Türk adalet sistemi size güven veriyor mu?

Kültür Sanatta Bu Hafta

Emriye Hala

bulutEmriye halasının ateşini ölçtü, derece kırkı gösteriyordu, telefona koştu, Doktor Nezir Bey’i aradı. Sonra geri döndü, bir havlu ıslatıp halasının ellerini ayaklarını, ovdu. Hiçbir şey olmamışçasına öylece yatıyordu. Dün akşam da böyle olmuştu. Yine ateşi çıkmış ve doktor çağırmışlardı. Akşamın karanlığı ile halanın ateşi aynı anda geliyordu. Çocukları öteki odaya gönderdi ve halanın Ankara’da yaşayan diğer yeğenlerine de haber verdi.

Tam donanımlı bir cankurtaran aşağıda, apartmanın önünde durdu. İçinden önce doktor, ardından elinde dolu bir el çantası olan hemşire çıktı. Merdivenleri koşarak tırmandılar. Kapı açıktı ve doktor hastanın odasını biliyordu, kimseye bir şey sormadan girdi.
Yumuşak bir sesle “Neyin var teyzem” dedi ona, elindeki çantayı açarken.

Cevap veremedi Emriye hala. Bu sırada hemşire, hastanın başucunda bulunan askılığa bir serum torbası bağladı. Doktorla göz göze geldi, evet anlamında başını salladı doktor. Acele ile kordonun ucuna taktığı iğneyi, hastanın sağ el bileğinin biraz yukarısına iliştirdi.

Hala, üç aydan bu yana Ankara’da yeğenlerinin yanındaydı. Hastaydı ve bakacak başka kimsesi yoktu. Çocuksuz bir kadındı ve yetmiş yaşını çoktan doldurmuştu. Kocasının ölümüyle düzeni bozulmuş evinde kimsesiz ve tek başına kalmıştı. Hastalandı ve hastalığının ne olduğunu hiçbir doktor bilemiyordu. Daha doğrusu doktorlara inanmıyordu. Kendine özgü bir kadındı ve hastalığı da çok özel olmalıydı. “İnsan hasta olmasa hastayım der mi?” diye dert yanardı ziyaretine gelenlere. Hastalığının ilk günlerinde kemik erimesi teşhisi koymuştu Trabzon’daki doktorlar. O ise genç doktorların teşhislerine hiçbir zaman itibar etmedi. Onlar daha yeni yetmeydi, doktor dediğin yaşlı biri olmalıydı. İşte şimdi başucunda duran bu doktor kırklı yaşlarındaydı ama onu da hiç sevmiyordu. Bütün tahlil sonuçlarının çok iyi olduğunu söylemişti. Sürekli yatmasına itiraz etmiş, yatarsa yatağın onu kendine çekeceğini söylemişti. Ev sahibesi de bir seferinde doktoru desteklemişti ve Emriye hala onun bu tavrına alınmıştı.

Serum iyi geldi ona. Göz kapaklarını biraz araladı sonra yine kapattı. Hemşire koltuk altındaki dereceyi aldı, biraz yukarı kaldırarak baktı. Emriye hala da gözlerini açtı ona bakıyordu, göz göze geldiler.
“Geçmiş olsun teyzeciğim” dedi hemşire. “Ateşiniz düşmüş.”
Dudaklarını kıpırdattı, her halde teşekkür etti.
“Serum sana iyi gelecek, Pazar günü geleyim de dışarı çıkıp gezelim.”

Gülümsedi hala, sonra da uykusunun geldiğini fark etti ve gözlerini kapattı. Bu bir uyku hali değil, yorgunluk bitkinlik ve umutsuzluktan kaynaklanan bir göz kapatılmasıydı sanki.

Gözlerini kapattığında kendisini köyünde buldu. Gençliğinde çekingen bir kızdı, kumral uzun boylu, güler yüzlü ve alımlıydı. Güzelliğinin de farkındaydı. Delikanlıların İlgisini çekiyordu. Ağabeyi tutucu bir adam ve evin tek erkek çocuğuydu. Belki de o yüzden kız kardeşlerini baskı altında tutmak gibi bir görev üstlenmişti Kızlar için bir söz duyacak olsa dünyayı başlarına yıkardı. Onlara söz söyleyen delikanlılarla kavga edebilirdi. Öyle olunca da hiçbir delikanlı kızlarla konuşmayı göze alamıyordu.

Her genç kız gibi evlenmeyi hayal ediyordu. Komşu kadınlar; “ne zaman evleneceksin kız?” diye soruyorlardı. O da ‘aman ağabeyim duymasın’ diyerek geçiştiriyordu. Tek başına kaldığı zamanlarda derin düşüncelere dalar, nasıl bir evlilik yapacağının planlarını yapardı. Aslında eş seçmek gibi bir şansının olmayacağını da biliyordu hani. Kararı o değil büyükleri verecekti. Yine de kendi hayatını tanzim edebileceğini sanarak avunurdu. Sonra da; hiç olmazsa evlendiğinde yeni elbiseler, ayağında kara lâstikler olacak diye düşünür mutlu olurdu. 1951’in kışında on dokuzuna girmişti.

Mayıs ayında tarla ikilemeleri yapılırdı. Bunun için de gençler ırgatlıklara çağrılırdı. Erkekler bir sırada kadınlar diğer sırada kazma sallardı. Yan yana çalıştıkları da olurdu. Tarla işlerinin tez elden bitirilmesi gerekirdi ki ekinler erken yetişsin, ekmek tez gelsin. Sesi güzel olanlar hem çalışır hem de türkü söylerlerdi. Söyledikleri türkülerle sevgililerine işaret gönderirlerdi. Tüm çalışanlar bu türküleri keyifle dinler, sonra da “Yaşa, Varol!” diyerek daha da heyecan katarlardı.

Sıcak bir mayıs günü Osman Ustanın ırgatlığı vardı. O da oradaydı. Güldursun teyze sırasından çıkarak yaklaştı. Bir süre yan yana kazma salladılar. Sonra da fısıltılı bir sesle;

“Kız Emriye” dedi.
“Buyur Güldursun abla”
“Seni seven birisi var kız, istetecek seni kız!”

Sağına soluna baktı konuşulanları duyan olmasın istedi. Öyle bir yerdeydiler ki duyulmaması olacak iş değildi. Demek ki Güldursun teyze herkesin duymasını uygun görmüştü. Ne diyeceğini bilemedi. Sonra da kim duyarsa duysun diye geçirdi içinden.
“Kimdir o, beni seven?” diye sordu sakince.
“Mustafa, Saffetin Mustafa dedi ki; git Emriye’ye söyle; onu seviyorum, evet derse isteteceğim onu.”

Aklından her delikanlı geçebilirdi ama Mustafa en son geçecek olan adamdı. Sessiz sakin bir delikanlıydı. Ama gönlünden daha oynak birisi geçiyordu. Kazmasını yere dikti, iki elini üst üste koyarak sapının ucundan tuttu, alnını da ellerine dayadı. Öylece çok beklediğini sandıysa da belki iki saniyelik bir duruşu oldu. Sağında solunda kazma sallayanlara baktı, aklından geçenleri anlayabileceklerini sandı. Sonra, sırasındakilere uydu, elindeki kazmayı sertçe yere çaktı. Hem kazma salladı hem de Mustafa’yı düşünmeye başladı. Onunla bir ömrü birlikte geçirip geçiremeyeceğine karar vermek istiyordu. Güldursun teyze içten içe kıkırdayarak izledi. Sonra da kulağına yanaşarak;
“Daha iyisini bulamazsın kız” dedi. “Ağzı var dili yok.”

Cevap vermedi, doğru söylüyor olabilirdi; ağzı var dili yok. Mustafa’nın bu halini iyiye mi yoksa kötüye mi yormak gerekir diye düşündü.

Akşam eve gittiğinde yeni haberi anasına anlatmak istedi. Uygun yer olarak da ahırı seçti. İnekleri sağarken yanaştı anasına ve sakince anlattı.
“Allah yazdıysa olur kızım” dedi kayıtsızca. Bu işe anasının da heyecanlanacağını düşünmüştü, hiçte öyle olmadı.

Biraz sonra haber evin içinde dalgalandı. Babası ile anası, Mustafa’yı Allahın emri olarak uygun bulduysa da ağabeyi Nuh dedi Peygamber demedi.

Aslında Mustafa’nın evindekiler de sıkıntıdaydı. Altı kız ve üç erkek kardeş iki odalı bir evi paylaşıyorlardı. Gelin de gidecek olursa eve sığmayacaklardı. Bu durum Mustafa’nın babası Saffetin sorunuydu. Evlerinin yukarı tarafında merek olarak kullanılan tek göz bir yerleri daha vardı. Orasını düzenleyerek gelin odası yapmayı düşündü. Banyosu tuvaleti yoktu ama daha sonra bir çözüm düşünülebilir diye karar verdi. Haber halaya da ulaştırıldı.

Bir Perşembe günü akşamı, o gece Cumanın gecesiydi ve hayırlı bir geceydi, kalabalık bir heyet ile gittiler. Molla Hüseyin, Visirli Emin, Ali Çavuş, Sünnetçi Âdem ve Ayaz Ahmet fındıklıktan yukarı doğru çıkıyorlardı. Saffet en öndeydi. Köpek havlamaya başlayınca sesi karşı yamaçta yankılandı. Hala köpeğin havladığı tarafa baktı, gelenleri gördü. Adamların ne amaçla geldiğini biliyordu, koşarak eve girdi ve diğer kapıdan çıkarak pencerenin altına saklandı. Babası ise misafirlerin geleceği kapıdan çıktı, köpeğin havladığı tarafa baktı, gelenleri gördü. Sonra da köpeği yanına çağırdı, yerine götürerek tasmasını taktı, bağladı.

Evlendiği zaman ağabeyi askerdeydi. Öyle olmasaydı asla izin vermezdi. Askerden döndüğü zaman hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını fark etti. Hala ise Mustafa ile evliliğine rıza göstermediğini bildiği için gidip de hoş geldin demeye cesaret edemedi.

Korkuları boşunaydı. Akşam evinde yemek hazırlığı içindeydi;

“Emriye!” diye bir ses duydu.

Sesi tanıdı, bu gelen ağabeyiydi. Önce korktu ses çıkarmadı, onu dövmeye azarlamaya gelmiş olabilir miydi? Tekrar aynı sesi duydu, yapacak başka bir şeyi yoktu, kapıya doğru yöneldi. Adının üçüncü kez çağrıldığında kapıyı açtı. Göz göze geldiler, hâlâ korku içindeydi ne yapacağını bilemiyordu.

“Neden cevap vermedin Emriye, tanımadın mı sesimi?”
“Tanıdım, tanımam mı ağamın sesini. Kızdın mı bana ağabey?”
“Yok canım, neden kızayım, bu senin suçun değildi.”
Boynunu büktü sustu…
“Bunca yıldır görüşmedik, sarılmayacak mısın boynuma.”
İki adım yürüdü ve iki kardeş kucaklaştılar. Sonra da ağabeyinin kanatları altında olduğu halde eve girdiler. İçin için ağlıyordu. Bir iskemle verdi ağabeyine o da peykenin üstünde yatağına oturdu ve şu mısralar döküldü ağzından;

Akşam oldu yakamadım gazımı
Elimde miydi sanki
Ben böyle mi isterdim
Kadir Mevlâm böyle yazmış yazımı.

Yanan ocakta asılan zincire takılı küçük bir kazanı vardı, çorba pişiriyordu. Yerinden kalktı, duvarda asılı duran şimşir kepçeyi aldı ve karıştırmaya başladı. Ağabeyi dikkatle ona bakıyordu.

“Karnın aç mı ağabey, ben de yemedim beraber yiyelim mi?” diye sordu.
“Olur, olur” dedi. “Çoktandır seninle aynı sofrayı paylaşmadım.”
Yuvarlak tahta sofrayı yanaştırdı ve yemek hazırlığına başladı.
“Kocan nerde?”
“Gurbete gitti ağabey, gideli çok oldu, sadece bir mektubu geldi.”
Doktor Nezir Bey;
“Uyuyor musun teyzem” dedi.

Gözlerini açıp baktı ona Emriye hala. Hasan’a benzetmişti onu. Bakışlarında bir kin duygusu okunuyordu. Doktor Nezir Bey hastasını konuşturmak için başka şeylerde söyledi. Yavaş yavaş yüz ifadesi düzeldi;

Teşekkür etti bakışlarıyla belli belirsiz.

“Burada herkes seni seviyor. Bana ihtiyacın olursa telefon ederler, hemen gelirim. Daha önce de söylemiştim sana, mümkünse yatma teyzem. Sabah olunca kalk otur. Evin içinde de olsa biraz yürü.” Sonra da yüzünü okşadı; “Hadi bakalım, şimdilik hoşça kal, geçmiş olsun.”

Doktor gittikten sonra; söylendi içinden, verip veriştirdi arkasından ama kimse fark edemedi.

“Karnın açtır, çorba ister misin?” diye sordu yeğeni. Elini kendine çekerek gözlerini kapattı. Işıktan rahatsız olduğunu düşünen yeğeni lambaları söndürdü. Tekrar yanına döndü elinden tuttu.

“Oldu mu, şimdi, rahat mısın?” diye sordu. Hala yeğeninin elini sıkmak istedi gücü yetmedi. Yeğeni yanına, yere oturdu.

Emriye hala o saniyede köyüne gitti.

Kocasının öldüğü günü hatırladı. “Beni buralarda bırakıp da nerelere gidiyorsun” diyerek ağlamıştı tabutun ardından. “Beni de götürsene, gurbete gitmiyorsun, geri dönmeyeceksin artık, ne zaman alacaksın beni de yanına?” diye çığlık atarak ağladıkça herkes ona bakmış ve ‘bu ne biçim ağıt yakma’ diye düşünmüşlerdi.

Elli dört yıllık hayat arkadaşı ona sormadan, izin istemeden almış başını gidiyordu.

Bu uzun beraberlikte çocukları olmamıştı. Kimisi kusurun onda, kimileri de kocasında olduğunu söylemişti. Trabzon ve çevresinde ne kadar cinci hoca varsa hepsini dolaştılar çare aradılar. Her biri başka şeyler söyledi. Kirpi eti yedirenler de oldu, kabuğu içinde pişirilmiş salyangoz yedirenler de. Boynunda kolye gibi asılan bir muskası da vardı, ondan da hiçbir fayda göremedi.

 

Biri birlerinden destek alarak yaşamışlardı hep. Eşinin hastalığını öğrendikleri gün akılları başlarından çıkmıştı sanki. Morfin yemiş gibi oldular. Adı bile ürküntü veren bir derde yakalanmıştı.
“Sen ölürsen ben ne yaparım Hacım” demişti ona. O da boynunu bükerek;
“Ben ölürsem bu ev bile korkutur seni. Yetmişinden sonra evlen desem, onu da beceremezsin."
“Öyle konuşma Hacım, seni unutabilir miyim?”

“Senin için hayat devam ediyor olacak. Seneye yetmişine gireceksin, su verenin, yemek verenin olmayacak, ne yapacaksın? Doktora bile gidemeyeceksin.”

Bu sözlerden sonra ağlamaya başlamıştı hala. Kocasının boynuna sarılmış yanağını onun yanağına değdirmiş, gözlerinden akan yaşlar eşinin bıyıklarından aşağı süzülmüştü. Bir süre öylece durup ağlamışlardı. Kapı önünden birisi geçecek olsa hıçkırıklarını duyabilirdi.

Üç yıl daha yaşadı eşi. Hastalığının verdiği sıkıntıyı, acıyı birlikte göğüslediler. Hala sağlıklıydı ve her hizmetini yapabiliyordu. Kocası ile aynı gün aynı saatte ölmeyi dilerdi Allah’tan. Ne var ki diğer dileklerinde olduğu gibi bu dileği de kabul olmamıştı.

Kocası ölünce tek başına kaldı, işlerini yapamaz oldu. İneklerinin çoğunu sattı, sadece iki tane bıraktı. Onların bile bakımını tam olarak yapamıyordu. Ama köy yerinde olan insanın mutlaka inekleri de olması gerektiğini, olmazsa ayıp olacağını düşünüyordu. Öyle düşünüyordu da, değil ineklerinin bakımını yapmak acıktığında kendisine çorba pişirecek takati yoktu.

Mezere ve yayladaki evini, çayır ve tarlasını bir yıllığına kayın biraderi Hasan’a vermişti. Buna karşılık herhangi bir üret talep etmemişti. İkinci sene diğer kayın biraderinin çocuklarına vermek istiyordu. Babaları daha önceden ölmüş ve gerçekten ihtiyacı olan insanlardı. Ne var ki Hasan buna müsaade etmemiş; ‘Kardeşim öldü yeri yurdu da bana kaldı’ diye söylermiş her yerde. Aslında tarla ve çayırlıklarından elde edilen gelir, çalışanlarının gündeliğini ancak karşılayacak kadardı. Ama Hasan’ın bu tavrı onu çok üzmüştü. Henüz hayatta iken yerlerine el konulmasına tahammül edemiyor bu da uykularının kaçmasına neden oluyordu. Bütün bunları başkalarına anlatırken dudakları titriyor sinirli haline engel olamıyordu. Gücü yetse Hasan’ın boğazını sıkabilirdi.

Muhtara ve köydeki yaşlılara her ne kadar dert yandı ise de hiçbir faydası olmamıştı. Bir gün, bastonuna dayanarak ve arada bir oturup kalkarak ta Maçka’ya, karakola gitmişti ama oradakiler de ilgilenmemişti derdi ile. Bir komşusu savcıya gitmesini önermiş, o da öyle yapmış fakat Savcıdan da bir netice alamamıştı. Bir sabah ziyaretine giden bir kadın ‘kaymakamlığa başvur’ demişti ona. Daha o sabah, bastonundan destek alarak Maçka’ya kadar gitti. Ne çare ki kaymakam da dinlemedi onu. Hükümet binasının merdivenlerinden inmeye çalışırken; ‘mademki haklıyı haksızı ayırt etmeyecekler, öyleyse bu kadar kocaman binayı neden yaptılar buraya?’ diye düşündü. Yüreğini zift gibi bir umutsuzluk sardı.

Hastalığı iyice ağırlaşmıştı, kendisine en yakın gördüğü insana, yeğenine haber salmış o da gidip almıştı onu.

Demek ki yeğeni buradan, bu evden gelmişti. Hâlbuki onun kafasında olan Ankara daha başka bir yerdi. ‘Burada yaşayanlar çok da farklı değilmiş bizim oranın insanlarından’ diye düşündü.

Yeğeni o akşam halasına gittiğinde elinde bir tepsi ve üzerinde sıcak yemekler vardı. Eğer gitmeseydi o gece aç acına uyuyacaktı. Kapısına vardığı zaman “hala!” diye seslendi. Gökten bir melek indiğini sanmıştı. Duydu onu, fakat ses veremedi. Kapısı açıktı ve yatıyordu. Evi düzenli değildi duvarlar badanasız her taraf toz ve kir içindeydi. Yatağına uzanmıştı hastaydı. Üzerine eski bir battaniye çekmişti. Sobasının yanında bir sepette odunlar vardı ama sobası yanmıyor ve hava soğuktu. Elindeki tepsiyi masanın üzerine koydu sonra da halasına yanaştı. ‘Halam’ diyerek elinden tutup yatağın içinde oturmasına yardım etti, kucaklaştılar.

“Sesinden tanıdım seni İsmet” dedi.

“Neden cevap vermedin hala?” diye sorunca; başını yan tarafa çevirmiş, gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Peştamalı ile gözyaşlarını silmeye çalışırken, yeğeni mendilini çıkarıp, uzattı. Almak istemeyince bu kez o yardım etti, sildi yüzünü, sonra da tekrar kucakladı;
“Ağlama” dedi.

Ardından sofrayı hazırlamaya koyuldu. Çorba henüz sıcaktı. Ekmek de getirmişti. Hala için için ağlamasına devam ederken İsmet duvarda asılan havluyu aldı, ıslattı. İtiraz ettiyse de halasının ellerini ovuşturdu yüzünü sildi. Kendine gelir gibi olunca, elinden tuttu sofraya kadar yürümesine yardım etti. Sıcak çorbayı içince rahatlamıştı.

“Dolapta yemeklerim var ama sofraya taşıyacak adamım yok” dedi.

“Ben de onun için geldim hala. Bu yemekleri yedikten sonra dolabını açacağım. Senin yemeklerinden de yiyeceğiz.”

“Ankara’dan yeğenim gelecek de bana çorba getirecek. Ne kadar sevindirdin bilemezsin. Param var, her şeyim var. Ama paranın da işe yaramadığı bir durumdayım… Çocuklarım olsun diye Allaha çok yalvardım. Demek ki Allahın günahkâr bir kuluydum. Enişten de çok dualar yaptı, ikimizin de duaları kabul olmadı. Çocuksuz olmak kimsesiz olmak ne demektir? Kimsesiz olmak ne demektir bilemezsin” dedi tekrar ederek ve sustu.

“Sen bizim canımızsın halamızsın.”

“Biliyorum, biliyorum eksik olmayın, sağ olun. Bilemezsin, yaşamak için yeteri kadar güç ve direnci sizlerden alıyorum” dedi ve yine gözlerinden akan bir çift damla, yanaklarından aşağı süzüldü.

Yeğeni de ağlamamak için kendini zorladı, konuşmanın akışını bir türlü değiştiremedi.

“Kaderim böyleymiş kaderim… Kadere alın yazısına karşı gelinmez. Benim yazılarım kara, çok kara yazıldı… Ölürsem eğer, anlımı açın, göğsümü yarın da yazılarıma bakın, okuyun, o zaman hak vereceksiniz bana.”

Hala hayal görüyor tuttuğu eli de bırakmıyor, ne sıkıyor ne de gevşetiyordu. Yeğeni usulca çekti elini. Başını döndürmeden gözlerini açtı, kız kardeşini adı ile çağırdı. Konuşmayan hala konuştu. Odadakiler bu haline sevindiler. Demek ki kendine geliyor, diye yorumladılar.

Her iki dakika bir kız kardeşini adı ile çağırıyordu. Nefes alıp vermesi sıklaştı ancak temposunu bozmadan aynı ismi tekrar edip duruyordu. Arada bir, sanki kızarak çağırıyordu. Bu çağırması ile sanki sitem gönderiyordu ona. Yeğeni ise;

“Halam o burada değil biliyorsun, İstanbul’da. İster misin telefon edelim gelsin.”
Cevap veremedi, işine devam etti; hep aynı ismi tekrar edip durdu.

Nefes alıp vermesi daha da sıklaştı, sanki çok uzun yoldan koşarak gelmişti. Bir önceki akşamdan uykusuz olan ev halkı çevresine toplanmış arada bir sorular yöneltiyorlardı ona. Hiç birini duymadı, sadece kız kardeşinin ismini tekrar edip duruyordu.

Yeğeni el değiştirdi eli yorulmuştu. Hala önce bir irkildi sonra yeniden hayallerine daldı.

Eski bir Kalandar günü geldi aklına. Ocak ayının eski adı Kalandar’dı. 14 Ocak Kalandar’ın ilk günüdür. On üçü on dörde bağlayan gece, gençler çeşitli eğlenceler yaparlardı. Daha çok şakaya dayalı eğlenceler yaparlardı. Maskeli olarak evleri gezerlerdi. Kenarına ip bağlanmış bir torbayı açılan kapıdan içeri atarak tekrar kapatırlardı. Ev sahipleri de bunu bildiği için kapının dışında olanları merak etmezlerdi. Torbayı atanların tanınmaması önemliydi. İşin kuralı öyleydi. Kalandarlık yapan gençler ise her ihtimale karşı tanınmamak için ceketlerini ters giyerler ve çok kez yüzlerini kömür karası ile boyarlardı. Tanınanlara hediye verilmezdi. Ev sahipleri durumlarına göre kuruyemiş ya da meyve verirlerdi. İçerden “Çek” diye bir ses gelirdi. O zaman kapı acele ile açılarak torbayı çekerlerdi. Torbayı kurtarır kurtarmaz kaçarlardı. Bazı evlere birden fazla torba atanlar olurdu. Ev sahibi bunu torbayı tanıyarak bilirdi. O zaman istenmeyen şeyler koyabilirlerdi içine. Bu da Kalandarcılara yapılan başka bir şaka olurdu.

Evlerde musluktan akan su yoktu. Çeşmelerden kaplarla taşınırdı. Kalandar sabahı suya ilk giden kişi uygun bir yere bir mısır koçanı bırakırdı. Bırakırdı ki “ben yeni yılda çalışmaya başlayan ilk kişiyim” demek isterdi. Yani o sene onun işleri rast gidecek ve diğerlerinden daha başarılı olacaktı. Bu mısır koçanı işini yorumlayan bazıları da; Cin taifesine bir ikram olarak bırakıldığından söz ederler. Cinler de insanlar gibi yer içer evlenir ve ürerlermiş. Ne var ki görünmez olan bu yaratıklarla iyi geçinmek gerekmektedir. İşte Kalandar sabahının böyle de bir inceliği vardı.

Doğu Karadeniz’de evler en az iki katlı olur. Alt katta sığırlar üstte de insanlar yaşar. Kalandarın ilk günü ahıra gidilir. Ahırın kapısı besmele ile açılırdı; “Ey yeni yıl; üst katta erkek uşaklar, alt katta dişi buzaklar ver” diye dilek dilenirdi. Sonra da ahırdan bir dana çıkarılarak eve, yani üst kata getirilirdi. Eğer dana kapıdan girerken sağ ayağı ile girerse o sene işler yolunda gidecek. Sol ayağı ile girerse dikkat etmek gerekecek ki o sene bir terslik olmasın.

Kalandarın ilk gününde kimse kimsenin evine gitmezdi. Gitmezdi, çünkü o ev halkının işi ters giderse bu durum o kişiden bilinirdi. Yıl boyunca olabilecek uğursuzlukların o kişiden kaynaklandığına inanılırdı.

1959’un ocak ayında hala’nın babası hasta yatıyordu. Kalandarın ilk günüydü ve vakit öğlene yaklaşıyordu. Emriye hala baba evine gitti. Doğruca babasının odasına girdi. Biraz sonra anası kapıyı açtı, Emriye halayı görünce azarladı;

“Bugün Kalandarın ilk günü, neden geldin? Zaten çocuksuz nesli kurumuş bir kadınsın. Hanemize de zararın dokunacak” diyerek sinirli sinirli konuştu. Dikkatle anasının yüzüne baktı. Son derece ciddi konuşuyordu. Şaştı kaldı, hiçbir zaman bu kadar sert konuşmazdı. Cevap vermedi, ağlamaya başladı. Kapıyı açtı, hıçkırıklara boğularak yürüdü gitti. Babası hasta yatağının içinden doğrularak oturdu, kadınına kızdı;

“Sen deli misin be hanım, bu bizim kızımız. Neler söylüyorsun, ağzından çıkanı kulağın işitiyor mu?”

Bu dışlanmışlık duygusunu ömrü boyunca atamadı üzerinden.

Şimdi Ankara’da ölüm döşeğinde yatarken aklına takıldı. ‘Çocuksuz nesli kurumuş bir kadın’ olarak Allahın huzuruna nasıl gideceğini düşünüyor ve çok korkuyordu.

Yeğeni diğer eliyle halasının anlını okşadı. Hiçbir tepki vermedi önce. Sonra da;

“Beyaz koyunlar görüyorum” dedi, ama anlaşılır bir şekilde söyledi.

Herkes biri birine baktı, içleri cız etti. Koyunlar da nereden çıktı şimdi.

“Say onları” dedi yeğeni. “daha kolay uyursun.”

“Uyumak istemiyorum” dedi gözleri kapalıyken. Artık konuşuyordu hala.

Yan komşu Cemile teyze de geldi. Oturanlara baktı, hiçbir şey söylemeden hastaya yanaştı. Seksenine yakın tecrübeli bir kadındı. Halanın ayaklarına tuttu;

“Soğudular” dedi.

Konuştuğunu, koyunlar gördüğünü söylediler ona.

“Artık Kuran okuyun, ölüm işareti beyaz koyunlar, herkes bildiği duayı okusun, bir kitap verin ben de okuyayım.”

Dediğini yaptılar; sessizce dualar, ayetler okunmaya başlandı.

Yeğeninin elini bıraktı;

“Hasan!” diye bağırdı, acı bir sesle.

Daha önce kız kardeşini aralıklarla çağıran hala bu kez ‘Hasan’ dedi ve ardından söyledikleri anlaşılamadı.

‘Hasan’ demekten bitkin düştü.

Yanında bekleyenler Hasanla ilişkilerini biliyorlardı, lânet okudular ona.

Yeğeni elini tutunca rahatlıyordu ve ondan güç alıyordu sanki. Yine öyle yaptı, elini avuçları arasına aldı. Hala rahatlar gibi oldu ve bir saniye sonra köyündeki evindeydi.

Fakirlik günleri geldi gözünün önüne. Açlık çektiği de oldu. Ne var ki karı koca çok çalışmış yoksulluğun belini kırmışlardı. Kocası tutumlu bir adamdı. Boş yere beş kuruş harcamazdı. Paraya ihtiyacı olan komşular ona giderlerdi. Her zaman yanında yeteri kadar parası olurdu. Hiç kimseyi boş çevirdiği görülmedi. Bu durumdan bir tür keyif alırdı. Verdiği paraları duvarda asılı duran takvimin kartonuna yazardı. Getirenlerin adını siler, vermeyenlere de hiçbir zaman, neden getirmedin diye sormazdı.

 

Emriye halanın okuryazarlığı yoktu. Kocası öldükten sonra takvimin kartonunda yazılı olan isimleri komşu çocuklara okutmuş ve paralarını tahsil etmek istemişti. Pek çoğu inkâr etti ‘kocana ödedim’ diyenler de oldu. Hala sakince;

“Ödemiş olsaydın bu kartonda ismin olmazdı” derdi, ama dediğine diyeceğine bin pişman ederlerdi onu. Hacı Tevfikle çok cebelleşti. Parasını istedi alamadı. Halaya göre üç yüz, Tevfiğe göre ise yüz liralık bir borcu vardı. Tevfik halayı cahil ve deli bir kadın olmakla suçladı. O da bu suçlamadan ar etti, bir daha aramadı onu. Arada bir lânetler okurdu parasını vermeyenlere, Hasan’a, ayrıca Karakol komutanına, Savcıya ve Kaymakama.

Nefes alma biçimi aynı sıklıkta devam ediyordu. Bu duruma hiçbir bünye dayanamaz, diye düşündü yanındakiler.

Kadınlardan biri ılık su ile ıslattığı havluyla anlını yüzünü ellerini sildi. Diğeri çay kaşığı ile dudakları arasına su damlattı.

Yeğenleri çevresinde oturmuş kimisi kuran okuyor kimisi de elini yüzünü siliyordu. Dudakları ve ağzının kuruduğu her halinden belli oluyordu. Daha sık aralıklarla su damlatıyorlardı. Arada bir yüzünü okşadıkları da oluyor ama hiçbir tepki vermiyordu. Nefes alışı düzelmedi, daha da hızlandı. O kadar sıkça nefes almaya nasıl dayanabildiğine bir akıl erdiremediler.

Odanın içinde ağır bir hava oluştu. Pencereyi açmak istediyseler de, Ocak ayının on yedinci gecesi soğuk bir hava üfledi içeriye.

“Beni duyuyor musun hala” diye sordu küçük yeğeni. Sonra da dikkatle baktı yüzüne. Bir mimik göstermesini bekliyordu. Duymadı, duysa bile hiçbir belirti gösteremedi.

Bir seferinde doktoru tahlil sonuçları hakkında bilgiler verdi evdekilere. Tüm değerlerinin son derece iyi olduğunu söylemişti. Sonra da sürekli yatmamasını, buna dikkat edilmesini istemişti. Hala ise hiç kimseyi dinlemeden yatıyor, hep yatmak istiyordu. Ne var ki Doktorun geldiğini duyunca kalkıyor salona gidip oturuyordu. Son gelişinde hastası ile baş başa kalmış ve her şeyi anlatmıştı ona. İşini bitirip salona döndüğünde;

“Sürekli yatmamasını söyledim ama yine dinlemeyecek beni” dedi.
“Geleceğinizi duyunca kalkıyor, siz gidince yine yatıyor.”
“Ender görülecek bir hal, buna hastalık da denmez başka bir adı olmalı.”
“Ölümü istemek.”
“Evet… Ölümü istemek.”

Kocasının ölümünden sonra yaşadıkları, hiçbir tutunacak dal bırakmadı ona. Her şeyi talan edilmişti. Son kalan beş bin lirasının da hastalığı sırasında doktorlara bile yetmediğini biliyor, yeğeni bile olsa kimseye de borçlu kalmak istemiyordu. Alacağı olduğu halde borçlanmasını kendine yediremedi. Onurlu, gururlu bir kadındı. Hiç kimseye yük olmak istemiyordu. Öcünü almak isterdi ama gücü yetmiyordu. Belki de ondan dolayı; Doktoru ne dediyse tam tersini yaptı. Şu anda bile takati olsa kalkar ve yanındakileri ‘gidin yatın!’ diye kovalayabilirdi.

Yanında oturanlar uykulu gözlerle onu izliyordu. Bazıları içinden ağlıyor bazıları da ayetler okuyordu.

Çay kaşığı ile dudaklarına su vermeye devam ediyorlardı. Daha fazla su boğulmasına neden olabilirdi.

Yine uçup gitti. Bu kez uçarken beyaz koyunlar da onunla beraberdi. Yan yana uçuyorlardı. Rüyada olduğunu düşündüyse de ‘gerçeğe bu kadar uygun rüya olamaz’ diye karar verdi. Ne kadar da çok beyaz koyunlar varmış buralarda.

Hem koyunlarla uçuyor hem de hayal meyal Trabzon’dan gelişini hatırlamaya çalışıyordu. Bindiği uçağı hatırladı.

İç hatlar terminalindeki çıkış kapısının önünde bekliyordu onu yeğeni. Yolcuların tümü çıkışa geldiği halde halası görünürde yoktu. Görevliden öğrendi ki uçaktan inmeden tekerlekli sandalyeye alınmıştı halası. Sandalyesi ile asansörlü bir kamyona bindirilmişti.

Asansörlü kamyonun kabini camekânlıydı çıkışa yaklaşınca boynunu uzatarak yeğenini görmek istedi, göremedi. İçinden ‘eğer gelmediyse’ diye bir kuşku duydu. Bu düşüncesi korkuttu onu. Kabini aşağı indirdiler tekerlekli sandalye ile biraz gitmişti ki;

“Bu ne hal hala, kalkıp yürüsene kız” diyerek, boynuna sarıldı, kucakladı onu gülerek.

“Yürüyemiyorum, belim tutmuyor belim!” demişti.

“Dene bakalım” dedi ve ellerinden tutarak kaldırdı. O sırada tekerlekli sandalyeyi götürdüler. Ayaküstü duramayınca sırtına alıp kendi arabasına kadar taşımıştı onu. Bu kez;

“Çantamı aldın mı çantamı?” diye sorunca geriye, bagaj bandına doğru koşmuştu.

‘Bak şimdi ne güzel uçuyorum, hem de beyaz koyunlarla birlikte. Ne tekerlikli sandalyeye ihtiyacım var ne de uçağa. Hiçbir ağrı, sızı duymuyorum’ diye geçirdi içinden.

Uçarken daha da yükseldiler, artık çok uzakları görebiliyordu. Koyunların küçük beyaz kuzuları da varmış meğer. ‘Nasıl olmuş da fark edememişim’ diye ahlandı. Bir tanesini yakaladı, kucağına aldı, sevdi onu gülümseyerek. Bu gülümsemesini yeğenleri de fark etti. Uçmak ne güzel diye düşündü. Sonra da; Maçka dağları uzaktan gözüktü. Beyaz koyunlar ve beyaz kuzularla beraber yan yana uçuyordu. Artık keyfi yerindeydi, yüzü gülüyordu. Üstelik bu gülümsemesi yeğenlerini de mutlu ediyor, umutlanıyorlardı.

Karakaban dağından aşağıya doğru süzülerek alçaldı. O önde beyaz koyunlar arkasında ve yanında uçuyorlardı. Kendi evini gördü, komşu çocukları kapının önünde misket oynuyorlardı. Bundan mutluluk duydu. ‘Oynasın çocuklar, ben artık Ankara’da yaşıyorum’ diye geçti içinden.

Hasanı, sonra da Hacı Tevfik’i gördü. İkisi de bir solucan gibi Velizena kayalıklarından aşağı sürünerek gidiyordu. Tiksindi iğrenç buldu daha bakmadı onlara. Maçka’ya aşağı doğru uçtu. Meydanın orta yerinde, şehitler anıtının yanında bir kalabalık gördü. Kalabalığın üzerine doğru uçtu. Hiç kimse, ne onu ne beyaz koyunları ne de beyaz kuzuları göremedi.

Kalabalığın ortasında, anıtın karşı tarafında üç direk dikilmişti. Üç direğe üç adam belinden bağlanmıştı. Direklere bağlanan adamlar konuşuyor, el kol hareketleriyle bir şeyler anlatıyorlardı. Ama ne söyledikleri hiç anlaşılmıyordu. Anıtın yanındaki şehitler de üç sıra halinde dizilmişlerdi bir adım önlerinde komutanları vardı. Komutan direklere bağlı adamları suçlu bulmuş ve ne tür bir ceza vereceğini düşünüyordu.

İyice görebilmek için biraz daha alçaldı hala, her şeyi görmek istiyordu. Beyaz koyunlar ve beyaz kuzular da alçaldı. Direklere bağlı olan adamları tanıdı. Birinci direğe bağlı olan Karakol Komutanı, ikincisi Savcı, üçüncüsü de Kaymakamdı. Şehitlerin komutanına olanca gücüyle ünledi, bir şey diyecekti ama diyeceğini unuttu. ‘Zaten beni duyamazlar’ diye geçti içinden.

Şehitlerin Komutanı, Maçkalıları üç sıra haline soktu. Üç uzun kuyruk oluştu ve kuyruğun ucu Coşandereye kadar ulaştı. Sonra da emir verdi; Maçkalılar yürüyerek, direklere bağlı adamların yanından geçtiler. Her geçen, tükürerek geçiyordu adamlara. Üzerleri hep salya sümük oldu.

 

İğrendi onlardan, daha da bakamadı, Trabzon’a doğru havalandı. Hacca gittiğinde mahşeri bir kalabalık görmüştü. İşte, şimdi o yoğunlukta bir kentin üzerinden uçuyordu. ‘Ne kadar da çok insan yaşarmış Trabzon’da’ diye düşündü. Görsünler diye peştamalını çıkarıp salladı aşağıdakilere. Hiç kimse fark etmedi onu.

Halanın yanında bekleyenler oturdukları yerde sızıp kaldılar. Ev sahibesi yeğeni hâlâ elinden tutuyor arada bir yanındaki bardaktan çay kaşığı ile alarak dudaklarına su veriyordu. Onunda uykusu geldi ama uyumamak için kendisini zorluyordu. Hastanın nefes alması daha da sıklaştı, dayanılacak gibi değildi.

Herkes uyumuş, halanın elini tutan yeğeni yerde oturuyor. Hastanın elini tutuyor, hem de başını döşeğe yaslamış uykusuna direnmeye çalışıyordu. Aniden uyandı. Halasına baktı, nefes almıyordu. Kulağını yaklaştırdı ağzına, iyice dinledi. Başını kaldırırken;

“Hala!” diye bir çığlık attı.
Diğerleri de yerlerinden fırladı.
“Hala nefes almıyor, hala öldü” dedi.
Herkes yanaştı halaya, dikkatle dinlediler.
“Gerçekten de nefes almıyor” diyenler oldu.

Vücudu soğumaya başlamıştı. Kambur olan ihtiyar hala upuzun, boylu boyunca yatıyordu. Epey zamandan beri asık olan yüzü sanki gülümsüyor mutlu gibi görünüyordu. Üzerinden buharlar çıkıyor, hoş gibi bir koku yayıyordu odaya.

Yeni bir günün doğmasına yarım saat daha vardı.

________________