____________________

Makale Görünüm Sayısı
126722

Kemençenin Sesi

Vahit Tursun1992 yılının ilkbaharında. Atina’daydım. Nüfusunun önemli bir kısmını Karadeniz kökenlilerin oluşturduğu bir semt olan Kalithea’dan yaklaşık 40 km uzaklıkta bulunan ve kuzeydoğusuna düşen Nea Makri semtinde kalıyordum. Sahilde ve gelişmekte olan bir yerdi. İş arıyordum. Makri, bizim Muğla/Fethiye’nin eski adı. Mübadele sonucunda Fethiye’den tehcir edilenler buraya yerleştirilmiş.

Burası eskiden sazlık ve sivrisinek yatağıymış. Buna rağmen, yerleşmek zorunda kaldıkları bu yere “Yeni Makri” anlamına gelen “Nea Makri” ismini koymuşlar. Yani burası, Fethiyeli Rumların “Yeni Fethiye”si olmuş.
Nea Makri’de ilk günüm, eşyalarımı yerleştirmekle geçti. Ertesi gün iş arayacaktım. Ancak  oralarda hiç kimseyi tanımıyordum.

Rastgele bir iş arayacak, yeni bir çevre edinmeye çalışacaktım. Evi düzenleme işi bittikten sonra, koltuğuma geçip oturmuş, ertesi gün nasıl iş aramaya başlayacağımı düşünmeye koyuldum. Tam o sırada, telefon sehpasının altında bir lokal telefon rehberi ilişti gözüme. Elime aldım karıştırmaya başladım. “İş bulmada bana yardımcı olabilecek Karadeniz kökenli birilerini bulabilirim” diye hesap ettim. Çünkü Karadeniz kökenliler, Yunanistan’ın her yerine dağılmıştı. Her kentte ve her semtte bulunabilmeleri mümkündü. Karadeniz kökenlilerin ezici çoğunluğunun soyadı, ‘-idis’ sonekiyle biter. Bu nedenle kendilerini belli ederler.

Bir hemşeri buldum.
Tasos MuratidisRehberi karıştırırken, inşaat taşeronu olduğu not edilmiş ‘Tasos Muratidis’ adında birine rastladım. İçimden; “Bu adam Karadeniz kökenli olmalı. Üstelik adam inşaatçı, bana yardımcı olabilir.” diye düşündüm ve aradım. Telefonun ucunda gür sesli bir adam; “Buyurun” dedi. Karadenizli olduğumu, Nea Makri’ye yeni geldiğimi söyleyerek, iş bulma konusunda bana yardımcı olup olamayacağını sordum. Soruma cevap vermeden; “Telefonumu kimden aldın ve Karadeniz kökenli olduğumu nereden öğrendin” diye sordu. “Telefonunuzu rehberden buldum. Karadeniz kökenli olduğunuzu da soyadınızdan anladım” deyince; “Açıkgöz birine benziyorsun. Yarın sabah buluşalım” deyip bir kahvehanenin adresini verdi. Çok sevindim. O kadar ki sevincimden o gece yarım yamalak uyuyabildim.
Ertesi gün erkenden kalktım, sözleştiğimiz kahvehaneye gittim. Kahveciye Tasos Muratidis’i sordum. O da bana onun oturduğu masayı işaret etti. Tasos 55-60 yaşlarında, oldukça dinç bir adama benziyordu. Tek başına oturuyor, beni bekliyordu. Yanına gittim, ayağa kalktı merhabalaştık. “Buralara hoş geldin” dedi, “Hoş bulduk” dedim. Sonra kahveciye dönerek; “Bak delikanlı ne içer” diye seslendi. Yerlerimize oturduk. Kısa bir tanışma faslından sonra sohbete daldık.

Bir köy evi bile edinemediler:

Tasos ile aramızda geçen sohbet, ailesinin Karadeniz’den nasıl sürüldüğü ve buralara nasıl geldikleri üzerineydi. Ailesi önce Karadeniz’den Kars’a göçmek zorunda kalmış, sonra oradan mübadeleye tabi tutulmuş. Yunanistan’a gelmişler, ve eski bir Türk evine yerleştirilmişler. Ancak onlar, uzun zaman Karadeniz’deki köylerine benzer bir yer aramış ama bulamamışlar. Bu nedenle oradan oraya göçmüş, yollar üzerinde sürünmüşler. Kendilerine bir köy evi dahi edinememişler.

Tasos Yunanistan’da doğmuş büyümüş. Sonra gencecik yaşında,  Almanya’ya işçi olarak gitmiş. Geçmişini anlatırken, babası için şunları söylüyor; “Babam Türkçe konuşabiliyordu. Bu nedenle, Türkiye’ye gitmeyi ve orada doğup büyüdüğü köyünü ziyaret etmeyi çok istiyordu. Fakat o zamanlar, henüz ortam uygun değildi. Almanya’dan izine her geldiğimde, özlemini hafifletir düşüncesiyle, kendisine orada yayınlanan Türkçe plaklardan getirirdim. Dinlerken ağlardı. Bazen getirdiğime de pişman olurdum.”.

Kemençenin sesi
Tasos, ailesinin geçmişini anlattıktan sonra, biraz durakladı. Sonra Almanya’dan kalan bir anısını anlatmak için; “Ey gidi Vahit… dün gece bana telefon açtığında, bir arkadaşımı hatırladım. Gözlerim doldu. Adı Mustafa’ydı ve sanırım sizin oralardandı. Almanya’da yıllarca beraberdik. Sonra ben döndüm. Bir daha da görüşemedik.” diyerek başladı. Gözleri yine dolmuştu ama kafasını öne eğerek fark ettirmemeye çalışıyordu.

Sonra Mustafa ile ilk tanışmasını anlatmaya koyuldu. “Altmışlı yıllardı, Almanya’da çalışıyorduk. Mustafa da bizim firmanın yakınında iş yapan başka bir firmada işçiydi. Bizim firmada epey Karadeniz kökenli çalışıyordu. Aramızda bir kemençecimiz de vardı. Ara sıra bir araya gelir, kemençe eşliğinde eğlenirdik. Mustafa’nın çalıştığı firmada hemşerisi yoktu. Yalnızdı. Bir gün, bizimkilerle yine bir araya geldik ve Mustafa’nın çalıştığı firmanın yakınında bulunan işçi koğuşunun avlusunda eğlenmeye başladık. Uzun zamandır yalnızlık çeken Mustafa, kemençenin sesini duyunca çılgına döndü. İşi gücü bırakıp kemençenin sesi üzerine koşmaya başladı. O zamanlar Almanya’da işçiler bugünkü gibi serbest değillerdi. Çalıştığımız firmaların etrafı tel örgülerle çevriliydi. Her isteyen istediği firmaya izin almadan girip çıkamazdı. Kemençenin sesi üzerine koşan Mustafa, bir süre sonra kemençe sesinin bizim işçi barakasından geldiğini anladı, firmasından izin isteyip dışarı çıktı ve bizim tel örgüye kadar geldi. Girişin nerede olduğunu bilmiyordu. Deliler gibi tel örgüye tutunarak, sallamaya ve bir yandan da bağırmaya başladı. Onu fark edenlere de, el işaretleriyle içeriye girmek istediğini anlatmaya çalıştı. Sonra tarif üzerine girişi buldu ve geldi. İçeri girmek için izin istedi. Gerekli izni aldıktan sonra, tekrar kemençenin sesi üzerine koşmaya başladı. Şantiye alanı koca bir yerdi. Eğer kemençe susarsa, bizi bulamayacağını düşünüyordu. Bu nedenle, deliler gibi acele ediyordu. Kan ter içinde kalan Mustafa, nihayet bizi bulabildi. Geldiğinde, kemençecimiz de parçasını bitirmek üzereydi. Bitirir bitirmez, daha nereli olduğunu sormadan, tanışmak için tek söz etmeden, kemençeciye sarıldı. Kemençeci, tanımadığı bu adamın ilgisi karşısında şok oldu. Kendisine Yunanca; ‘Hemşerim seni tanıyamadım. Kimsin?’ deyince, Mustafa da bir an duraksadı. Sonra Türkçe bir şeyler söyledi. Anlayamadık tabi. Mustafa bu defa Rumca konuşmaya başladı. “Nerelisiniz?” diye sordu. “Yunanlı…” dedik. Mustafa da şok oldu. Sonra Karadeniz Rumcasını kullanarak, birbirimizi tanımaya başladık. Zaten üç beş kelime dışında Almanca da bilmiyorduk. İşte Mustafa ile böyle tanıştık ve uzun yıllar arkadaşlık ettik”.

Tasos hikâyesini bitirmişti. Kemençenin sesine ulaşmada, Mustafa’nın yaşadığı süreci, kendisi anlatmıştı ona. Sonra içinden bir ah çekerek; “Ey gidi Vahit… Mustafa belki de memleketine, köyüne geri dönmüştür. Ben ise hâlâ buralarda, bu yabancı yerlerde gurbetteyim. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi dahi bilmiyoruz. Buralarda kaybolup gidiyoruz işte...” diye sızlandı. Sonra birden ayağa kalktı. “Haydi, işe çıkıyoruz.” diyerek, nostalji ve hüzün dolu sohbetimize son verdi.

Zaman hızla gelip geçti, artık ona “Amca” demeye başlamıştım. Yıllar sonra vefat etti. Onu “Yabancı yer” dediği yere defnettik.
_____________

Son yorumlar