5 ziyaretçi çevrimiçi
Geminin tam adı Novgorodskaya idi. Üç farklı limana uğramış olmasına rağmen yirmi beş gündür güvertesinden aşağıya inmemiştim. Sert ve soğuk okyanus rüzgârlarının her geçen gün beni daha az konuşan içine kapanık birisi yaptığının farkında bile değildim. Bildiğim tek Rusça kelime evet anlamına gelen “Da’’ idi. Gemide bana, iki de bir Turko diye bağırıldığında verdiğim tek yanıt “da’’, bir şeyler izah edildiğinde ise cevabım; kafamı sallayarak ”da da’’ kelimelerinden ibaret idi. En kolay anlaşma biçimimiz de buydu. Gemideki Rus işçilerden hiçbiri doğru dürüst İngilizce bilmezdi. Çoğu kez tarzanca ve garip el işaretleriyle bir şeyler söylüyorlardı. Bana adımla değil de uyruğumla Turko diye hitap ediyor oluşlarını pek umursamazdım. Çocukluğumda içtiğim Fruko gazozu gibi bir şeydi; “Turko”
Bu işe Trabzon’daki Liman İşletmeleri Müdürlüğünün özel kursundan aldığım belge “gemiadamı” ki bana göre “yabanadamı” gibi bir şeydi. Sertifika aldım ve bir hafta sonra işe başladım. O günden beri yedi aya yakın bir süre geçmiş. İşe başladığım ilk günlerde beni deniz tutardı. Tatlarına bir türlü alışamadığım ve zorla yediğim her şeyi her gün defalarca kusardım.
İlk başlardaki o heyecanlı günlerde ucuz işçilikle dünyayı gezip görme isteğimden geriye zaten donuk olan yüzüme sinmiş, ikinci bir donukluktan başka bir şey kalmadı. Geminin güvertesinde ve ambarındaki solgun kıyafetlerinin modası geçmiş Rus işçilerin soğuk yüzleri, her gün yaptıkları mekanik işler ve denizlerde yaptığımız sonu gelmez yolculuklarda neredeyse beş metreyi bulan ürkünç dalgalar benim için bu işi gün geçtikçe daha da çekilmez bir hale getiriyordu.
Her seferinde ne olursa olsun; “ilk limanda bu aptal Rusları yüzüstü bırakıp kaçmalı ve kendime yeni bir rota bulmalıyım”, diye düşünüyordum. Valizimi ve içindeki iyot kokan kirli elbiselerimi bile onlara bırakmaya razıydım. Ama her limana yaklaştığımızda birden güneş açıyor ve içimdeki kasvet dağılıyor; düşüncelerim bir parça normalleşiyordu. İgor’un insanı sıradan şakalarına bile gülüyor ve kendimi önceki düşüncelerim için bir parça suçlu bile buluyordum.
İtalya’daki çok düzgün bir limanda bize karaya çıkma izni verildiğinde daha bir normalleşmiş, İgor’un ezbere bildiği ikinci sınıf bir lokantada yediğimiz pizzadan müthiş bir tat almışım. İgor önündeki pizzanın dilimlerini büyük bir iştahla yemeye başladığında yarım yamalak Türkçesiyle diğer Rusların fahişelere verdiği tahmini dolarları zayıf matematiğiyle bir çırpıda topluyor ve bana izah etmeye çalışıyordu.
Trieste’den ayrıldığımızda gemi Malta’daki limanda tam yirmi dört saat demirlemiş olmasına rağmen aşçı ve kaptan hariç hiçbirimizin karaya çıkış izni yoktu. Dev konteynerlerin yüklendiği Novgorodskaya’nın Akdeniz’in masmavi sularında bıraktığı köpüklü izlere bakarken dalıp giderdim. Sonra haşin bir ‘’Turko’’ sözüyle kendime gelirdim. Keçisakallı Sibirya karı gibi bembeyaz üniformalı, sadece Türkçedeki bir kelimeyi çağrıştırdığı için soyadını hatırladığım kaptan Yarimçuk’a aşçı, özenle hazırladığı şekersiz kahvesini getiriyor. Ben de bir müddet kaptanın yanına dikilir geminin rotasını kestikten sonra ayrılırdım.
Gemi; güzelliği dillere destan İzmir limanına yanaştığında hiç ama hiç heyecanlanmadım. Artık uğradığımız onlarca limanın birbirinden farkı yoktu benim için. İzmir’de sadece onlardan biriydi. Bu, sürekli bir hapishane gibi gemide duran bir gemiadamının zamanla bir yabanadamı olması gibi bir şeydi. Belkide. Igor’un Türki cumhuriyetlerdeki Türk okullarında okuyup türkülerin içine eden ecnebi öğrenciler gibi konuştuğu yarım yamalak Türkçeden anladığım kadarıyla Aliağa’dan bilmem kaç ton çelik almış Ruslar. Ben de ‘’İgor’a ‘’Artık istediğiniz kadar Kalaşnikof yaparsınız ama sakın bize sıkmayın onları’’ diye takılırdum. İgor ise habire Gazprom’dan akan yağlı dolarlardan dem vururdu. “Gazprom’da tuvaletçi olsam bana yeter, kendimi ve yedi sülalemi kurtarırım” diyordu.
Anlaşılan Sovyetler Birliği dağıldı dağılalı Ruslar da Türkler gibi paranın peşine düşmüş. Novgorodskaya’nın ambarları ağzına kadar yükle dolmuştu. ‘’Boşuna seksen yıl komünizm için uğraşıp durdunuz İgor, baksana mal Avrupa’da Amerika’da.’’ İgor ‘’Bana domuzların yiyeceği değil, benim yiyeceğim lazım.’’ türünden kendi hırsızlarını suçlayıp duran bir şeyler gevelerdi. Sonra ağzında bir türlü bitmeyen sigarası ile paspas yapmaya devam ederdi.
Marmara denizini ne zaman geçtiğimizi hatırlamıyorum. Bu, boğazın içinden Karadeniz’e dördüncü geçişimdi. Nedense sadece Sarıyer tarafındaki sessiz yalılara bakmak geldi içimden. Belki de bir yazarın sessiz sakince yaşayabileceği bir yerdi Sarıyer. Onca güzelliğine rağmen İstanbul’un canı cehenneme… Onu bir türlü sevemediğimi hatırladım. Sokaklarında dolaştığımda peltek dilli entrika dolu mavi gözleriyle spastik bir Bizans kralına ya da dediğinden bir milim geri adım atmayan bir Osmanlı sultanına toslayıp duruyordum. Çalıştırdığı insanlardan canını isteyen patronlar, her biri ekonomik bir sultan olduğunu zanneden, olmayan kibirli kişilikler ve her durumda kıvrak dilleriyle suyun üstüne çıkan modaya uygun ütülü takım elbiseler giymiş aymaz profesyoneller, bukalemunlar. Canınız cehenneme, umurumda değilsiniz artık. Deprem uzmanlarının size biçtiği süre kadar ömrünüz var. Bu şehrin dünyanın en büyük kapanı olduğunun adını koyan aklı başında bir Türk yok bu gezegende.
Gemi boğazı geçip Karadeniz’e açıldığında hava çoktan kararmıştı. Her zamanki gibi Rus işçiler en düzgün cümlelerini yemek yediğimiz o dingin saatlere saklamıştı. Kararmış ellerindeki ekmeği ısırıp yağlı kaşığı önündeki çorbaya daldırıyorlar. Her bir renkli göz, dengeli bir tonlamayla ve de biraz insancıllıkla oradan buradan yarım yamalak bir şeyler geveliyordu masanın karşısındaki arkadaşına. Kaşıklar hızla tabilotlarda şakırdadıkça yemeğin sonuna yaklaşıldığı anlaşılıyordu.
Yemek sonrasında kıyafeti solgun genç bir Rus, üzerinde Kiril alfabesiyle markası yazılı bir radyonun sürekli boşa düşen frekansıyla uğraşıp duruyordu. Tam Rusça yayın yapan bir radyo kanalını yakalıyordu ki yine çekilmez bir hışırtı, dinleyenlerin canını sıkıyordu. Bir diğer Rus kanalında ise abartılı bir arya uzadıkça uzuyordu. Genç Rus küfrü basıp kanalı değiştiriyor. Küfür konusunda Ruslarla oldukça benzer olduğumuzu fark ettim. Bizim 1990’larda hızımızı aldığımız radyoculuğu bazı Ruslar 2010’larda yeni yeni yaşıyordu. Sonunda bir haber kanalı bulundu. Ama bu kez de kanalın desibeli sürekli gidip geliyor. İvan kendince akıl veriyor; “sanırım gemi yol aldıkça radyonun frekansları güçlenir” diyor genç Rus’a.
Radyodan haber dinleyen dört Rus’un üçü tütünü leş gibi kokan ucuz marka sigara içiyor salonda. Spikerin seri ve ateşli haberlerinden yakaladığım tek isim Vladimir Putin. Putin aşağı Putin yukarı haberlerde. Bir de Moskova meydanında kendisine mikrofon tutulan halkın konuşmasındaki çıplak öfke. Tüm Rusya muhalif bir Putin iktidar gibi haberlerde. Sigara içen Rus işçilerden uyduruk bir şapka takanı bir çırpıda bir yorum yapıyor kendince. Bir diğer Rus işçi daha temkinli daha makul hırıltılı bir şeyler söylüyor. Novgorodskaya’da zaman bir radyonun etrafında dönüyor o anlarda.
Camdan dışarı baktığımda geminin güvertesindeki zayıf aydınlığın karanlıkla belli belirsiz bütünleşmesini görebiliyorum. Yükünü çoktan almış Rus bandıralı Novgorodskaya Karadeniz’de batı-doğu istikametinde bulutların ardındaki hayatsız bir gezegen gibi hızla kayıyordu.
Hemen her akşam olduğu gibi yemek sonrası işler bitip saatler onu geçtiğinde altı kişilik Rus Votka grubu geminin en gerisindeki o kuytu yere gidip varillerin arasındaki yerde içkilerini içiyorlar. Diğerleri ise yataklarına uzanmış sohbet ediyor, bir diğer dörtlü grup ise salondaki en büyük masada ciddi bir havada kağıt oynuyordu. İgor’un da kağıt oynadığı bazı akşamlarda sırf onun elini izlemek için yanına otururdum. O kazandığında ben kazanmış gibi sebepsizce mutlu olurdum. Kaybettiğinde ise değişmez cümlem; ‘’Senin elin o kağıdı atmazdı.’’ idi. İgor da beni çok fazla ciddiye alıyormuş gibi ‘’Nasıl atmazdı, ikisi de çıkmış, adam dördüncüyü buluyor.’’ diyordu. Nedense bu akşam kağıt oynamıyor, dolayısıyla ben de oynayanları izlemiyorum. İki Rus erken yatmış, onca gürültüye rağmen şaşılacak bir şekilde huzur içinde uyuyorlar. Benim ranzam İgor’un ranzasının üstü. Öylesine uzanmışım daracık yatağa. Küçük camlardan hem güvertenin bir kısmı hem de Karadeniz’in insanın içini ürperten zifiri karanlığını görüyorum. Bakışlarımı tavana sabitlemiş oldukça muğlak bir şeyler düşünüyorum.
Gemi Rusların Gürcülerle olan uzun süreli siyasi soğukluğunun ardından ilk kez Batum’a uğrayıp oradaki ticari ortaklarına da mal bırakacakmış. Ruslar öyle söylüyor ya da benimle kafa buluyorlar. Belki Nopty limanına da uğrarlar bu sefer. Sonra ver elini Sivastopol. Rusların ki Sivastopol bizimkisi topal falan değil sapasağlam Sivas. Bu kez en az bir hafta mola veriler sanırım. Yeter bu kadar macera.
Paramı alıp dönsem mi Türkiye’ye? Dönsen ne olacak ki, Ruslar Türkiye’deki mevcut iktidardan daha insaflı. “Seni Türkiye’de kimse adam yerine koymaz oğlum, saçmalama böyle devam et işte”. Kaptana bir iki sütlü kahve, bir durum olduğunda sürekli bir inceden düşünme numarası, her durumda birazcık patron rolü ve Ruslara azıcık sempatik bak, arada bir hamalların arasına gir halata asıl ve al maaşını koy cebine. Bir dahaki sefere halatlara asılacağın zaman eldivenleri eline geçirmeyi unutma. Krem sürmüş olmama rağmen geçen cumadan beri avuçlarım soyulmuş acıyor. En az dört beş yıl daha sabret bu şekilde. Rahmetli ninem de öyle derdi. ‘’Beş kuruş buldun çalış. On kuruşluk iş bulacağım diye güman etma!’’ Ne demekse artık. “Hem bu işe başladığın ikinci ayın sonundan beri hep aynı şeyi söylemiyor musun sen? Tam yedi ay oldu. Artık seni deniz de tutmuyor. İyot kokusuna da alıştın. Evet, biraz tuzlu Rus salatası gibisin ama ne çıkar, dünya böyle. Hayat basit olduğu kadar zor da. “
Bir saat sonra herkes uyudu. Karşı ranzadaki şişman Rus Federov ağlıyor gibi konuştuğu için ben ona Ferdi diyorum. Her zamanki gibi horlayıp duruyor. Her nefes alışında horultusu biraz daha büyüyor, sonra uyanır gibi oluyor, ağzını şapırdattığında anlıyorum ki horultusu kesilecek. Sonra yine vitesi büyütüyor her nefeste. O sırada uykuya daldım. Daldım, dalamadım diğer horlama molasını bekliyorum Ferdi’nin. Yine başlıyor horlamaya, artarak devam ediyor ve her zaman ki gibi; uyanır gibi olduğunda birden sönüyor. Şeytan diyor al o leş gibi kokan çoraplarını sok ağzına, belki kesilir horlaması. Sağa dön aynı, sola dön aynı. Tam göz kapaklarım kapanacaktı ki bu kez güvertede İvan zırlamaya başlıyor. Votkayla kafayı bulmuş. Tuhaf bir Rus halk şarkısı söylüyor, daha doğrusu söylemeye çalışıyor. Söylediği türkünün freni yok. Bizdeki Hakan Altun gibi sürekli aynı patlak frenli kamyon, yokuş aşağı iniyor. Şarkı ha bitti ha bitecek. ‘’Sussana şerefsiz uyuyoruz burada.’’ diye mırıldanıyorum kendi kendime. Söylediği şey bir boka benzese bari. Yaban eşeği gibi anırıp duruyor. Yatağımdan mecburen sessizce indim. Terliklerimi giydim, güverteye çıktım ve karşısına dikilip biraz baktım ona. Bir yandan da buradan çekiyor mu diye telefonumu kontrol ettim. Bazen bir çizgi bazen ikinci bir çizgi gidip geliyor telefonun ekranında. Aa yeni fark etmişim tulumla girmişim yatağa ben. Uzanmıştım öylece, sonra unutmuşum demek ki. Ben de neden bir türlü ısınamıyorum bu akşam diye boş yere düşünüp duruyormuşum meğer. İvan bakışlarını bana sabitledi ve içinde Turko olan nefret dolu bir cümle kurdu. Etrafta kimse yoktu. Sadece kaptan köşkünün güverteye sızan parlak ışıklarından yukarıda yardımcı kaptanın ayakta olduğu anlaşılıyordu.
“İvan çok fazla gürültü yapıyorsun, uyuyamıyoruz içeride!’’ dedim ona iki elimi birbirine yanaştırıp başımın yanına getirerek. İvan sebepsizce köpürmeye başladı Yaklaşıp yakama yapıştı doğal olarak ben de onun yakasına yapıştım. Nefesi leş gibi içki kokuyor. Sıktığım yumruğu suratına geçirsem o cüssesine rağmen yere serileceğini çok iyi biliyorum. Ama gider beni kaptana şikâyet eder şerefsiz. Birbirimizi itekleyerek geminin bordasına doğru yanaşıyoruz. Ben, bu işten bir şey çıkmayacağını tahmin ediyorum ama bir kere bulaştık bu Rus’a geri adım atmak yok. Tam o anda geminin motorları garip bir şekilde devir düşürdü. Gemi önce durur gibi oldu sonra birden hızlandı ya da Karadeniz’de adı henüz konmamış tanımsız bir Bermuda şeytan tüneline girdi de denilebilir. Ellerimiz birbirimizin yakasından çözüldü, klasik fizik kurallarının dışında tanımı oldukça zor bir şey oldu. İvan’ın koca cüssesiyle bana doğru yüklendiğini, ayağımdaki terliklerden birisinin mazot bulaşmış zeminde hayalet dürtmüş gibi garip bir şekilde kaydığını ve sırtüstü denize doğru uçtuğumu duyumsadım. Her şey bir veya iki saniyeden biraz daha fazla bir zaman dilimi içinde olmuştu. İvan ıslak zeminden güç bela ayağa kalktı ve sarhoş haliyle keramet göstermiş. Turko’yu aramaya başladı. Sarhoş haline rağmen bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydı. Sallanarak geminin kıç tarafına doğru koştu ve alelacele çözdüğü can simitlerinden ikisini köpüklü sulara doğru salladı. Panik içinde oraya buraya koşturan İvan leş gibi içki koktuğundan cesaretini toplayıp kaptan köşküne gidemedi. Diğer yandan Rus arkadaşlarını uyandırıp onlara durumu izah etmeye çalışırsa “Turko’yu gemiden attı” suçlamasıyla karşı karşıya kalabileceğini ve Novgorodskaya Rusya’ya varır varmaz bin bir güçlükle bulduğu bu işten atılacağı korkusunu taşıyordu. En iyisi onu en son gece geminin bordasından aşağı işerken gördüm demek, diye düşündü. Bir süre suyun içinde soluksuzca, düşüncesizce saniyelerin uzadığı başka bir aleme geçmiş ya da doğum öncesinde anne karnında mavi bir bulanıkta şuursuzca el çırpan bir çocuk gibi bir durum yaşadım. Sonra kendimi toparlayıp nefes nefese suyun yüzeyine çıktığımda Novgorodskaya ardında köpükler saçarak ağır ama kararlıca gitmekte olduğunu fark ettim. Bu benim için tam bir dehşet anıydı. Korkuyla ‘’İvan, İvaan, İvaaan. İmdat yardım edin. İmdat. İgoor uyan!’’ diye bağırdım ama çığlıklarım pek bir işe yaramadı Bir taraftan yuttuğum tuzlu suyu dışarı boşaltıyor diğer taraftan her saniye benden biraz daha uzaklaşan gemiye doğru korku dolu çığlıklar atıyordum.
Kendi ışıklarıyla koyu gri rengi bir parça seçilen ama gittikçe kararan Novgorodskaya ben Karadeniz’in soğuk kabartılarında debelenip ona doğru anlamsız korku dolu çığlıklar atıp kulaç vurmaya çalışırken arkasına bakmayan ciddi bir Rus kadını gibi denizin karanlığında bir sihirdeymiş gibi gittikçe küçülüyordu. Geminin gittikçe küçülen ışığındaki beyaz köpüklerin üstüne turuncu renkli iki adet can simidi oynaşıp duruyordu. Can havliyle onlardan birine doğru yüzdüm ama gözüm hala gemideydi. Hala geminin solgunlaşan ışığına bakıyordum. Durup geri döneceğini ve Rusların bir filikayla beni arayıp bulacağını düşünüyordum. Ama dakikalar ilerledikçe Novgorodskaya’nın solgun ışığı gözden kayboldu.
Geminin ışığının görünmez olduğuna ikna olduğumda Karadeniz’in ortasında karanlığın içinde bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaya başladım. Suyun buz gibi olduğunu ufuktaki cılız ışık sönünce ancak hissedebildim. Deniz durmadan beni sürüklüyordu. Sürüklendikçe sanki aynı denizde daha az soğuk bir kısım bana bir parça ferahlık veriyor gibiydi, ama boşuna. İçim titriyor, burnumdan sürekli tuzlu suya bulanmış sümük akıyordu. Hiçbir şey göremiyordum artık. Ne bir ışık ne de gökyüzünde parlayan bir yıldız. Bir ara ikinci bir can simidinin yakınlarımda olduğunu fark etmişim ama bir saniyelik şuursuz bir görüntüydü; hepsi o kadar. Tek fark ettiğim şey de oydu zaten. Dakikalar saat gibi uzuyor ve ölüm korkusu tüm benliğimi kuşatıyordu. Sürekli ağzıma kaçan tuzlu suyu tükürüyor ve içimden pek gelmese de zorla ağlamaya çalışıyordum. Tutunduğum can simidi ağırlığımdan olsa gerek sürekli suyun içine batıp duruyordu. Her yanda korkunç bir sessizlik vardı. Deniz durmadan kabarıp duruyordu. Nerede olduğumu bilmiyordum. Hissettiğim ölüm korkusuyla sürekli Allah’a ağlıyordum. Arada bir içimden kelime-i şahadet getiriyordum. Uğursuz bir şey gecenin zifiri karanlığında beni her şeyimle kuşatmıştı. Sonra bu ağlayışım “Aşağılık, şerefsiz orospu çocuğu. Ulaann İvaaan…Ananı Baltacı Mehmet Paşa ….n..!’’ şeklinde garip bir küfre dönüşüyordu.
Denize düştüğümü gördü ama gemiyi durdurmadı. Şerefsiz Ruslar..! Ulaa Igooor uyan da gözüne kurban!’’ Duyduğum korkuya bir türlü engel olamıyor ve cenaze evindeki hisli kadınlar gibi ağlıyordum. Birden aklıma neden gemiden düştüğümde gemiye doğru ıslık etmedim ki sorusu geldi. O anası Çömlekçideki ucuz otellerde çalışan sarhoş Rus’a gemiyi durdurur diye neden güvendim ki! Korku içinde kafamda uçuşup duran düşünceleri kontrol etmeye çalışıyordum. İstanbul boğazını geçeli beş saat olduysa acaba tam olarak neredeyim? İnebolu açıkları mı, Sinop açıkları, Amasra açıkları mı? Acaba böyle kulaçlayarak karaya biraz yaklaşabilir miyim? Hem karaya doğru gittiğimi nerden bileceğim ki? Ne tarafta olduğumu bir bilebilsem… Zaten kabaran dalgalar durmadan sürüklüyor beni bir yerlere doğru. Ama dalgalar ne yöne doğru ilerliyorsa o yöne gitmeli…
Bu kez harbiden ağlıyorum. ’’Ulaann İvaaan. Şerefsiiz. Orospu çocuğu. A… k.. Rus’u…!’’ Cevap yine sessizlik. Sövdüğümle, bağırdığımla, ağladığımla kalıyorum. Birden sırtıma bir şey vuruyor ve korkuyla irkiliyorum. Yumuşak bir nesne. Aa İvan’ın fırlattığı diğer can simidi. Etrafta çöp türü bir şey olsa anlayacağım ki karaya yakın bir yerlerdeyim. Diğer elimle onu kavrıyorum ama her tarafım tir tir titriyor. Bir süre iki elimde iki can simidi öylece etrafıma bakınıyorum. Sadece deniz var. Bazen soğuktan ayaklarımı hissetmiyorum. Sürekli hareket etmeye çalışıyorum. Bir can simidinin içinden güç bela geçiriyorum omuzlarımı. Diğerini de aynı şekilde üstüne koyuyorum. Böylece biri suya batmış biri su yüzeyinde kalmış oluyor. Arada bir devrilecek gibi oluyorum ama ellerimle dengemi sağlamaya çalışıyorum. Aklıma köpek balıklarının okyanuslardaki korkunç varlığı düşüyor. Karadeniz’de köpek balıklarının olmadığını biliyorum. Ama bu şartlarda kurtulma umudum bir mucizeden daha az. Sabaha en az beş saat var ve muhtemelen soğuk benim vücut ısımı bitirir. Güçsüz düşerim ve boğulurum. İçimden direnmeliyim, ölmek o kadar kolay değil, diye geçiyor. Hele bir sabah olsun bir balıkçı seni fark eder oğlum, bırakma kendini. Sadece dört buçuk saat sabret. Hem bu denizde sana zarar verecek saldırgan köpek balıkları da yok. En azından bu açıdan şanslısın. Bir daha bırak Rusların gemisinde çalışmayı vapura bile binme. Sadece karada kal. Bu sana iyi bir ders olsun, tamam mı?
