Yolda para bulsan ne yaparsın?

Kültür Sanatta Bu Hafta

Hasan Güleryüz

AYANA

Ayana, yaylaların prensesiydi. Mart’ın kazma, kürek yaktırdığı günlerde yaylalara çıkardı. Yaylanın çimeninde oturur dağların tepelerine bakar, bulutların hareketlerini izlerdi. Buluttaki yağmur zerreciklerinin çok uzak ülkelerden geldiğini bilirdi. Bulutlarda yazılı olan gizli mektupları okuduğu söylenirdi.

“Ben bulutları çok severim. Onlar, altı yaşındaki çocuklar gibi her zaman farklı resimler çizerler. Ben aynı bulutu aynı yerde, hiç görmedim. Sanırım ki, bulutları gökyüzüne çocuklar çiziyor. Ben onları okumak için, çocukları anlamaya çalışırım. Korkusuz bulut resmi çizen çocuklar, özgür çocuklardır.”

Küçük çocukların bulut resmi çizdiği ve çizdiği bulutlarla konuştuğu gibi Ayana da bulut falı açardı. Dinlediğim bir bulut falında şöyle diyordu:

“Çobanım, ah çobanım… Çobanım Akçoban’ım!...

Çok uzaklardan sana bir mektup gelecek. O mektup seni çok sevindirecek. Sevindirecek, ama; önünde iki engel var. Bu engelleri çok iyi geçmen gerekiyor. Bir tanesi, matematiğin hayatla ilgisini öğreneceksin. Öğrendiğini hayata uygulayacaksın. Hele ölçme biçme işi olan geometriyi bilmeden adım atılmaz. Bu engeli geçtikten sonra zorlu bir altı yıl var önünde. Bu altı yılda sen başka bir insan olacaksın. Ülkemiz için çok yararlı hizmetlerde bulunacaksın. Bir de şu kavalı elinden hiç bırakma… Sadece horon havası, yol havası çalma! Derelerin sesini, kuşların ve yağmurun senfonisini duy ve çal… Kavaldan başka sesler, başka besteler çıkar..….”

Kardelenler yerden çıkarken yere eğilir, o boğuk sesiyle onların kulağına şarkılar söylerdi. Sağır olduğu için sözcükleri tam söyleyemezdi. Beden dilini ve dudak hareketlerini izleyerek konuşmaları anlar ve karşılık verirdi. Bu yaz başı yirmi beş baş ineği ve siyah köpeğiyle yine yayladaydı. Dünyasını insanlardan farklı kurmuştu.

En belirgin özelliklerden birisi köpeğiyle saatlerce konuşmasıydı. Köpeğinin hareketlerinden çevrede bir olumsuzluk olup olmadığını anlardı. Köpeğin kulak, kuyruk sallaması, havlama sıklığı ve havlamanın yönü onun için özel anlamlar yüklüydü. O bunları doğru çözer anlardı. 

İnekleri sabah çıkardığında, onlara uzun bir konuşma yapardı. İnekler, onun dediklerini kulak sallayarak destekler, başlarını aşağı yukarı kaldırıp indirerek onaylardı. Ayrıca onlara otlayacakları yerleri işaret parmağıyla gösterir, “Haydi güle güle   kızlarım. Bol ot, bolsüt, bol müzik,” derdi. Akşam üzeri, Ayana, inekleri “Na Cilevli!..  Na Cilevli!..Na Kınalı!.. Na Sarıkız!.. Haydi gel!” diye çağırdığında, inekler başını kaldırıp dinlerdi. Sarıkız başını sallayarak iki kere “Maaauuuu! Maaauuu!” sesiyle “Anladık, Ayana, Anladık. Geliyoruz,” şeklinde karşılık verirdi.

Ayana, sıkça ormanlara giderdi. Kimisi onun ağaçlarla konuştuğunu, kimisi de türkü söylediğini söylerdi. Ağaçları kucaklar, koklardı. Ağaçlar o konuşurken hiç kıpırdamaz, sanki onu dikkatle dinlerdi. O ağaçlara, “Köklerinizi niye saklıyorsunuz? Kışın yemek yemeden nasıl duruyorsunuz? O soğuklarda yemeden, içmeden ve giyinmeden nasıl yaşıyorsunuz?” sorularını sorar, ağaçları yanıt vermeye zorlardı.

Ağaçlara, “Kuşlarla, Güneşle, Ay ve yıldızlarla konuştuklarınızı bana neden söylemiyorsunuz?” siteminde bulunurdu. Eşinin ormanı geçim kaynağı olarak kullanmasına hiç tahammül edemezdi. Ağaç kestiğini duyduğunda, “Seni Hazreti Muhammed’e şikâyet edeceğim. O, Yaş kesen, baş keser,” derdi.  “Sen her Allah’ın günü baş kesiyorsun!” diyerek onu eleştirirdi. Eşi de yaptığı işleri ondan gizlerdi.

Ayana, bir mayıs sabahı, orman gezisindeydi. Orman güllerinin açmasına dayanamaz, onların yanına gider, onları okşar ve koklardı. Etli yapraklarını eller, sıcaklığını hisseder, çiçeklere gülümserdi. Eğilir, onlara sessizce, “Bu güzel renklerinizden elbise yapmak istiyorum. Bana yardım eder misiniz?” diye sorardı.

Güller ona, “Öyle bir elbise yaparsan, arılar senin yakanı bırakmaz. Seni sokar, hasta ederler ve sen ölürsün,” derdi. Bu nedenle de arıların çiçeğin içine girerek bal özünü almalarına ve onları sahiplenmelerine canı sıkılırdı. Arılara, “Şiişşşt! Hadi hadi! Başkaaa çiçeklere çekiiinnn gidin,”derdi. Arılar, “vıııızzz” diye yanından uçarken, onlara el hareketiyle “Haydiiiii! Haydi güle güle…Uzaklara…Çok uzaklara!..” diye eklerdi…

________________
 

Hitit Güneşi I

 

Hitit Güneşi’nin
Sonyaz sıcağında
Tepeleri aşarak
Sararmış meşeliklerden
Renkleri soluyarak geçiyordum.

 

Uzaktan, öküz, köpek,
Ve çocuk sesleri,
Karanlığı deliyordu
Heybemdeki arkadaşlarım,
Karanlığın bestesine,
Ay ışığı sıkıyordu. 

 

O kız gözlüklerinin arkasına saklanmış,
İçin için gülüyordu.
İncecik dudaklarıyla,
Zivzik narını emiyordu,
Ve yüreğim yıllanmış şarap gibi yanıyordu.

Vardım Hitityaya,
Toprak damlı evler,
Gözleri tavandan pencereler,
Tezek kokan sokaklar,
Buğday ve çamaşır yüklü çeşme taşları,

 

Yeşil beyazlı gerdanlıklar,
Gülen ve ağlayan yüzler,
Beş bin yıllık gamlı ve canlı ürküler.

 

               21.10.1982 Hacılar-Çubuk 23:40