13.jpg

Ana Menü

  • ANA SAYFA
  • ÖZEL HABERLER
  • MAKALELER
  • ÖYKÜLER
  • ANILAR
  • ŞİİRLER
  • ÇEVRE ve İNSAN
  • İNSAN HAKLARI
  • HALK KÜLTÜRÜ
  • BÜYÜKLERE MASAL
  • KARİKATÜR
  • OKURLARDAN
  • BANA YAZIN
  • RADYO DİNLE
  • FOTOĞRAFLAR
  • FİKRET MALKOÇ
  • ULUSAL BASINDAN
  • VİDEO İZLE
  • GAZETELER
  • YAZI ARŞİVİ
  • MİSAFİR DEFTERİ
  • KÜNYE

SON EKLENENLER

  • Heron İddiaları
  • Türk Yunan dostluğu sahaya indi
  • Yeni Mübarek Kim Olacak?
  • Krizin faturası yoksullara
  • ‘Fethullahçılık tehlikesi’ ve hukuk...
  • Rize’deki Felaketin Nedenleri
  • Sabır Taşi
  • Burası Viyana mı?
  • Ayı ve Devler Arasında
  • Yine bir çıkmaz sokak!
  • Avcı: Bunu bekliyordum
  • Hanefi Avcı Yazdı
  • Sümela
  • BJK kampından PKK kampına
  • Eski Dosta Gözyaşılı Karşılama

Son yorumlar

  • Hükümet Demokrasiye Direniyor mu?
  • Yaşamak Güzel, Yaşatmak Daha Güzel‏
  • Sekiz Ayda Yüzbin Ziyaret
  • Trabzonlu Bir Türk Olmanın Keyfini Yaşamak
  • Ne Kadar Demokrasi İkram Edersiniz?

ANKET

Anayasa Refendumu için
 
...

Doğum Sancıları Array Yazdır Array
Makaleler
Yusuf Bulut tarafından yazıldı   
Cuma, 01 Ocak 2010 20:38

 Hayat; doğum ve ölüm arasında geçen zaman dilimidir. 

Doğum ve ölüm hayatın, daha doğrusu canlıların gerçeğidir.

Toprağa düşen bir tohumun yeşermesi ile bir sürüngenin ya da bir insanın doğum sancıları arasında benzerlikler vardır.  

Sonu ölümdür ve ölümle sergilenen dramatik durum da benzerdir.

Ve yaşam hep böyle, doğum ile ölüm arasına sıkışır, akar gider…

Doğum başlangıç ölüm ise sonuçtur.

Anlatmak istediğim doğum sancısı, canlıların olduğu gibi toplumların kaderidir.

Fransız veya Bolşevik ihtilali de milyonlarca insanı ilgilendiren travmatolojik bir doğumdu.

Türkiye Cumhuriyetine kadar uzanacak olan yolu ile Kurtuluş Savaşı da bir doğumdu.

Hayatın her alanı doğum ile ölüm arasında bir seyir arz ederken toplumların kaderi de aynı izi sürer gider.

Bu iz üzerinde toplumun yararına olduğu düşünülen devrimler, bilgili bir kadro ile başarılabilir. Unutulmamalı ki onlara karşı olanların mücadelesi de hiç bitmez, tükenmez.

Türk Kurtuluş Savaşı ardından yapılan devrimler de bir kadronun eseriydi.
Koca memlekette o işten yani devrimlerden anlayabilen, toplumsal yapılanmayı yeniden ama mükemmel bir şekilde kurmak isteyen insanların sayısı bir elin parmakları kadar değildi.

Kurulan yeni devlet, her canlı gibi ya da her makine gibi zaman içinde aşındı ve yoruldu. Bunun pek çok nedeni vardır.

Yeni bir devletin kapitalizm ve oligarşinin pençesinden kurtulması çok da mümkün değildir. Toplumda gelişen menfaat gurupları, üçkâğıtçı bir düzen oluşturur ve halkı sömürünün tuzağına düşürür. 

Artık menfaat gurupları köşe başlarını tutmuştur ve onların “milli” “Demokratik” dediği her şey milli ve demokratik olur.

O şekilde bir düzen oluştururlar ki yanlış bile olsa doğrusunun öyle olduğu sanılır.

Gerçi zaman değişmiştir, ülkenin kuruluşu sırasında olduğu gibi halk, ümmet değildir artık. Binlerce bilim adamı, sistemin adam gibi işleyişini ve standartlarını bilen pek çok insan yetişmiştir.

Biz o yetişen insanlara “aydın” diyoruz.

21. yüzyıla girmeden biraz önce bilgi çağına girmiştik.

Şimdilerde “Bilgi” denen şey, konusu ne olursa olsun alınıp satılır bir ürün halindedir. İnternet ortamı, piyasadaki milyonlarca kitap ve günlük basın araçları düzenli olarak insanoğluna bilgi sergilemektedir.

Bilginin pazara düşmesi ve bu kadar ucuzlaması ülkedeki aydın sayısını ve kalitesini “mantık olarak” daha da artırması gerekirdi.

Nedendir bilinmez öyle olamadı.    

Günümüzde, ülke sorunları konusunda fikir beyan eden insanların sayısı yüz kişiyi geçmiyor. Televizyonlardaki açık oturumlarda konuşabilen insanlar evimizin bir bireyi oldu artık.

Her akşam aynı kişilerin muhabbetini izler olduk.

Hayati sorunlar konusunda fikir beyan edebilecek ama kendisini de aydın olarak toplumun onayladığı çok da fazla insanımızın olmadığı anlaşılıyor.

* * *

Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında o kadar çetin uygulamalar yapılmış ki inanılır gibi değil. Toplumun aydın insanları kılıçtan geçirildi.

Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinde on binlerce aydınımız yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştı.

Rahmetli Cem Karaca da Almanya’ya kaçmak zorunda olanlardandı. Ve toprağı bol olsun, annesi Toto Karaca defalarca Evren Paşaya müracaat edecek ve oğlunun ülkeye geri dönebilmesi için ayaklarına kapanacaktı.

Aydınlar adına onur kırıcı, utanç verici günlerdi.

Ve şimdi aydın insan ararken çekilen zorluk oralardan kaynaklanıyor.

* * *

Muhtemelen Sovyet Rusya korkusundan, Türkiye’de hiçbir dönemde sol ideolojiye izin verilmedi.

Özellikle günümüzün CHP’si hem Cumhuriyeti kuran hem de solcu olduğunu iddia ediyor. Mesela Celal Bayarın, Adnan Menderesin CHP’den ayrılan insanlar olduğunu idrak edemiyorlar.

Halkın gözünün içine bakarak yalan söylemek, Türk siyasal hayatının ne denli çıkmazlar ile boğuştuğunun da belgesidir. 

Sözün özü; memlekette tek bir ideoloji geçerli olduğu için sistem tıkanmaya başladı. Alternatif görüş bulmak veya sergilemek mümkün olamıyor.

İçine kapanık dünyadan soyutlanmış bir geçmişi olan ülkemiz aydınları, şimdilerde anlaşılmaz bir şaşkınlık içinde. Pek çoğu milliyetçi bir yaklaşım ile sorunların çözülebileceği kanaatindedir.

Oysa artık dünya o kadar küçülmüştür ki milli olmadığı halde, Avustralya sahiline çıkıp intihar eden balinalar, kuzey kutbunda eriyen buzullar da hem bizim hem de dünya milletlerinin sorunudur.  

Milliyetçi yaklaşımın ürettiği korku ve dehşet, memleketin geleceğini de ipotek altına sokuyor.

Vurmaktan kırmaktan savaştan söz ediyorlar. “Barış” sözcüğünü bilmezler. Onlara göre ya vatan hainisiniz ya da onlardansınız. Başka seçenekleri yoktur.

Her an birileri gelecek ve yerimizi yurdumuzu elimizden alacak endişesi, sağlıklı düşünme melekelerine engel oluyor.         

İşte, şimdilerde çekilmekte olan doğum sancıları bütün bu olumsuzlukların gölgesinde cereyan etmektedir.

O kadar ki doğumu gerçekleştirecek olanlar bile sonuçtan emin olmadıkları izlenimini veriyor.

Bütün bu sancılı ortam, macera adamları için bulunmaz bir zemindir.

Türkiye’nin kuruluş yılları ardından sonra, işler biraz olsun rayına girmişti. Bu da bürokrat ve siyaset adamlarının işi gevşetmesine neden oldu.  

“Birimiz hepiz, hepimiz birimiz için” sloganı değerini kaybetmeye başladı.

* * *

5 Nisan1946’da Amerika'nın ünlü savaş gemisi Missuori Haydarpaşa Limanına demirledi. Başkan Truman’ın özel temsilcisi Weddell de o gemideydi. Doğruca Dolmabahçe Sarayında bekleyen İsmet İnönü’nün yanına vardı.

O gün orada ne konuşulduğu ve konuşulanların Türk milleti yaşamına ne tür etkiler yaptığını hiçbir zaman öğrenemedik, tartışamadık.  

Rahmetli Bülent Ecevit anılarında önemli bir konuya işaret ederek; “Amerika 1975 yılına kadar Türk gizli istihbarat örgütü elemanlarının maaşlarını ödüyordu” der.  

Maaşını Amerika’dan alan adam, onun istemi dışında bir şey yapabilir miydi?

Ne var ki gençlerimizin önemli bir çoğunluğu bunu bilmiyordu.

Karaköy rıhtımından İstanbul’a ayak basan ABD 6. filo askerlerini denize atmaya çalışanlar, diğer arkadaşları tarafından “Komünist” olmakla suçlanıyordu.

Bütün bu ve benzeri şeyleri bir ipe dizdiğimiz zaman ne korkunç badirelerden geçtiğimizin ancak farkında olabiliyoruz.

Ve şimdi çekilen doğum sancılarının izalesi için Türk aydınları aranıyor.

Gereği kadar aydın bulunamaz ve aydınlar gerektiği şekilde olaylara yön veremez, ışık tutamazsa ortalığın yeniden macera adamlarına kalacağına dair kuşku yoktur.

Sözünü ettiğim macera adamları her alanda her ortamda bulunabilir ve durumdan vazife çıkarabilir.

Bir bakarsınız askerin içindedir, politikadadır kısaca işinin başındadır.

Yaptığı her çirkinliği milliyetçi muhafazakâr kılıflarla gizlemekte üstüne yoktur.

İşte bu yüzden aydınlara sesleniyor ve diyorum ki; doğum sancılarının ayan beyan belli olduğu bu dönemde siz de bir ucundan tutarak acıların dindirilmesine katkıda bulununuz.

Ortalık macera adamlarına kalmasın.

Lütfen…

 

 



Bu yazıyı Facebookta paylaş
< Önceki   Sonraki >
 

Yorumlar 

 
0 #1 Yusuf Bulut 2010-01-03 18:34
img63.imageshack.us/img63/8505/dogumsancisi.png
Alıntı
 
Yorum listesini yenile
Yorum ekle
JComments