Donan ticari ilişkiler her iki tarafı da etkiliyor.
Yoksulluk yeniden ama daha güçlü olarak ahalinin arasında yuvalanıyor.
***
İran dünyanın tek Şii devletidir.
O nedenle bundan büyük gurur duyarlar.
“Şii olmak demek dünyanın necip milleti olmak demektir.”
“Dünyanın en ileri teknolojilerine, silahlarına sahip olmaları kadar doğal bir şey olamaz.”
Kısaca ırkçı ve faşist ülke liderleri kendileri için neler istiyorsa, İranlılar da Şiilik adına aynı şeyleri talep ediyor.
Onlara göre halkın mutluluğu, adalet üzere yönetilmesi daha sonra düşünülmesi gereken şeylerdir.
Şimdiye kadar Türkiye’de iktidar olan hükümetlerin kaç tanesi halkın mutluluğu ve adaletin işlemesi üzerine gayret göstermiştir?
Şiilik ve Sünnilik dışında iki halk arasında hiçbir fark olmadığını görmeden; “Türkiye İran olmayacak!” diye slogan atanların ne demek istediğini anlamak mümkün olmuyor.
***
1970’li yılları hatırlıyorum, Kapıkule’den Gürpınar sınır kapısına doğru akan bir İran zenginliği gözleri kamaştırırdı.
On binlerce TIR Avrupa’dan İran’a mal taşırdı.
Aynı şekilde Trabzon Limanından Tahrana akan kamyonlar…
Avrupa; ürettiği otomobillerin önemli bir bölümünü İran’a satardı.
Edirne Doğubayazıt yolunda ilerleyen on binlerce yeni otomobil…
***
Zengin İran edebiyatı ürünlerini okurduk o yıllarda. Şehriyar Mendenipur, Hasan Abid, İbrahim Hasanbigi, Muhsin Mahmelbaf, Ali Hodayi, Ali Muezzini, Hüseyin Senapur, Mustafa Mestur, Kuruş Esedi, Yakub Yad Ali, Meryem Tahiri Mecd gibi yazarların eserleri idealist olmamıza önemli katkı sağlardı.
Aynı yıllarda Türk edebiyatının önde gelen yazarlarını da korkarak, birilerinden çekinerek okurduk.
Hem İranlı hem de Türk yazarların arada bir tutuklandıklarının işkence gördüklerinin haberleri yayılırdı da ondan.
Kendi adımıza korkardık, o nedenle ne okuduğumuz kitabın ne de gazetenin görülmesini istemezdik.
***
Tahran sokakları ateşler içinde.
Çeyrek yüzyıldır Türkiye de ateşler içinde.
|


