SON EKLENENLER
- Heron İddiaları
- Türk Yunan dostluğu sahaya indi
- Yeni Mübarek Kim Olacak?
- Krizin faturası yoksullara
- ‘Fethullahçılık tehlikesi’ ve hukuk...
- Rize’deki Felaketin Nedenleri
- Sabır Taşi
- Burası Viyana mı?
- Ayı ve Devler Arasında
- Yine bir çıkmaz sokak!
- Avcı: Bunu bekliyordum
- Hanefi Avcı Yazdı
- Sümela
- BJK kampından PKK kampına
- Eski Dosta Gözyaşılı Karşılama
ANKET
2010 Ziyaretçileri
![]() | Toplam: | 102156 |
| ... |
| Geri Dönüş Başladı mı? | Array Yazdır Array |
| Özel Haberler | |||
| Yusuf Bulut tarafından yazıldı | |||
| Cuma, 03 Temmuz 2009 15:00 | |||
|
Doğruluğunu teyit edemedim ama duydum ki İstanbul’da bazı Belediye Başkanları köyüne dönmek isteyen ailelere nakliyeleri için, ücretsiz kamyon tedarik ediyor.” Derenin suyu bol akardı, köyün çıkışında bazı yerlerde bentler kurar sıcak havalarda içine dalardık. Su yaz aylarında daha sıcak olurdu o nedenle keyfimize diyecek olmazdı.
İçme suyu pişmiş toprak künklerle yayladan gelirdi. Yazın soğuk, kışın ılık akardı. Her iki evin arasında bir çeşme yapılmıştı ve su o çeşmelerin depolarını doldurur artanı köy içini dolaşan kanala akardı.
Köyümüz ormanın girişinden başlardı. Ötede, ovaya doğru tarlalarımız bahçelerimiz vardı.
Mayıs haziran aylarında bostanlar yetişirdi. Eline bir parça kaya tuzu alan bir de salatalık soyardı. Tuzu sürdükçe tatlanan tarafından hart diye ısırırdı. Ya da tarlalarda çalışmaya gidenler birkaç salatalık koparır çantasındaki peynir ve ekmeğe katık ederdi.
Akşam vaktine çok az kala köyün küçük kızları ortaya çıkar, saklambaç ya da kör ebe oynarlar, çığlıkları orman içini çınlatırdı.
Hayvan sürülerini güden çobanlarda aranan en önemli özellik güzel kaval çalabilmekti.
Arada bir o günlerden kulağımda kalan kaval nağmelerini hatırlarım içim bir tuhaf olur.
***
Hayır!
Yukarıda bahsettiğim gibi bir köyümüz yoktu.
Hiç kimsenin öyle bir köyü olamaz.
Öyle bir yer olsa bile orada köylülerin yaşamasına izin verilmez. Güçlü adamlar veya Devlet el koyar, sinek bile uçurtmaz hava sahasından.
***
Bizim köy büyük ve yamaç bir dağın eteğindeydi. Ormanlarında geyikler bile zor gezerdi.
İki ev arasında değil kırk evin yararlandığı tek çeşmesi vardı.
Yamaçlarında yürümek çetindi ama en güzel yanı “bizim” olmasıydı.
Bayırları yamaçları kutsaldı bizim için, her yerine işlemiş anılarımız vardı. Karşıdan karşıya ses verirdik bir birimize. Islık çalarak haberleşirdik. Bilirdik ki bizimdi oralar, vatandı bayırlarımız yamaçlarımız.
Yapı taşlarımızı, hücrelerimizin yapıtaşlarını oluşturan toprağımız orasıydı.
Topraktan geldik, topraktan besleniyor ve yine ona, toprağa döneceğimiz yer orasıydı.
Bir parça bile olsa toprağımızdı, bize özgüven veren yerlerdi.
Dünya üzerinde bizim diyebileceğimiz yegâne toprak parçasıydı oralar.
İşinden kovulmak, işsiz kalmak, sokakta kalmak gibi endişe taşımazdık.
Öyle olunca da hiç kimseye gereksiz yere boyun bükmek gereği duymazdık.
Toprak bizi sarar sarmalar ve ana kucağı kadar, şefkat ve güven verirdi.
***
Elimde kesin istatistikî veri yok ama ülkemiz nüfusunun üçte biri yüzde onluk bir alan üzerinde, sanayi bölgelerinde yaşamaktadır. Geriye kalan üçte ikilik ahali de yüzde doksanlık köylük yerlerde dağınık vaziyette barınmaya çalışıyor.
Bu durum sadece bizde değil, kapitalist “Paracı, kimin gücü kime yeterse” düzenle idare edilen ülkelerin hepsinde aynıdır.
Doğrusunu söylemek gerekirse, insanlar guruplar halinde yaşamak zorunda oldukları günden bu yana toprak hep liderlerin olmuştur. Onu elinde bulunduran ya da başka bir deyişle toprağa hâkim olanlar toplumun da sahibi olmuşlardır.
***
Günümüzde yapılan uygulamalara bakalım.
Toprağın sahibi olan devlet veya toprak ağaları, halkı isyan ettirmeyecek kadar bir toprak parçasından yararlanmalarına izin verirler.
Son yüzyılda modern döneme geçildiği için, geliştirilen yeni düzen ile ahali tamamen topraktan koparılmış, zenginlik vaadi ile sanayi şehirlerine sürülmüştür.
Post modern bir konfor vaadi ile insanlar topraktan koparılmış kent varoşlarına tıkılmışlar. Böylece;
Alt yapı, sağlık ve eğitim hizmetlerinin daha da ucuza sağlanacağı düşünülmüş.
Polisiye ve güvenlik hizmetlerinin daha kolay ve ucuza başarılacağı hesap edilmiş.
Mümkün mertebe herkese aynı boyutta ve kutu gibi barınma üniteleri temin edilmeye çalışılmış.
Barınma ünitelerinin içinde, tıpa tıp benzeşen ve yaşamı kolaylaştıran araçlara sahip olmak kolaycılığı “sağlanacağı” hedefi gösterilmiş.
Bir tür kafes içinde yaşamak zorunluluğuna mahkûm edilmiş insan yığınları.
Ve belli merkezlerin komutu ile hareket etmeleri istenmiş.
“Dikkat; kriz var, fazla ücret istemeyin!”
“Krizden kurtulmak mı istiyorsunuz, yastık altındaki paralarınızı(!) harcayın!”
Sorunların en ağırı en belalısı ile karşılaştı topraktan koparılan insanlar.
***
Kapısının önünde küçük bir bahçesi olmak, orta direğin üstünde bir yaşam kalitesi ile mümkün olabilir.
Oysa köy yerinde herkesin bir parça bile olsa bahçesi vardı ve onunla meşgul olurken, bir bakıma yaşamını, sağlığını hatta psikolojisini de iyileştiriyordu.
***
Ne sendikalar ne de sivil toplum kuruluşları hiçbir işe yaramıyor artık büyük kentlerde.
Sendikacılık bir meslek dalı haline geldi. Sendikacı olmak demek “oradan” geçimini temin etmek demektir. İşçilerin, çalışanların sorunları varmış, dertleri varmış hiç kimsenin umurunda değil. Sanıldığı gibi herhangi bir işçinin bir süre sonra sendika yöneticisi olabilme olasılığı adeta yok gibidir.
Daha doğrusu geleneğimizde örgütlü bir yaşama biçimi yoktur. “Örgüt” sözcüğü terör ile eş anlamda kullanılmaktadır.
***
Sadece ülkemizde değil, dünyanın pek çok ülkesinde aynı yöntemle insanlar büyük kentlerde yaşamaya zorlanıyor.
Öyle olunca da, dar alanda yaşamak zorunda kalan, metrekareye düşen en yoğun insan kalabalığı ile doğal ortam bozulmaya başladı.
Bir metreküp havayı gereğinden fazla insan solumakta...
Bir litre suyu daha fazla insan bölüşmekte…
Bir birim yeşil alandan daha fazla insan yararlanmakta…
Yoğunluk bir merkeze toplanınca da doğal ortam bozulmaya başladı.
Sağlık, eğitim, güvenlik, adalet gibi hizmetler aksamaya başladı. Bütün bu ürünlerden yararlanmak için en azından koşullar eşit olamıyor.
Nüfus yoğunluğundan kaynaklanan ama hiç tanınmayan pek çok yeni sorun çıkıyor ortalığa.
***
Bütün bu sorunlar bir yana, hayatın ta kendisi olan su sorunu bile en büyük tehdit olarak “dev”leşmektedir.
Artık bir avuç su, büyük kentlerimizde bir litre benzin fiyatına satılmaktadır.
***
Yapılan yanlış uygulamaların yanlışlığı anlaşıldı umarım.
Geriye, köyüne dönmek isteyenlerin sayısında artış var.
Devletin has adamları, Belediye Başkanları da yardımcı oluyor.
Haberi, yeni bir yaşam modelinin başlangıcı saysak mı?
|



Yorumlar
Büyük şehirlerde yaşam zorunluluğu ile pekçok tehlike ve felaket yaşayan insanlar artık yavaş yavaş özüne er veya geç dönmek zoruda kalacaktır.
Şöyle düşünelim; şehirler kurduk alt yapı yaptık ve insan hayatını kolaylaştıran ulaşım vb. bir sürü alet, araç kullanmaktayız. Ancak ! Ulaşım için köprüler yaptık sel sularında göçen (Mimar Sinan\\\'ın köprülerinde hala sular alttan akıyor) evler yaptık depremlerde çöken (onlarca cami ve eski yapı hala direnirken depreplere) sokaklar yaptık asfalt döktük yıllarca en son fark ettik ki asfalt sokaklar yağan yağmur suyunu toprağın çekmesine izin vermediği için kuruduğumuzu, sokaklarımızda saksılar içinde peyzaj saçmalığı kapsamında tankerle su taşıyarak bitkiler yetiştirdik, atalarımız çınar dikmiş altına çeşme şadırvan yapmış suyu ve gölgeyi kullanmış bizler milyonlarca liralar harcayıp palmiyeler diktik gölgesi bile olmayan kuşların bile konmadığı....
Şimdi soruyorum herkese, geç kalmadık mı doğru bildiklerimizi yok sayıp değişmeye köyümüze dönmeye?