Melikşe orman içinde, Tonya’ya yakın küçük bir köydü. Türkiye’nin kuruluş yıllarıydı ve her yerde olduğu gibi oralarda da yoksulluk almış başını gidiyordu. Kocaları savaşa gidip dönmeyen çok sayıda dul kadın vardı köyde. Kızının öyküsünü yazacağım Güllü kadın da o dullardan biriydi.
35 yaşındaydı ve çocuklarından başka hiçbir şey düşünmüyordu. Her çabası onlar içindi. Sağlığı yerindeydi ama arada bir kocası gelirdi aklına. İşte o anlarda yalnızlık duygusu ağır basar, için için ağlardı. Melikşe tepesine çıkarak olanca sesiyle, ama haykırarak “Bizi böyle yalnız koyup nerelere gittin” diye seslenmek isterdi eşine. Çok yükseklerde bağırırsa sesini duyurabileceğini sanırdı. Öte dünyada karşılaşacaklarını düşünür, kocasına anlatacağı şeyleri planlardı.
Çalışkan kadındı; taşı sıksa suyunu çıkarabileceğini sanırdı. En önemli derdi, belini büken şey, yeteri kadar tarlasının olmayışıydı. Bir evlek daha yeri olsa hiç kimseye minnet etmeden yaşayabilirdi.
Evinin arka tarafında, avuç içi kadar ekilecek bir yeri vardı. Hep hepisi o kadardı. Kocası askere gitmeden önce, ağaç köklerini ve taşları ayıklayarak hazırlamıştı. Orada yetiştireceği hiçbir şey ailesine yetmezdi. Bir ineği ve geçen sene doğan buzağısı vardı, onları çoğaltmak istiyordu.
Akşam olmak üzere, Hoca her an ezanı okuyabilirdi. Genç kadın ocağını ateşledi, kirişe takılı zincire çorba kazanını astı. Yemeği pişerken, peykenin kenarına ilişti. Çocukların yırtık çoraplarını dikmeye koyuldu.
İki oğlu, bir kızı vardı. Sabriye on dört yaşında ve büyük olanıydı. İkiz oğlanlar on bir yaşındaydı. Sabriye hareketli afacan, bir kızdı. Oğlanlardan yana pek derdi yoktu da bu kız ele avuca sığmıyordu. Bir an önce sorunsuz şekilde evlendirebilse, üzerinden ağır bir yükün kalkacağını hesap ederdi. Böyle giderde, kız dilediği gibi hareket ederse, zapt edilmesi çok zor olacak diye geçerdi aklından. Ne yapmak gerektiği konusunda çok düşünürdü de bir çözüm bulamazdı. O durumlarda askerden dönemeyen kocasını düşünür, fısıltılı bir sesle ağıt yakardı. Yaktığı ağıtların hiç kimse tarafından duyulmasını istemezdi.
Akşam karanlığı çöktüğü halde kızı, ortalıkta yoktu. Oğlanlar ise avluda koşuşup duruyordu.
Çorabın tekini yamaladı kenara koydu. Kızının mahallede dolaştığını biliyordu aslında. Ancak kız kısmının evine geç gelmesini hayra yoramıyordu. Yerinden kalktı çıkmak için hazırlanıyordu, koşarak yaklaşan ayak sesleri duydu. Dış kapıya doğru yürüdü;
“Ana!” diye bağıran kızını kucağında buldu. Az kalsın sırt üstü yere düşecekti.
İki delikanlı peşinden kovalıyordu. Ana kızı kucak kucağa görünce, durup sızlanmaya başladılar.
“Güllü teyze” dedi daha iri olanı. “Sabriye çam dalı ile vurdu bize.”
“Doğru mu kızım?” diye sordu.
“Evet ama şakacıktan vurdum ana” dedi gülerek.
Anası, kucağında ürkek bir güvercin gibi duran kızına, sonra da oğlanlara baktı.
“Zaten geç geldiği için onu cezalandıracağım, siz gidin. Analarınıza da selamımı söyleyin. Bir daha böyle bir şey yapmayacak.”
Oğlanlar ikna olmuş olmalılar ki dönüp gittiler.
Karabulutlar, akşam karanlığını erken başlattı. Avluda koşuşan çocuklar yorulmuş, belki de acıkmışlardı. Anneleri “haydi eve girin” demeden girdiler. Ocağın alevi azalmış içeriyi aydınlatamıyordu. Sabriye koşarak seranderin altına gitti, kol büyüklüğünde bir çıra aldı. Döndüğünde kardeşlerini ocağın etrafına oturmuş buldu. Elindeki çıra ile dürttü birini, çocuk cıyaklayarak yanladı. Sonra elindeki çırayı közlere yanaştırdı, üfleyerek tutuşturdu. Alev alan çıra ortalığı aydınlattı. Giderek duvardaki yerine iliştirdi.
Küçük oğlan; çorbanın pişip pişmediğini sordu anasına.
“Birazdan hazır olur. Çok mu acıktın oğlum, ekmek vereyim mi eline?” diye sordu.
“Ben de çok acıktım” dedi diğeri.
“Sabriye, çocukların eline ekmek versene!” dedi ve duvar kenarında duran odunlardan birkaç tane aldı, kazanın altına sürdü. Ocak yeniden tutuştu. Çocuklar ellerindeki ekmek parçalarını alevlere doğru uzattılar, sıcak ekmek olsun istemişti canları.
Ocağın aydınlığını yeterli bulan Sabriye, çırayı söndürdü.
Güllü kadın sofra kurma hazırlığına başladı. Aslında ne yapmak istediğini tam olarak kendisi de bilmiyordu. Sabriye’yi önemli bir sorun olarak görüyor, kafasında büyüttükçe büyütüyordu. Böyle giderse, kızının sorunlar yaşayacağını düşünüyordu. Düşündükçe korkuyor başına ağrılar saplanıyordu. On dördüne gelmiş kızının oğlan çocuklarıyla şakalaşıp oynaşmasını bir türlü engelleyemiyordu. Kızlar yüzünden yaşanan onca vurgunu hatırladı. Ağlamamak için kendini zorladı. ‘Keşke kocam sağ olsaydı’ diye geçirdi içinden.
Sabriye ise anasının neler düşündüğünün farkında bile değildi. Küçüklüğünden beri, neşeli ve şakacı, hayatı keyifle yaşamak isteyen bir çocuktu. Onun için sevmek, sevdiği kişiye dokunmak demekti. Bütün sorun, dokunmasının şiddetinden kaynaklanıyordu. Kardeşlerini severken bile öncelikle tokadı şaplatırdı. Anasını severken ise, bir kedi gibi ya kucağına ya da sırtına zıplardı. İneği severken, hayvana etmediğini koymazdı. Bir seferinde karnının altından geçmek istedi, az kalsın ezilecekti.
İşte şimdi kardeşlerinin saçlarından tutmuş, birbirine bağlamakla tehdit ediyor, hem de gülüyor. Anası yuvarlak yer sofrasının üzerine tahta kaşıkları koyarken;
“Sabriye!” diye bağırdı. Ses evin duvarlarında yankılandı. Sonra da ne olduysa, olduğu yere oturdu ağlamaya başladı. Anasına baktı kız, bir an durakladı. Ağladığını fark edince gidip boynuna sarıldı. O da anası ile ağlamağa başladı. Ocağın karşısında oturan çocuklar ne olduğunu anlayamadı. Dikkatle analarına baktılar, bir süre izlediler. Sonra hepsi birden ağlamaya başladı. Kimin ne dediği pek anlaşılmıyordu ama çocuklar babaları için ağlıyordu. Melikşe’deki küçük ahşap evde, kadrosu dört kişiden oluşan bir oratoryo sergileniyordu. İzleyicisi olmayan, sanat dergilerinde hiçbir zaman adından söz edilmeyecek olan dramatik bir ağlama gösterisi.
Evin içi kap karanlık oldu. Ocaktaki odun alevi kaybolmuş, geriye kalan közler çok az ziya yayıyordu. Sabriye anasının boynundan kollarını çözdü, kalktı. Duvara takılı olan çırayı aldı ve közlere üfleyerek tutuşturdu. Ev yeniden aydınlandı, sonra götürüp yerine yerleştirdi. Bir süre anasını ve kardeşlerini izledi, ağıt dizerek ağlıyorlardı.
“Yeter!” diye bağırdı. “Kesin ağlamayı, yemek zamanı geldi.”
Anası sustu, ona bakarak çocuklar da sustu.
Yuvarlak sofrayı ocağın yanına çekti.
1932’nin kışı zorlu geçiyordu. Güllü kadının yazdan hazırladığı odunlar tükenmişti. Her gün ormana gitmesi gerekiyordu. Hoş başka kadınlar da onun durumundaydı. Haberleşip ormana doğru yola çıkıyor, en geç iki saat sonra bir yük odunla geri dönüyorlardı.
Naciye kadının oğlu, Ali askerliğini tamamlayarak köye dönmüştü. Kızı Sabriye ile Ali’yi baş göz etmeyi o yolculukların birinde kararlaştırmışlardı. Böylece hem kızını evlendirmiş, hem de güvenilir bir erkeğin himayesine girmiş olmayı planladı.
Ali damat olduğu akşam, Sabriye henüz 15’ine çok az kalmıştı.
Yeni ama umut dolu bir hayat başladı. İkizler enişteyi, enişte de onları sevdi. Sanki her şey olumlu yönde değişti, ama Sabriye’nin eski neşesi kayboldu. O kadar ağırbaşlı bir gelin olmuştu ki en çok anası şaştı bu işe. Kahkahalarıyla çevresine neşe dağıtan, geleni gideni cimcikleyen kız o değildi sanki. “Gelin olmak ona yaramış” diye düşündü anası. Verdiği kararın ne kadar doğru olduğuna gönülden inandı. Küçük bir sorun arada bir kafasını kurcalamıyor değildi. Damadı işe sıkı sarılmıyor, ikide bir köyün içine gidiyor geç vakitlerde dönüyordu. Halbuki onu bir sahip olarak görüyor, varlığından güç alıyordu. O bakımdan anlayışla karşılıyordu, ‘yeter ki başımızda bulunsun, bütün işleri yaparım’ diye geçirirdi gönlünden.
Yoksulluk olmasaydı belki de her şey yolunda gidecekti. O Mayıs ayında kızı 18, torunu Hüsnü de iki yaşına girecekti. Yolunda gitmeyen bazı şeyler oluyordu ama sonucun tam olarak nereye varacağını anlayamıyordu. Ele gelir tek sıkıntı, damadının hiçbir iş yapmadığı ve eskisi kadar saygılı davranmadığıydı. Sabah çıkıyor akşam dönüyordu. Sabriye ise evlendikten sonra dilini yutmuştu sanki. Şımarık, ele avuca sığmayan, hayat dolu hali ile bugününü karşılaştırdığı zaman, anası da durgunlaşıyordu. Suçluluk duygusuna kapılıyor ve ‘keşke yaşıtı birisi ile evlendirseydim’ diye vah’lanıyordu.
Mayıs ayının son Cuma günüydü. Güneş daha yenice dönmüştü batıya. Deniz tarafından uçarak gelen beyaz bulutlar, Tonya’nın üzerinden geçerek dağlara doğru aynı hızla yol alıyordu. Hava serindi ve sadece kuş cıvıltıları bozuyordu doğa’nın sessizliğini. Yukarıdaki ormanlardan arada bir guguk sesi geliyordu. Güllü kadın ise kızı ile beraber küçük tarlasında mısır fidelerini ikiliyordu.
Tonyalı kadınlar, özellikle matem günlerinde, Dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir tarzda ağıt yakarlar. Bir öyküyü, anıyı hoş ve uygun dizelerle, ama yanık bir melodi ile naklederler. Herkes huşu içinde dinler, okuyan yorulduğu zaman diğer kadın aynı yerden alarak devam ettirir. Bu söylemede; öykü, sitem, yiğitlik, zayıflık, varsıllık, yoksulluk, kavga, ölüm gibi insanı ilgilendiren her şey, hoş bir seda ile nakledilir. Olayın daha önce biliniyor olması, çok da önemli değil. Asıl olan düzgün dizeler, güzel ve yanık bir ses ile nakletmek ve dinleyenleri ağlatabilmektir.
Güllü kadın, çocukluğundan başlayan, kocası ile devam eden ve şimdi de çocukları ile ilgili olup bitenleri, destanımsı şekilde yanık bir melodi ile söylemeye başladı. İnsanın yüreğini dağlayan bir sesi vardı. Ne zaman ki Sabriye’nin öyküsüne sıra geldi, göz kapakları arasından yaşlar süzülmeye başladı. Sabriye de ona uydu, için için ağlıyordu. Anasının neler düşündüğünü, neden kendisini çocuk yaşında evlendirdiğini öğrendi. Şimdi, o da bir şeyler söylemeliydi. En azından, bu söyleme biçimini deneyerek sitem etmeliydi. Araya girerek ilk dörtlüğü söyledi. Devam et, işaretini aldı anasından ve usta bir okuyucu gibi söylemeğe başladı. Bütün bu söylemeler sırasında, birbirleri hakkında bilmek istedikleri hemen her şeyi öğrenmiş oldular. Anasının, yalnızlık korkusuyla bir bakıma kızını zorla evlendirdiğini öğrendi. O gün verilen kararı, hatalı buluyordu. Ama bunun bir alınyazısı olduğunu, yazanın yazıyı böyle yazdığını, o bakımdan yapılacak başka bir şeyin olmadığını söyleyerek teselli arıyordu.
Anasının ağladığı yer orası değildi. Keşke divane bir sevdan olsaydı, onunla dağlara kaçsaydın. Günlerce arasaydım da bir sene sonra bulabilseydim sizi. Hiç olmazsa sen buldun ben yardımcı oldum, diyebilirdim. Şimdi mutsuz olduğunu görüyorum ve kendimi suçluyorum, dedi ağlayarak.
Artık anası ve hayat hakkında çok şeyler öğrendiğini düşünüyordu.
Damat Ali o akşam, eve erken geldi. Saygısız bir tavırla;
“Kaynana!” dedi. “Göç etmeye karar verdim.”
Yüreği ağzına geldi, dikkatle baktı ona.
“Nereye taşınacaksın?”
“Maçka’ya.”
“Maçka da neresi?”
“Yeri yaylasından ilerde bir yer.”
“Ne var orda?”
“Zenginlik, zenginlik var. Bu gün bir adamla konuştum. Tonya’dan gitti ve orada yaşıyor, her şeyi anlattı bana. Yıllar önce gâvurlar yaşarmış, sürmüşler onları, her şeyleri kalmış. Anlayacağın köy boşaltılmış. Gidenler hazır bir ev ile tarla sahibi oluyorlar.”
Neler söylüyordu bu damat, gerçekten olabilir miydi böyle şey?
O köyün adamlarını neden kovmuşlar acaba?
Öyleyse bizi de kovarlar mı acep?
Giden adamlar neden her bi şeylerini beraberlerinde götürmemişler?
Yani onları sürenler nasıl olmuş da tarlalarını satmaya izin vermemişler?
Bir anda onlarca soru işareti üşüştü yüreğine.
Damadı anlattı, o dinledi. İnanıp inanmamak arasında bocaladı durdu.
Kızına dönerek;
“Ne dersin Sabriye?” diye sordu.
“Ne deyeyim ana, kocamın dediğine karşı gelebilir miyim?”
İçi cız etti, kızının kocası yanında söz söylemek yetkisi yoktu. Bir ah çekti içinden, damadına dönerek;
“Bilmediğin memleket Ali, gider de perişan olursunuz oralarda. Cay bu işten oğlum.”
“Kararımı verdim, yarın gideceğiz.”
Konuşma biçiminden hiç hoşlanmadı, sanki inadına öyle söylüyordu. Şaştı kaldı ne deyeceğini, ne yapacağını bilemedi.
Ali kararını vermişti bir kez, Nuh der peygamber demez bir adamdı. Çaresiz, yol hazırlıklarına başladılar. Sacın altına, pişmesi için kocaman bir mısır ekmeği hamuru koydular.
Maçka’ya giden en kestirme yol, karlı dağlardan geçerdi. Siriksa, Karaptal, Mula Obası, Haçka Obası, Yeri ve Mulaga yolu ile gideceklerdi. Aslında; bu yer isimlerinin bazılarını duymuş diğerlerini konuştuğu adamdan öğrenmişti. Önlerinde yirmi saatlik yolları vardı.
Sabriye gecenin bir vaktinde uyandı. Ocakta küllerle kapatılmış közleri açtı, üfleyerek elindeki çırayı tutuşturdu. Sonra da duvardaki yerine astı. İkizler de uyanmış yatağın içinde oturuyorlardı. Kocasını ve anasını da uyandırdı. Güllü kadın şaşkındı ne yapacağını ne vereceğini, ne deyeceğini bilemiyordu. Ekmek sepetini indirdi. Bir parça mısır ekmeğini ayran dolu sahana ufaladı.
“Bu son kez beraber olduğumuz yemek olmasın” diye dua etti içinden.
Sabriye bir keçe ve küçük bir kilimi paketleyip sırtına bağladı, oğlu Hüsnü’yü de onun üzerine. Peştamalını yan bağlamış, eşarbının uçlarını ensesinde düğümlemişti. Düğüne gider gibi bir hali vardı. Kapıdan çıkarken öce sağ ayağını besmele çekerek attı. Ali ise ekmek ve çamaşırların konulduğu torbayı omzundaki değneğe astı. İkizler analarıyla beraber, gidenlerin arkasından bakakaldılar. Bilmedikleri bir dünyaya doğru yürürken, ana ve ikizlerin de umutlarını götürdüklerinin hesabını yapmadılar.
Şafak sökerken, epey yol almışlardı. Maçka’ya gitmek üzere yola koyulduklarında, ellerinde adres olarak sadece “Livera” köyünün adı vardı. Daha önceki yıllarda, Tonya’dan gidenlerin oraya yerleştiğini duymuştu ve bütün bildiği o kadardı.
O gece Yeri’de bir adamın evinde konakladılar. Tonya ve Akçaabat taraflarından gelerek Maçka’ya gidenleri hep o adam konuk ederdi. Yedirir, içirir ve yatırırdı, bunun için beş kuruş para talep etmezdi. Sadece Allahın razı olması, onun için yeterliydi.
Livera’ya vardıklarında köyün girişindeki Karaksa suyu çeşmesinin yanında durdular. İkisi de çok yorulmuş, Sabriye iyice bitkin düşmüştü. İki günlük yolculuk takat bırakmadı onlarda. Çocuğunu sırtından indirdi avucunu su doldurarak içirdi. Biraz ilerde, fındıklık arasında iki ev vardı. ‘Bizimde böyle bir evimiz olacak mı?’ diye bir soru geçti içinden. Köyün başı, Melikşe’de olduğu gibi çam ormanları ile kaplıydı.
Çok oturmadılar, öncelikle bir Tonyalı bulup dertlerini anlatmaları gerekecekti. Yokuş yukarı yürümeye başladılar. Ekinler neredeyse iki karış kadar boy atmıştı.
“Bak Sabriye bizim köyde ekinler bu kadar büyümediler” dedi Ali.
Gülümseyerek baktı kocasına, cevap vermedi.
Yolun kenarında bir kahve vardı. Oturanlara selam verdi. Onlar da sanki bağırarak aldılar selamı. Hanımını ikaz etti;
“Sen biraz ileriye git otur. Bakayım burada Tonyalı kimse var mı?”
Sabriye hiçbir şey söylemedi, Ali kahveye doğru yürüdü.
“Hemşerim burada Tonyalı kimse var mı?” diye sordu.
Oturanlardan biri yerinden kalktı başını kapıdan içeri uzatarak;
“Yusuf, burada bir arkadaş var Tonyalı birisi var mı, diye soruyor.”
Kâğıt oynayan adamlar, duymazlıktan geldiler. Kapıda dikilen adam, sözcükleri başka bir şekle sokarak;
“Tonyalı Yusuf, burada bir Tonyalı var, seni soruyor!” deyince baktı, yerinden kalktı dışarı çıktı, Ali de kapıya yakın gitmişti. Adam yeni geleni gösterdi.
Sabriye, tarla duvarı kenarına, Armut ağacının altına oturmuş kocasını ve konuştuğu adamı izlemeye başladı. Uzun uzadıya konuştular. Sonra da birer iskemle çekerek oturduklarını gördü. Çocuğu kucağında uykuya daldı. Karnının acıktığını hisseti, her halde birileri konuk eder bizi diye düşündü.
Kocasının adamla konuşması uzadıkça uzadı. Konuşmalar uzadıkça Sabriye’nin kafasındaki umutsuzluk bulutları gittikçe çoğalıyor, çoğaldıkça da kara bulutlara dönüşüyordu. “Neredeyse akşam olmak üzere ortada kalmayız umarım” diye söylendi.
Orta yaşlı, heybetli bir kadın geldi yanına, önce selam verdi.
“Akşam vakti neden burada oturuyorsun?” diye sordu.
Sabriye’nin yüreğine su serpildi;
“Tonya tarafından geliyoruz. Bu köyden bize de yer verecekler” dedi.
Kadın başını kaldırdı, sanki köyü gözler gibi yaptı;
“Ama bu köyde boş yer yok ki” dedi sakince.
“Bilmem, kocama öyle demiş bir adam.”
“Satın alabilirsiniz. Acaba yer satacak olan var mı?”
“Hayır, para ile değil, giden Gâvurların yerlerinden verecekler.”
Sabriye ve kocasının kandırıldığını düşündü kadın, gözlerini büzüştürerek baktı;
“İster misin bizim eve gidelim, çocuğun var.”
“Çok sağ ol, kocamı bekliyorum” dedi.
“Evim aha şurası, gelmek istersen ben oradayım” dedi ve gitti.
Korkmaya başladı. El memleketinde kim kime arazi verir, yarından tezi yok geri dönmeli, diye düşündü. Çantadaki ekmek tükenmeden anamın yanına dönmeliyiz diye söylendi.
Neredeyse akşam karanlığı bastıracak, kocası bir türlü bitirmedi konuşmayı. Öyle olunca da konuşmaların olumsuzluk içerdiğini anlamakta gecikmedi. Çocuk ağlayarak uyandı. Susması için göğsüne bastırdı.
Kocası o adamla yan yana geliyor, çocuğu ise kucağında ağlıyordu.
“Sustur şunu” diye bağırdı uzaktan.
Yanına yaklaşınca ‘peşimizden gel’ anlamında eli işaret etti, acele ile toparlandı.
Yıkık bir kilisenin yanından geçtiler. Ağaç dallarının altında, kaldırım döşeli yoldan yokuş yukarı yürüdüler. Sonra sola dönen bir yola saptılar. Boş ve harabe bir evin yanında durdular. Kocası ile gelen adam;
“Biraz bekleyin sahibinden anahtarı alayım” dedi.
Sabriye kocası ile baş başa kaldı. Köyün başındaki tepeden çıkan ay, kocaman bir ayna gibi aydınlık saçıyordu. Sabriye sıkılarak;
“Ali, bu köyde hiç boş yer yokmuş, ne olacak şimdi” dedi.
“Sen karışma, ben işimi bilirim” dedi sertçe.
Kocasıyla, her şeyi konuşamayacağını düşündü. Bir seferinde konuşmak istemiş, gözünün üzerine bir yumruk yemişti.
Eski evin önünde bir süre daha, iki yabancı gibi oturdular. Adam tabakasını çıkarıp sigara sardı. Ay epey yükselmiş her yeri aydınlatıyordu. Çocuk arada bir ağlıyor, her ağlayışında bir parça mısır ekmeği tutuşturuyordu eline. Biraz ilerdeki iki katlı eve bakarak hayal görmeye başladı.
“Şu anda o evde çocuklu bir kadın var. İki yana sallanan beşiğinin içinde sallayarak uyutuyordur çocuğunu. Akşam yemeğinde kim bilir neler yediler. Bulaşıklarını yıkayan kadın kocası ile yatağına uzanmıştır çoktan. Kocası seviyordur karısını belki de. Her konuştuğunda sözünü ağzına tıkmıyordur. Sabah olunca kalkacaklar. Bir sahan ayrana mısır ekmeği ufalayıp yiyecekler. Sonra da tarlaya gidip isterlerse akşama kadar çalışacaklar. Keşke benimde tarlam olsaydı. O zaman kimse dövemezdi beni. Çok çalışır zengin olurdum, zengin kadınları kimse dövemez.
İçine bir korku düştü, titredi. Kocası fark etti;
“Ne oldu sana” diye sordu.
“Hiç” dedi. “Üşümüşüm”
Başkaca bir şey demedi adam.
Anahtarı almaya giden, yaşlı bir adamla döndü.
“Gelenler Bunlar mı?” diye sordu.
Sonra da anahtarı kapıya uydurarak çevirdi bir cazırtıyla açtı kapıyı.
“İçerde keçe var onun üzerinde yatabilirsiniz” dedi ve dönüp yürüdü.
“Yarın sabah görüşürüz” dedi köşeyi dönerken.
Ev sahibinin adı da Ali idi. Zenolu Ali diye anılırdı. Çocukları küçük olduğu için yardımcı bir aile arıyordu. Kahvede karşılaştığı Tonyalı Yusuf bu durumu biliyordu. O bakımdan doğrudan oraya getirdi yeni geleni. Birer sigara daha sardıktan sonra Yusuf da gitti.
Sabriye; Ay ışığından yararlanarak evdeki keçeyi buldu. Kuru otları biraz yaydı. Önce keçeyi sonra da sırtındakini serdi. Kilimi de yorgan gibi uzattı. Çantadan ekmek çıkardı, birazda peynir koymuştu anası. Kocası dışarıda sigara üstüne sigara sarıyordu. Çekinerek çağırdı onu. Dış kapının eşiği üzerinde ay ışığı altında yediler. Sonra da çocuğu araya alarak yattılar. Yol yorgunu oldukları için, yatar yatmaz uyudular.
Keşke bu gece sabah olmasaydı. Keşke bu gece ölseydim diye, avazı çıktığı kadar bağırarak ağlıyordu Sabriye. İşitenler o tarafa doğru baktılar. En yakın evde oturan Kondu’lu kadın koşarak yetişti. Yüzü gözü kan içindeydi. Ayakta duracak hali yoktu. Çocuğu da ağlıyordu. Kocası ise bahçe duvarı üstüne oturmuş hem sigara içiyor hem de gelenleri izliyordu. Dört kadın daha koşarak geldi, neler olduğunu anlamak için çırpınıyorlardı. Bir ağlayan kadına, bir de kocasına bakıyorlardı.
O gece çocuğu aralarına alarak yatmışlardı. Sabaha karşı altını ıslatmış, babası da ıslanmıştı. Kavga bunun üzerine çıkmıştı. Anlaşılan o ki öldüresiye dövmüştü karısını. Kondu’lu kadın Sabriye ile çocuğunun üzerine eğildi.
“Hadi seni evime götüreyim” dedi ve çocuğu kucağına aldı. Çocuk yabancı kadına gitmek istemedi cıyaklamaya başladı. Sabriye de yerinden kalktı yavrusunu kucağına aldı. Yan gözle kocasına baktı, hiçbir tepki alamadı ondan.
“Haydi!” diye çekişti Kondu’lu ve elinden tutarak yürümesini istedi.
“Kızım, o domuz adam her zaman döver mi seni” diye sordu.
Hiçbir şey söylememesini, “evet” anlamında yorumladı.
Güneş doğmuştu ama Sumaha dağın gölgesi yüzünden henüz köyü göremiyordu. O yüzden hafif bir sabah soğuğu kendini hissettiriyordu.
Eve girdiler, yer gösterdi yaralıya. Kendi çocuklarını odaya gönderdi. Ocağı yaktı ısınmaları için iskemle koydu. Güğümü ocağın kenarına sürdü. Önce sıcak çorba ikram etti. Ardından kadının yaralarını temizledi, çocuğu yıkadı kuruladı. O zamana kadar sormamıştı, artık öyküsünü dinlemek zamanı gelmişti.
“Nerden gelir ne yana gidersiniz kızım?”
İyi ki de sordu, Sabriye anlattı o dinledi, dinledikçe anlattı.
Güneş pencereden içeri girmeye başladı. Öykü daha da devam edecekti.
“Sen Şehit çocuğusun kızım, sana yardım etmek boynumuzun borcudur” dedi Kondu’lu kadın.
Gündelik işleri onu bekliyordu.
Sabriye geriye, Tonya’ya dönmek istediyse de Ali istemedi. Bir süre, evine taşındıkları adamın işlerinde çalıştılar. Daha sonraki yıllarda yarılığına iş verdiler onlara. Ne var ki Ali eşini arada bir dövüyor, zavallı kadının yardımına yine komşuları koşuyordu. 1939 yılının baharına kadar yersiz yurtsuz yaşadılar.
Hüseyin Altınbaş (Mucika) temkinli ve titiz bir adamdı. Birkaç yıldan beri köyün muhtarlığını yapıyordu. Sabriye’yi çalışkan ve saygılı bir kadın olarak tanırdı. Bir gün tarla bellenmesi için çağırdı onları. Akşama kadar çalıştılar. İşin bitiminde gündeliklerini ödedi. Sonra da;
“Peşimden gelin” dedi. Avluda boylu boyunca uzanmış bir ağaç vardı. Giderek üstüne oturdu.
“Gelin siz de oturun”
Karı koca yan yana oturdular.
“Bak Ali, gözüm hiç tutmadı seni, tembel bir adamsın. Sabriye senin gibi değil, çok çalışkan bir insan, üstelik şehit kızı. Sen ona destek olmadın, üstelik canın istediği zaman dövdün. Bu durumu sana yakıştıramadım.”
“Kaç çocuğunuz var?”
“Dört” dedi Ali.
Biraz düşündü uzaklara doğru bakarak alt dudağını dişleri ile kazıdı.
“Dört çocuğu el kapılarında büyütmek mümkün değil” dedi ve bir süre sustu.
“Size bir iyilik etmek istiyorum. Söz verebilir misin, Sabriye’yi bir daha dövmeyeceksin.”
Utangaç bir tavırla ve çok az duyulabilen bir sesle;
“Söz” dedi.
“Size bir yer vereceğim. Üzerinde ev yapmanız için yardımcı olacağım. Gönlünüze göre bir yuva kurmanız için destek olacağım.”
Sabriye’nin gözleri ışıldadı, Mucika’nın boynuna sarılıp ağlamamak için kendini zor tutu.
“Bu köyden mi yer vereceksin” diye sordu.
“Elbette.”
Ayağa kalktı önündeki ağacın engelinden kurtulana kadar yürüdü. Sabriye ve kocası izledi Muhtarı. Eli ile işaret ederek;
“Mezereye giden yolu biliyorsunuz. Yol üzerinde, karşıdaki sırtın hemen arkasında cifinlik bir yer var, bildiniz mi?”
“Bildim” dedi Ali.
“İşte orasını size veriyorum. En az 10 dönüm gelir. Ben sağ oldukça hiç kimse engel olamaz size.”
Sonra da gözlerine baktı, ikisininki de ışıl ışıldı.
“Yarından tezi yok işe başlayın.”
İkisi de Muhtarın boynuna sarılıp yanaklarından öpmek isterdi ama o çok az gülen ciddi bir adamdı. Ne tür tepki vereceği hiç belli olmazdı.
Sabriyelere yardım edenler oldu. Muhtar Mucika Orman askerlerinden ihtiyaç kereste aldı onlara. Bir ayın içinde evleri yapıldı, tarla yeri açmaya başladılar. Komşuların verdiği tohumluklar ekildi, dikildi. Artık dört çocuklu, ama toprağı olan bir aileydi onlar.
Dört yıl içinde altı adet inekleri oldu. Yağ ve peynir kendilerine yetiyor bazen de satabiliyorlardı. Kocası Ali çirkin işler yapmasa daha da zengin olacaklardı. Kumar oynuyor borçlanıyor ve borcunu ödeyebilmek için Sabriye’nin danalarını satıyordu. Çıldırıyor, ağlayıp sızlanıyordu ama bunun karşılığı olarak yine dayak yiyordu. Artık onun ağlamasına komşuları alıştı. Gelin görün ki Ali’nin adam olmaya niyeti yoktu. Kumarın ardından içki ortamına da girmeye başladı. Çocuklarının dördü de oğlandı ve ev işlerinde annelerine yeteri kadar yardımcı olamıyorlardı
Sumaha yaylasında derme çatma bir ev yaptı çocuklarıyla. Yaz aylarında yaylacılık yapacak yağ ve peynir üretecekti. Öyle de oldu, iki sene boyunca yaz aylarında yaptığı yaylacılıktan keyif aldı. Üstelik kocasından uzakta ve dayak yemeden geçen bir yaz. Daha ne isteyebilirdi Allahtan.
1943 Mayıs ayının son günlerinden biriydi. Yaylaya çıkma zamanına az kalmıştı. Sabriye o sene yaylaya giderek 29. yaşının keyfini sürecekti. Sabah erkenden kalktı ineklerinin hizmetini gördü. Altlarını temizledi, sağılacak olanların sütünü sağdı. Ahırın kapısından çıkarken, kocası ile komşusu Mustafa’nın avluda oturduğunu gördü.
“Hoş geldin Mustafa ağabey” dedi.
Adam bir şey mırıldandı ama ne dediği anlaşılmadı. Elindeki süt kovası ile eve girdi. Biraz sonra duyulmaması gereken sesler geldi kulağına. Dış kapıya kadar yürüdü, az kalsın bayılıp olduğu yere yığılacaktı. En güzel danasını götürüyordu adam. Kocası da arkasından bakıyordu. Koşarak gitti dananın ipinden tuttu;
“Nereye götürüyorsun malımı” diyerek asıldı.
“Kocanın kumar borcunu ödedim. Çekil önümden.”
Sabriye pes etmek niyetinde değildi. Dananın ipine asılıyor adam da onu iterek hayvanı götürmek istiyordu. Kurtulamayacağını anlayınca silahını çıkarıp kadının ayaklarının dibine doğru ateş etti. Gerçi vurmadı ama kadın korkudan ne yapacağını bilemez oldu. Olduğu yere çöktü kaldı. Ağabey dediği adam danasını alıp gitti. Kocası ise avlunun kenarındaki tahtanın üzerine oturmuş seyrediyordu. Sabriye yerinden kalktı, gözlerini bir dişi kurt gibi kocasına dikti, hiçbir şey söylemeden yanına kadar yürüdü. Ali elinde küçük bir çalı parçası ile toprağı eşeliyordu.
“Senin gibi adam olmaz olsun. Yedin bitirdin gençliğimi. Emeklerimi heder ettin. Elin itlerine yem ettin beni. Çocuklarımızı da düşünmedin, ne bulduysan amaçsızca har vurup harman savurdun. Beni döverek erkekliğini gösterdin, ama şu aptal adam bana silah çektiği zaman kılını bile kıpırdatmadın. Yazıklar olsun sana!”
Belki bir şeyler daha söyleyecekti, yılan gibi yerinden fırlayan Ali yüzünün ortasına bir yumruk çaktı. Bu yumruğun çeyreği bile Sabriye’yi öldürebilirdi aslında. Sırt üstü yıkıldı, üzerine çullandı. Sayılamayacak kadar yumruk salladı ona. Eskiden ağlar, bağırır yardım isterdi. Bu kez sesi hiç çıkmadı. Çocuklar koşarak geldi, babalarının ayaklarına sarıldılar;
“Yapma baba!”
“Vurma baba!”
“Yüzü kanlandı baba!”
“Anamı öldürdün baba!”
Bu son söz adamı durdurdu.
Sabriye yerde hareketsiz yatıyor hiçbir tepki vermiyordu. Ali ise burnundan soluyordu. Kadın parmağını oynatsa yeniden çullanacaktı üzerine. Çocuklar dikkatle annelerine bakıyor, yüzünde bir hayat belirtisi görmek istiyorlardı. Ali biraz geriye çekildi, kavgadan önce oturduğu tahtaya baktı, gidip oturdu. Cebinden tabakasını çıkarıp bir sigara sardı. Çocuklar ise hâlâ analarının yüzüne dikkatle bakıyor, yaşadığına dair bir işaret görmek istiyorlardı.
“Anam öldü!” dedi büyük oğlan hıçkırarak.
Kardeşleri de ona bakarak ağlamayı sürdürdüler.
Ali yerinden kalktı, eve girdi. Bir tas su aldı, gitti karısının yüzüne döktü. Yüz hatlarında küçükte olsa bir kıpırdanma oldu.
“Birazdan uyanır, kendine gelir” dedi çocuklarına. Sonra da ormana doğru yürüdü gitti.
Sabriye kendine geldiği zaman amansız ağrılar içindeydi. En çok da başı ağrıyordu.
“Babanız nerde?” diye sordu.
“Ormana doğru gitti” dedi Hüsnü.
“Dövdü mü beni?”
Bu soruya hiç biri cevap vermedi. Yerinden kalkması için yardım ettiler.
Ali o akşam eve gelmedi. Bir yerlerde kumara takıldığını düşündüler. O sabah yaylaya göç etmeye karar verdi. Sığırların zillerini, püsküllerini taktı. Şafak sökmeden yola koyuldu.
Yaylada huzur bulurdu Sabriye. Fakat bu yaz ona yaramadı. Akşamları ateşleniyor başı ağrıyordu. Yayla komşusu yaşlı bir kadın, Havva nene idi. Derdini ona anlatırdı. Ağrıları tuttuğu zaman da ona gider, ne yapması gerektiğini sorardı.
Yine bir akşamüstü başı şiddetle ağrıdı. Ayakta duramadı oturdu. Oturduğu yerden yıkılacağını sandı, yattı. Yatar yatmaz kusmaya başladı. Çocukları Havva neneye koştular. Yaz yağmurlarında ıslanmış gibi ter içinde kaldı.
Havva Nene geldiği zaman gördüğü durum karşısında şaşkına döndü.
“Ne oldu sana kızım?” diye sordu.
Cevap alamadı. Yediği bir şeyden zehirlendiğini düşündü, bir tas ayran hazırlayıp verdi.
“İç şunu” dedi.
Sabriye yavaşça doğruldu, ayranı almadı su istedi çocuklarından. Elini yüzünü yıkadı. Sonra da tası iki eliyle kavradı, dudaklarına getirmek istedi, tir tir titriyordu.
Birkaç gün sonra, yüzünde ve sonra diğer yerlerinde yama büyüklüğünde kırmızılıklar oluştu. Arada bir ateşleniyor başı şiddetle ağrıyordu. Nedir ne değildir sorularına bir türlü yanıt bulamadı. Hastalığı ile uğraşırken yeni bir derde daha yakalandı. Yüzünde ve vücudunun bazı yerlerinde sivilceler çıkmaya başladı. Kocası ziyaretine gittiği gün sivilceleri kanamaya başlamış ve artık ayakta duracak mecali kalmamıştı. Gözlerinin çevresinde çıkan sivilceleri kaşımış kanatmıştı. Sivilceler gözleri içinde de çıkmaya başladı. Patlayan şişçiklerden çıkan sıvı bir süre sonra kokmaya başladı. Şiddetli acılar içindeydi ve görme duyusu her an biraz daha kayboluyordu.
Havva Nene çocukları uyardı;
“Evladım” dedi. “Ananız bilinmeyen bir hastalığa yakalandı. Size de bulaşabilir. O bakımdan yanında durmayın, hiçbir şeyine dokunmayın.”
Ali artık hasta karısının başında duruyordu. Maçka’da doktor yoktu. Trabzon’a götürmek o kadar kolay bir iş değildi. Sal yapıp götürseler bile doktora verecek parası yoktu. Sabriye ne konuşuyor ne yiyor ne de içiyordu. Kocası ise üç gündür karısının başında bekliyordu. Günde bir tabaka tütünü tüketiyor ne yapacağını bilemiyordu. İnekler ve çocuklar onun eline kalırsa ne yapması gerektiğini düşünmeye başladı. En akıllıca olanı inekleri satmak diye düşündü.
Sabriye hayalinde anasının köyüne gitti. Ocak başında buldu onu, saçları bembeyaz olmuş yüzü buruşmuştu. Başına gelenleri kafiyelere dökerek sıraladı. Bir o söyledi bir de anası. Gözyaşları sel olup aktı. İkiz kardeşleri de oradaydı, söze katılmadılar sadece ağladılar.
O gece Sabriye’nin öldüğünü fark edemedi kocası. Sabah olunca dikkatle baktı ona, nefes almıyordu. Kapıdan çıkıp diğer evlere doğru döndü. İki avucunu boru gibi yaptı ve ağzına yanaştırdı;
“Komşular Sabriye öldü!!!” diye defalarca bağırdı.
Ne duyan oldu ne de gelip teselli eden. Çocukları koşarak Havva neneye gittiler, analarının öldüğünü söylediler.
“Size söylemiştim çocuklar, ananızın hastalığı ölümcül ve bulaşıcı. Ona kim yanaşırsa o da aynı hastalığa yakalanır.”
Analarını deliler gibi seven çocuklar ne yapmaları gerektiği konusunda karar veremediler. Yaşamak duygusu ağır basıyordu.
Yaylacılardan yardım alamayacağını anlayan Ali, kapıyı kilitledi ve köye doğru yürümeye başladı. Ağlamak sırası ondaydı artık, hem ağlıyor hem yürüyordu. Güvendiği adamlardan iki kişi bulabildi. “Hiç olmazsa mezar kazıp defnedelim, bu kadarı bana yeter” dedi onlara.
Ölünün dini usullere göre gömülmesi gerekirdi. Ali’nin işi zorlaştı, çünkü hiç kimse yanaşmak istemiyordu Sabriye'nin cesedine.
Takatak Ahmet ve Malkoç ona eşlik etmek üzere peşinden yürüdüler. Yaylaya ulaştıklarında akşama birkaç saat daha vardı. Mezar yerini, Galyan’dan gelerek yukarı yaylalara giden yolun alt tarafına yapmak için kazmaya başladılar.
Sabriye’nin öyküsü her tarafa yayılmış, duymayan kalmamıştı.
Galyan tarafından iki atlı geldi, mezar kazıcılarının yanında durdu. Selam verdiler;
“Ne yapıyorsunuz arkadaşlar?” diye sordular.
“Bir kadın öldü, onun mezar yerini kazıyoruz” dediler.
Adam atından indi.
“O ölüyü buraya gömemezsiniz. Bulaşıcı bir hastalığı vardı, buradan geçen insanlara bulaşır. Gidin başka yere kazın mezarınızı.”
Mezar kazanlar ne dediyse ikna edemediler adamı. Neredeyse kavga çıkacaktı.
Açtıkları çukuru yarım bırakıp geri döndüler. Ali onları görünce mezarın tamam olduğunu sandı. Arkadaşları olup biteni anlatınca dondu kaldı, ne yapacağına şaştı.
Eşi ölmüş, cenazesi evin içinde bekliyor ve onu defnedemiyordu. ‘Sabriye gitmek istemiyor, beni de götürmek istiyor’ diye yorumladı olup bitenleri.
“Kaymakama gideceğim. Başka kime gideyim” dedi arkadaşlarına.
Yüzünde korku ile karışık bilgisizliğin belirtileri ayırt ediliyordu. Arkadaşları, son fikrini uygun buldu. Onları yaylada bırakıp Maçka’ya doğru koşarak yürüdü.
Maçka’ya girerken Halimes Mustafa ile karşılaştı. Mustafa akıllı bir adamdı. Olup bitenleri ona da anlattı.
“Kaymakama gitme. İşe hükümet karışırsa daha fena olur” dedi.
“Başka ne yapabilirim” diye sordu.
“Ben hallederim, hadi gidelim.”
Yaylaya çıktıklarında akşamın karanlığı çoktandır her şeyi ört bas etmişti.
Ormanın içinde ama köy yoluna yakın bir yerde mezar çukurunu açmaya başladılar. Ali kazıyor Takatak Ahmet kürekle boşaltıyordu. Ay yoktu, sade gökyüzündeki yıldızlar biraz aydınlık saçıyordu. Ne var ki o aydınlık çam ormanının içine kadar ulaşamıyordu. Her an, birisi gelecek korkusu ile yürekleri ağızlarına geliyordu.
Toprağa her kazma vuruşunda, Sabriye geliyordu gözünün önüne. Dişlerini gıcırdatarak sinirleniyor, ileri doğru tükürüyordu.
“Karınla helalleşebildin mi?” diye sordu Takatak Ahmet.
“Son günlerinde o kadar hastaydı ki aklıma getirip, hakkını helal et diyemedim.”
Havva nene temiz bir yatak çarşafı getirdi. Sabriye’nin yan tarafına serdi. İki harekette üzerine devirdi ölüyü. Her iki taraftan düğümledi. Bildiği tüm duaları okudu.
Çocuklar Havva Nenenin evindeydi.
Halimes Mustafa ise uzun ince bir ağaç kesti. Sabriye’yi üç yerinden bağlayıp astılar ağaca.
Mezar kazıldı, Ali ve Takatak Ahmet geldi.
Duvarda yanan çıranın aydınlattığı Sabriye’nin cesedi, kocasını korkuttu.
“Karım korkuttu beni” dedi.
Halimes Mustafa;
“Hayatı boyunca sen korkuttun. Şimdi sıra onda, dur bakalım geceleri rüyana da girecek” dedi.
Uzunca ağacın her iki ucundan tutarak asılı cesedi kaldırdılar.
“Ağır değilmiş” dedi Ali, ağacı omuzlayınca. Evden çıktılar, aşağıya doğru, mezarın kazıldığı yere doğru yürüdüler. Gece karanlığının içine daldılar.
Cenazenin usule uygun defnedilmesi umurlarında değildi.
Tek düşünceleri kimseye yakalanmamak ve Sabriye’den kurtulmaktı.
Sağlığında bile teslimiyetçi bir mizacı olan kadın, yine aynı tavır içindeydi.
Gecenin karanlığında sağa sola çarparak götürüyorlardı. Sesi hiç çıkmıyor, kocasına saygılı davranmaya özen gösteriyordu sanki.
____________________
