“Tarihin mantığı vardır. Hangi açıdan değerlendirilirse değerlendirilsin, tarih konuşur. Hangi açıdan alırsak alalım, 0nun dilini anlamakta erdemlik ve doğruluk esastır. Her milletin tarihi, biraz da bazı şahsiyetlerin geçit resmidir. Tarihi şahsiyetler; bu geçit resmine katılmak için kimseden izin almaz. Tarihi şahsiyet, sorumluluk taşır ama dikta kabul etmez. Kendisi dikte eder. Tarihin mantığı budur.“
Bu sözler büyük usta Şevket Süreyya Aydemir’e aittir. Bu yazımda, yaklaşık elli sene once yazdığı “Menderes’in Dramı” adlı eserinden sıkça alıntılar yapacağım. Ola ki bazı karanlık noktalara bir ışık tutulur.
Eğer siyaseti, halk içindeki çelişmelerin, halk yararına düzenlenmesi sanatı olarak alırsak, o zaman siyaset, soy ve kutsal bir mana taşır… Ama ne var ki, idealistten demagoga kadar her tür insanın at oynatabildiği meydan gene bu siyaset meydanıdır.
Olgun siyasetçi, baş döndürücü başarıların ardında, yarının getirebileceği gelişmeleri, önceden hesap edebilen adamdır. Soğukkanlı ama olgun…
Yıpranma ve bıkkınlık, çok partili demokratik rejimlerde, sosyal psikoloji bakımından, normal bir haldir. Ve böyle rejimlerde hiçbir iktidar partisi, uzun iktidar alışkanlığına kendini kaptırmamalıdır. Bu gibi rejimlerde iktidar, hak değil emanettir.
Bir iktidar partisi şunları mutlaka başarabilmelidir. Çünkü iktidardan gittikten sonra en çok kendilerinin ihtiyacı olacaktır. Anayasa teminatı / Adalet teminatı / Basın hürriyeti / Dini siyasete alet etmemek / Antidemokratik kanunları kaldırmak / Parlamentoda, iktidar ve muhalefet ilişkilerini akılcı bir düzene oturtmak.
Cumhuriyetten sonra ilk kez, Atatürk 1927 yılında, İstanbul’a gemi ile girdi. o kadar geç gittiği için bazıları İstanbul’a küskün olduğunu sanıyordu. Sahillerdeki kalabalık ve denizdeki diğer araçlar onu selamlamakta yarış ediyordu. Kısaca her yer insan kaynıyor ona el sallıyordu. Onu çevreleyen, saran kalabalıklar için, Hamdullah Suphi’ye;
“Bu gördüğün kalabalık, gün gelir, insanı linç etmek için de böyle toplanabilir; onun sevgisine de, nefretine de fazla güvenilmez…” demişti.
Çünkü Mustafa Kemal, insanı ve kalabalıkları daha iyi ve daha yakından tanırdı. Onun için Mustafa Kemal, kalabalıklara teslim olan birisi değildi. Ama onlara kumanda eden adamdı.
Devamla şöyle dedi Hamdullah Suphi’ye;
“Vahidettin de geri dönseydi, aynı şekilde alkışlayacaklardı.”
Devlet adamı; sokağın ve toplumun dilini iyi algılamalı, alkışlara yaslanmak gibi bir mantığa hizmet etmenin tehlikesini kavrayabilmelidir.
İktidar ile muhalefet uyum içinde çalışabilmeli her iki tarafın da bunda çıkarı vardır. Rüzgâr ekenler mutlaka bir gün fırtına biçeceklerdir. Bunun bir başka örneği görülmemiştir.
“Lider başka, Serdengeçti gene başkadır. Çok partili parlamento çatıları altında partiler kürsülere, serdengeçtiler değil, liderler ve parlamento sözcüleri çıkarmak zorundadır.”
Her iki taraf da o ülkenin insanıdır. Fakat biri birlerini ‘memleketi ateşe verecek’ olarak tanıtmalarının tehlikesi tahmin bile edilemez.
“Suçluların telaşı içindesiniz…”
“Sizi ben bile kurtaramam…” gibi sataşmalar memleketin hayrına olmaz.
İktidarın zirve noktası, aslında inişinin de başlangıcı değil midir?
Bu iniş biz onu fark edemeden başlar. Önce kendimizi oyalar gibi oluruz. Ama temelde ve yapıda yıpratıcı unsurlar, biz onları görmesek de hükümlerini yürütür. Ve o zaman kadar kurulan bina birden bire çökebilir…
“Dış emniyet başka, yabancı denetim gene başkadır. Dış emniyet; bağımsızlığı garantilere bağlamaktır. Yabancı denetimi ise, bağımsızlığın üzerinde, başkalarını söz ve karar sahibi kılmaktır.”
“Devlet mekanizması bir bütündür. Eğer çarkların birinde aksaklık varsa, bütün çarklar bundan etkilenir. Hele çağımızdaki ekonomik şartlar bir sistemdir ki, bütün çarklar bu sistemin temposuna göre işler veya aksar…”
Vaktiyle bir İngiliz parlamenter basın ile olan ilişkiler konusunda şöyle demiş;
“Bizde ve Amerika’da basın ve yayınlar, insanları kümes hayvanları seviyesine indiriyor…”
Bu sözler günümüzde daha da çok anlam kazanıyor. Sanki herkes kendi ‘evine’ kümesine hapsedilmiş; televizyon denen kutuya mahkum edilmiş. O kutu ne kadar izin verirse o kadar fikir yürütebiliyor insan. Doğaldır ki kutu içinde konuşulanlar yahut gazetelerde yazılabilenler mümkün mertebe iktidarın izin verdiği kadardır.
“Antitezleri değerlendirebilmek, toplumun yönetiminde rol alan her insanın, en önemli zekâ ve teşhis gücüdür. Antitezler iyi değerlendirilemedi mi, artık iktidar sahibi dikte edemez. İşte o zaman kaderin dili konuşmaya başlar...”
_________________
