Yolda para bulsan ne yaparsın?

Kültür Sanatta Bu Hafta

Anayasa Devlet Değil İnsan Odaklı Olmalı

yusuf bulutToplumsal değişim çok çetin ve uzun soluklu bir iştir. Dünya kurulalıdan beri bunun nasıl oluştuğu ayrı bir sosyolojik olgudur. İnsan ilişkileri ise hep düşmanlık üzerine bina edilmiş. Bu düşmanlık hali modern çağa girilirken milliyetçilik şeklini almış. Daha sonra milliyetçiliğin getirdiği “Biz/Siz” ayırımı insanlığın başını belaya sokmuş. Komünist, Nazi ve Faşist uygulamalar ile iğrenç cinayet şebekeleri oluşmuş. Nihayet çekilen onca acıdan sonra, özellikle kuzey Avrupa ülkelerinde bir nebze olsun insan odaklı sistemler kurulmuş ve diğer uluslara küçükte olsa bir ışık, bir mum yakılmış.


Efsaneye göre; Adem Baba oğullarıyla beraber bir konuda anlaşmazlığa düşer. Evlatlar aralarında sözleşir ki bir akşam vakti babalarını zorla ikna edecekler, eğer olmazsa dövecekler. Ne var ki o akşam çok ilginç bir gelişme olur. Baba evine gelen hiçbir evlat diğerinin ne dediğini, daha doğrusu dilini anlayamaz. Öyle olunca da babalarını dövmek işi suya düşer. Neye uğradıklarını bilemez ve her biri alır başını bir yana gider. İşte o günden beri dünya üzerinde pek çok dil konuşulmakta ve bir dile mensup olanlar diğerlerini düşman olarak algılamak/ta.   

Efsane böyle ama tarih boyunca kurulan devletlerin hiçbiri insan odaklı olarak yönetilememiş. Devletin kutsal olduğu ve onu yöneten adamların da dokunulmaz olduğu bir dini inanç gibi ahaliye belletilmiş. Mesela devleti yöneten adamlar, milyonlarca insanı gözünü kırpmadan savaşa gönderebilmiş. Milyonlarca insanın malına ve canına sahip olabilmiş. Devlet/millet kavramı kutsallaştırılırken temel insan hak ve özgürlükleri görmezden gelinmiş, yok sayılmış.

Bize dönecek olursak mesela özellikle 20. Yüzyıl boyunca devleti yöneten adamların nasıl Ali kıran baş kesen olduklarını henüz yazıp çizemiyoruz. Düşünce adamlarımıza yapılan soysuzca işkenceler halen saklanıp gizleniyor. Daha da fenası ahaliye vatan-Devlet düşmanı olarak tanıtıldılar. Son yıllarda bazılarının hakları teslim edilmiş olsa da çekilen o acıların telafi edilmesi mümkün olamadı.

Azınlıklara, bu ülkede yaşayıp da kendisini Türk olarak hissetmeyen yurttaşlara yapılan zulümler Türk hümanizmine yakışmayacak niteliktedir. Azınlıkta olan insanların hiç biri devlet memuru yapılmamış ama bazıları devlet ihalelerine girebilmiş, milti milyarder olmuş. Bu çelişki akıl ile izah edilebilir mi? Küçük bir memurluk bile vermediğiniz insanlara milyarlık ihaleler vermekte sakınca görmüyorsunuz…

Kendisini Türk olarak tanımlayan, hatta bilim ve edebiyat alanında ün yapmış olan insanlara da işkence ve zulüm yapmayı marifet saymışlar. Ne İsa’ya yaranmışlar ne de Musa’ya.   

Hapishanelere tıkılan onbinlerce insana sistemli olarak işkence ve zulüm yapılmadı mı? Yüzlerce sanatçı ve bilim adamı Avrupa’ya kaçmak zorunda kalmadı mı?

Rahmetli Cem Karacanın annesi-toprağı bol olsun- annesi toto karaca defalarca Evren paşanın huzuruna çıkıp oğlunun ülkeye dönmesi için yalvarıp izin istemedi mi?

Bütün bu rezaletler yaşanırken basın-yayın organları devlet adamlarını haklı, diğerlerini de vatan haini olarak ahaliye tanıtmadı mı?

Uzun sözün kısası dünya kurulalıdan buyana, bu millet adam gibi işleyen bir adalet ve hukuk sistemi görmedi tanımadı. Hiçbir devirde evrensel hukuk kuralları ve temel insan haklarını gözeten bir yönetim ile tanışmadı.
Şimdilerde yeni bir anayasanın hazırlığı yapılıyor.
İstenen sonuca hizmet edecek mi hep beraber izleyip göreceğiz.

Ahaliden biri, bir yurttaş olarak üççeyrek asırdan bu yana yaşadıklarım gördüklerim var. Nice devlet adamları gördüm ki halktan kopuk, kopuk olmakla kalmamış ahaliye düşman insanlardı. Adamlarına bir gün önceden haber verip o gece doları iki katına çıkaranı mı ararsın, kardeşinin oğlu bir bankayı tepeden tırnağa soyarken kendisi Cumhurbaşkanı olan adamları mı sorarsınız? Ahalinin gözünün içine baka baka devleti soyan adamlar gördük. Soyadı Horzum olup da halk arasında hortumcu diye ünlenenlerin arkasında hangi devlet adamlarının bulunduğu da hiçbir zaman öğrenilemedi. 

Bu memlekette kardeş kavgası çıkarıp Taksim, Maraş, Çorum ve Sivas’ta insan katledenler de hiçbir zaman yakalanmadı yahut yakalanmak istenmedi. 6/7 Eylülde Hıristiyan ahalinin malını canını ırzını talan edenlerin arkasında da devletin adamları vardı ve onlar da yakalanamadı.

Şimdi; Ahali zaten askere giderek canı pahasına ülkeyi koruyup kollamıyor mu?
Vergisini ödemiyor mu?
Bu cephede bir sıkıntı var mı?
Hayır…

Öyleyse bizim de devletten beklentilerimiz olmalı.
Güvenliğimizi sağlasın.
Adaletin işleyişini hakkımızı hukukumuzu korusun.
Eğitim görmemize yardımcı olsun.
Sağlık ve sosyal güvence uygulamalarını düzene soksun.
Bütün bu konularda yol gösterici ve bir tür garantör olsun.

Şimdi gelelim yeni anayasa ile ilgili isteklerimize. Anayasa; öncelikle insan hak ve özgürlüklerinin zihinlere derin çizgilerle kazınması ile sağlıklı işleyebilir. Bu mümkün olmaz ise metni çok muhkem tasarlamak gerekir.

Öncelikle biz yurttaşlar, adam yerine konulmak istiyoruz. İçimizden elbette düzeni bozan, suç işleyenler de olacaktır. İşte o zaman “Devlet” ve adamları yine de hak ve hukuktan ayrılmadan sorunu çözmelidirler.

Bize Vali Göndermeyin.
Valimiz bu kenti, insanını, yaylasını, dağını, ovasını, ekonomisini çok iyi bilen bir insan olmalı. O nedenle valiyi biz seçebilmeliyiz. Yani o bizden biri olmalı. Bozkırda büyüyen bir insanı deniz kenarındaki bir kente vali yaparsanız pek çok nedenden dolayı iş göremez. Aynı şekilde tersi de doğrudur. Vali bir memur değil, halkın onay verdiği yetkili bir adam olmalı. Olmalı ki gerektiğinde kendisinden hesap sorulabilsin.
Hükümeti seçebildiğimize göre bunu da haydi, haydi başarabiliriz.
 
Bize Kaymakam göndermeyin.            
Geçen sene bizim köyde bir yayla davası olmuştu. Kaymakama gidildi. Oysa o bu memlekette “yayla” kavramının ne olduğunu bilmiyordu. Konuyu önce ziraat memuruna havale etti. Memur; “yaylalar tapusuz yerlerdir” dedi. Sonra da kaymakam dilekçeye olumsuz cevap verdi. Köylüler bu işten şöyle bir sonuç çıkarmıştı; “demek ki yaylaya ilk giden dilediği evde oturabilecek.”

Her memleketin kendisine özel yaşam biçimi vardır. Yaban ellerden gelen kaymakamlar ora halkından seçilecek bir adam gibi ilçeyi yönetebilir mi?

Bize Yargıç göndermeyin.
Dünya kurulalıdan bu yana, adaletin düzgün işlediğini görmedi bu millet. Bırakın, Yargıcımızı da biz seçelim. Kararlarını beğenmezsek gelecek sefer seçmeyiz. Fakat gönderdiğiniz yargıçlar yanlış kararlar verse bile onlardan hesap sorulamıyor.
 
Emniyet Müdürü de göndermeyin.
Yukarıda kısaca açıkladığım nedenlerden dolayı bu kentin bu ilçenin adamı olmayan insanlar burada emniyeti sağlayamaz. Şimdiye kadar gönderdiklerinizden hata yapsalar bile hesap sorulabildi mi?

“Halkın kendi kendisini yönetmesi” sözünden ne anlıyorsunuz?
81 kentin yönetimini Ankara’daki birkaç adamın insafına bırakmak, bırakın demokrasiyi insani bile değildir.

TBMM duvarına “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir”  diye yazıp milleti yönetime katmamak demokrasi ile ilintilidir denilebilir mi?

Hiç olmasa, şimdiye kadar denenmiş tecrübe edilmiş evrensel hukuk ve insan haklarını ahaliye çok görmez de ona göre yeni bir anayasa tanzim edilebilirse çok makbule geçecek.

Demokrasi seçim demektir. Şimdiye kadar toplum yönetimi için, seçme işinden daha mantıklı bir sistem bulunamadı, düşünülemedi, icat edilemedi. Öyleyse seçme ve seçilme hakkımıza dokunulmasın bu yeter...

_______________