46.jpg

Ana Menü

  • ANA SAYFA
  • ÖZEL HABERLER
  • MAKALELER
  • ÖYKÜLER
  • ANILAR
  • ŞİİRLER
  • ÇEVRE ve İNSAN
  • İNSAN HAKLARI
  • HALK KÜLTÜRÜ
  • MASALLAR
  • KARİKATÜR
  • OKURLARDAN
  • WEB SİTELER
  • BANA YAZIN
  • FOTOĞRAF
  • RADYO DİNLE
  • FİKRET MALKOÇ
  • ULUSAL BASINDAN
  • VİDEO İZLE
  • GAZETELER
  • YAZI ARŞİVİ
  • MİSAFİR DEFTERİ
  • KÜNYE

SON EKLENENLER

  • ABD’den İsrail’e Kınama
  • Nijerya'da Dinler savaşı
  • Bursa / Diyarbakır Maçına Ayna
  • ViraTrabzon
  • İzlanda borçları için sandık başında
  • Türkiye soykırımı zorla kabul etmez
  • Yunanistan İflasta
  • Küba
  • Maaş Meselesi
  • Adaletime Dokunma
  • Yalçınkaya AKP’nin Peşinde
  • Sümela'ya Sınırlı İzin
  • Para din adamını da bozdu!
  • Silinmeden İzleyin
  • Son Darbeci

Son yorumlar

  • Kafes
  • İzlanda borçları için sandık başında
  • Bizim Köyün Kadınları
  • Toplumsal Korkular ve Sonrası
  • Meva

ANKET

Size Göre, Ülkemizin Siyasal Güçleri Bir "Son Hesaplaşma" İçinde mi?
 
Görenler Göremeyenler Array Yazdır Array  e-Posta
Yusuf Bulut tarafından yazıldı   

 
Demokrasinin ne olup ne olmadığı konusunda bilmeyenler için mesele yok.

Ne var ki onu bilen, tanıyan ve erdemine inananlar demokrasi üzere yaşamak için gönülden istek duyarlar.

Bu arzuyu duyanlar diğerleri tarafından genellikle şaşkınlık ve hayret içinde izlenir. Yaptıkları, söyledikleri şaşkınlık yaratır, bazı durumlarda ise istekleri aşırı bulunur ve saldırılar başlar.

* * *   

“Körlerin köyü” adlı ünlü bir masal vardır. O köyde yaşayan herkes kör ama mutlu bir yaşam sürdürüyormuş. İlginçtir, kör olduklarının farkında bile değillermiş.

Gel zaman git zaman gözü gören bir adamın yolu düşmüş oraya. Köyün hali dikkatini çekmiş ve gözü olan bir tek kişiye rastlamamış. Bu fırsatı değerlendirmek geçmiş içinden.
“Ben bu köye yerleşsem ve gördüğümü de hiç kimseye söylemesem besbelli ki bunlardan üstün olacağım. Öyle olunca da keyfime göre yaşar giderim.”

Sormuş soruşturmuş köyün muhtarına ulaşmış. Kimsesiz olduğunu o nedenle eğer uygun bulurlarsa bu köyde yaşamak istediğini üstelik kendilerine hizmet etmekten geri durmayacağını da eklemiş.

Muhtar, “Yazık adama” diye geçirmiş içinden. “O da bizim aramızda geçinip gitsin” diye düşünmüş ve “Olur” demiş.

Gözü olan ve gören bir adam, göz kavramını hiç tanımayan bilmeyen insanların arasında yaşamaya başlamış.  

Köylüler, gözleri olan adamın üstünlüklerini kısa zamanda fark etmeye başlamış. Uzakta olan şeyler hakkında haberdar olabiliyor, hayvanların ve doğada olan pek çok şeyin rengini bile bilebiliyormuş. O kadar ileri gider olmuş ki bir falcı gibi pek çok şeyi tahmin edebiliyormuş.

Köyün ileri gelenleri bu durumu değerlendirmek için toplanmış. Bu yeni gelen adam nasıl oluyor da pek çok şey biliyor, bunu konuşmaya karar vermişler.

Konuşma sonrasında köyün güvenlik görevlilerine emir vermişler ve o adamı toplantı yerine getirtmişler.
Çapraz sorgulama başlamış.

Gözü gören adamı öyle sıkıştırmışlar ki adam daha dayanamamış, doğruyu söylemek zorunda kalmış.

“Ben sizden farklıyım” demiş. “Benim gözlerim var görüyorum, her şeyi anında izliyorum. Siz göremiyorsunuz, sadece dokunarak o şeyin ne olduğunu anlayabiliyorsunuz.”

“Görmek ne demek?” diye sormuş Muhtar.

“Görmek demek, alnımın alt kısmında ve burnumun her iki yanında birer çukur var. O çukurlarda görme işini yapan misket gibi iki yuvarlak var. Onları ne tarafa döndürürsem ve o anda oralarda neler oluyorsa anında izleyebiliyorum.”

“Ne kadar uzağı izleyebiliyorsun?” diye sormuş muhtar.

“Önümde engel yoksa epey uzağı görebilirim.”

Aslında uzaklık kavramını da bilmeyen körler bu ifadeler karşısında şaşkına dönmüşler.

“O zaman bu kadar üstün özelliği olan gözlerini, biz de bir kontrol edelim göz ne demekmiş bir anlayalım bakalım” demişler.

Güvenlik elemanlarının kolları arasına sıkışan adamın gözlerini sıra ile ellemeye başlamışlar. Bazıları hem elliyor hem de yuvarlaklığını algılamak için göz çukuruna parmağı ile çöktürüyordu.

Artık acılar içinde kıvranmaya başlamıştı gözleri gören adam. Ne var ki, son adam göz kontrolünü yaptığı zaman artık o gözler hiçbir işe yaramaz hale gelmiş ve görme özellikleri temelli kaybolmuştu. Gören adamın yüzü kan revan içindeydi.

* * *        

20. yüzyıl pek çok milletin hayatında derin izler bırakarak gelip geçti. Osmanlı İmparatorluğu yerle bir edilirken, Ruslar Harşit deresine, Yunanlılar da Ankara’ya otuz kilometre mesafedeki Sakarya ırmağına dayanmıştı.  Fransızlar güney ve güneydoğuyu, İtalyanlar Akdeniz’i, İngilizler de İstanbul’u teslim almıştı.

Bu durum Türk milletini derinden yaraladı.

Yaralamak ne demek yüreklerini dağladı.

O güne kadar yıkılan Türk devletleri yine Türkler tarafından yıkılır, yenisi de Türkler tarafından kurulurdu. Bu kez durum farklıydı ve bu yabancı saldırısı ile Türk nesli tarih sahnesinden silinmeye çalışılıyordu.

* * *

Tehlike atlatıldı, Yabancılar kovuldu ve 17. Türk devleti (Türkiye) kuruldu.

İlginç olan kısmı, aradan bunca yıl, neredeyse asır geçti, çağlar değişti ama aydınlarımızın pek çoğu halen o günlerin ruh hali içinde yaşıyor.

20. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşanan bölünme/parçalanma sarmalından bir türlü kurtulamıyorlar. Ha geldiler ha gelecekler…

O nedenle olmalı ki, demokratik haklar, hak hukuk onlar için hiçbir anlam ifade etmiyor.

Bölünme ve parçalanma endişesi bir fobiye dönüştü, yüreklerden bir türlü silinemiyor.

Başkalarından korktuğu için despotizmi savunan demokratikleşme ve insanca yaşamanın gereklerini askıya almayı dahi savunan aydınlarımızı izliyoruz. Ana mesele ve başat soru; “Ya yine bölünürsek” sözcüklerinde…  

Korku ile beraber yaşamayı savunan aydınlarımız var. 

20. yüzyılın ilk çeyreğindeki korkuları atamadığı ve manevi olarak o günlere çakılı kaldığı için herkesi Türk düşmanı gören o aydınlarımızın çıkmazları ile boğuşuyoruz artık.

Oysa yedi düvel ile kavgaya girmiş ve kesin olarak kazanmıştık.

Gereksiz korkular yüzünden edinilen kazanımların tadını bile çıkaramadık.

Şaşılası iştir; milli güvenliğimizi Nato’ya, ABD’ye ihale etmekte de bir sakınca görmeyen, olması gereken bir işlem gibi savunanlar, demokrasiyi pekiştirmek gereği duymuyor.

Nato içinde olmasına rağmen Yunanistan’ı, Harşit deresine kadar geldi diye Rusya’yı, Hatay sorunu yaşandı diye Suriye’yi düşman olarak göstermeye devam ediyorlar.

Birkaç milyonluk nüfusu ile Ermenistan, Suriye ve Yunanistan’ı düşman olarak tanıtmaya çalışmak dünya kamuoyunda pek komik kaçıyor doğrusu.

Türkiye’nin büyüklüğü ile orantılı olarak ne iç ne de dış politikalar uygulanamadı.

Büyüklüğümüzü kafasında canlandıramayan bazı aydınlarımız 2,5 milyonluk Ermenistan’ı öcü/düşman olarak gösterebiliyor ve halk da buna inandırılıyor.

Böyle olunca da sanal düşmanlar yaratmaya devam ediliyor.

* * *                  

Ve körler köyünde yaşayan gözü gören insan, gözlerinin oyulacağı endişesi ile sesini çıkaramıyor. Körler ne derse onaylamak zorunda kalıyor.

* * *          

2010 yılına girdik, ikinci haftanın içindeyiz.

Bu yazıyı Trabzon’da Maçka’nın Yazlık köyünde yazıyorum.

Bugün bazı entelektüel köylülerimle konuştum.

Telefonlarının dinlendiği endişesi ile korku içinde yaşıyorlar.

Kim bu telefon dinleyen kişiler?

Daha da önemli bulduğum soru şu;

2010 yılında Stalin yöntemlerini uygulayan bu devlet adamları kim?

Körler köyündeki bu gözü açık adamlar kim?

* * *

Devletin adamları bu son sorularıma, yüzünü halka dönerek yanıt vermelidir.

Endişe ve korku içinde yaşamak Türk halkının kaderine eklenmemelidir.

 

 

< Önceki   Sonraki >
 

Yorumlar 

 
0 #1 Yusuf Bulut 2010-01-18 16:52
img101.imageshack.us/img101/4868/gorenler.png
Alıntı
 
Yorum listesini yenile
Yorum ekle
JComments