İlk Türk destanı “Yaradılış” –anlayanlara- ilginç bir örnek sunar; Dünyada hiçbir şey yokmuş, sadece Tanrı Kayra Han'la sonsuz bir su ülkesi varmış. Ay, güneş, toprak bile henüz yokmuş. Tanrı Kayra Han, yalnız yaşamaktan sıkıldığı anların birinde su, daha önce hiç görülmediği kadar dalgalanmış. Ak Ana Akine’nin sesi duyulmuş ve Tanrıya "Yarat!" demiş, sonra da kaybolup gitmiş. Tanrı Kayra Han emri yerine getirmiş ve kendine benzer bir varlık yaratmış, ona "Kişi" adını vermiş.
Kayra Han ile yarattığı Kişi, suyun üzerinde yaşıyor ve iki siyah kaz gibi gerektiğinde rahatça uçabiliyorlardı.
Bir seferinde Kişi, Kayra Han’dan daha yüksekte uçmak istedi. Oysa ona, tanrıdan daha yüksekte uçması yasaklanmıştı. Denedi ve buna gücü yetmeyince düştü. Boğulmak üzereydi, Tanrı Kayra’ya yalvardı. Kayra Han "Yükselt!" emrini verince, Kişi batmaktan ve boğulmaktan kurtuldu.
Bir süre sonra Kayra Han, kendisine iş çıksın diye, dünyayı yaratmak istedi. Kişi'ye; "Suya dal ve toprak çıkar!" emrini verdi. Kişi, yine kötülük düşündü. Toprağın bir kısmını ağzında sakladı. Avucundaki toprağı suyun yüzüne serpince Tanrı, toprağa "Büyü" emrini verdi. O toprak dünya oldu. Fakat bu emirle Kişi'nin ağzındaki topak da büyümeye başladı. Kişi, yine Tanrı'ya yalvardı. Tanrı Kişi’sini bilmez mi? "Tükür!" diye buyurdu. Kişi'nin ağzından dökülen toprak yeryüzüne serpildi. Serpilen yerlerde tepecikler oluştu. Bu son hareketine çok kızan Tanrı Kayra, Kişi'yi kendi âleminden kovdu ve ona Erlik (Şeytan) adını verdi.
Yerde dokuz dallı bir ağaç bitti. Tanrı her dalın altında ayrı bir adam yarattı ve "Dokuz millet olsun!" dedi. Ne var ki “Erlik” o insanları kıskandı. Onları kötülüğe sürükledi. Yeniden lanetlendi. Bu kez toprak altındaki karanlıklar âleminin üçüncü katına sürüldü. Tanrı kendisi için de göğün onyedinci katında bir nur âlemi yaratarak oraya çekildi.
İnsanların büsbütün başıboş kalmaması için onlara da Gök Oğul'u (Maytere) gönderdi.
Erlik, Kayra Han'ın katına çıkmak istedi. Gök Oğul'u, Tanrı'ya bunun için yalvarmaya razı etti. İzni koparan Erlik, kendisi için gökler yaptı. Kendisine bağlı olanların oluşturduğu kötü ruhlarla birlikte, gökle yer arasındaki dünyada yaşayan insanlardan daha iyi bir hayat sürüyordu.
Bu durum Kayra Han'ın canını yine sıktı. Erlik'in dünyasını yıkmak için kahraman Mandişere'yi gönderdi. O, güçlü mızrağıyla vurarak, korkunç şimşek ve gök gürültüleri arasında dünyayı parça parça etti. Bu parçalar, insanlar için yaratılan ilk dünyanın üzerine düştü.
Eski düz dünya, engebeli bir hal aldı. Tanrı, Erlik'i tekrar cezalandırdı. Onu, yerin en alt katına sürdü. Dünyanın sonuna kadar orada kalmasını emretti. Kendisi göğün on yedinci katında, Gün Ana yedinci katında, altıncı katında da Ay Ana yaşamaya başladı.
* * *
Bu bir Türk destanıdır. Ne var ki destanlar da gerçek hayatın yansımalarından süzülerek yine insanlar tarafından inşa edilirler. Orada görüldüğü üzere, kişi ile hakan ilişkileri; kişinin güvenilmezliği üzerine senaryo edilmiştir. Kişi’nin Hakan ile ilişkilerde defalarca yanlışa düşmesi ilginçtir. Sanki Hakanın varlığı ve dürüstlüğü ile kişinin şeytanlıkları birbirini tamamlar niteliktedir.
Derler ki; o günden bu yana Hakanlar, Tanrı rolünü de üstlenmekteler. Destanda geçen “Kişi” veya “Erlik” sınıfında olanlar ise “Kul”dur, ama güvenilmez olarak genel kabul görmüşlerdir.
Anadolu’da Kurtuluş Savaşı sonrasında kurulan “Türkiye” devleti ile ahali “kul” olmaktan kurtarıldı, diye iddia edilir ve “Yurttaş”lık makamına terfi ettirildikleri söylenir.
Doğaldır ki gerekli aydınlanma dönemi geçirilmeden, kul ile yurttaş arasındaki fark kısa zamanda çözümlenemez.
Yaradılış Destanı tarihi üzerinden, on binlerce yıl geçti.
Günümüzün modern yönetimlerde bile Hakanın eş donanımı olan Tanrı özelliği azaldıysa da tamamen yok edilemedi.
Türk tarihi boyunca “yeter artık, benden bu kadar” diyen bir hükümdar görülmemiştir. Sadece bazı kişisel nedenlerden dolayı, hükümdarlığını oğluna devreden birkaç örnek görülmüştür.
* * *
Anadolu’da Hükümdar olmak
Anadolu, insanoğlunun en eski yatağı. Dünyayı şekillendiren medeniyetlerin doğduğu yer.
Belki de Tanrı Kayra Han bunu bildiği için “Kişi”lerini bu tarafa yönlendirdi. Ve şimdilerde var olan Anadolu halkı, tarihe gark olmuş pek çok medeniyetin ardılıdır. O nedenle şimdilerde, Anadolu’da hakan olmak isteyenlerde iki özellikten biri olmalı.
Birincisi; mangal gibi yüreği olmalı, asmalı, kesmeli ve korku yayarak halkı sindirmeli. Zaten, korkuya dayalı ve zorlamalı bir yönetim ancak çatal yürekli bir hakan tarafından başarılabilir.
Doğrusu bu yöntem çok denenmiş ama uzun vadede hep başarısız olmuştur. İlginçtir; Cumhuriyet döneminde bile bu yönteme sıkça başvurulmuştur.
İkincisi; Dünyayı şekillendiren medeniyetler bu topraklarda üretildi ve sonra tarihin rutubet kokan dünyasına, yine buralarda gark oldu. İşte o medeniyetlerin ardılı olan insan yığınlarına bir Güneş gibi olmak gerek. Herkese eşit sıcaklık ve duyarlılıkta olmak gerekir. Her bir medeniyetin toplumu, kendisini Hakanın güvencesinde görebilmelidir. Bu yol istenen ve özlenendir.
Mesela; Osmanlının kulları ne zaman ki Padişahın yeteri kadar kendilerini temsil etmediği fikrine sahip oldu, ayrılıkçı hareketlere başvurdular. Öyle olunca da Osmanlı, tarihe daha tez gark olmak zorunda kaldı. Anadolu halkına şimdiye kadar bu ikinci, yani güneş gibi adil ve sıcak bir hükümdar, hiçbir zaman denk gelmemiş.
* * *
Türk milleti demokrasi denen şey ile bir türlü tanışamadı. Hoş bu demokrasi idarelerin en iyisi değil, ama yine de daha iyisi bulunana kadar değerlendirilmeliydi.
“Cumhuriyet devrinde demokrasiye geçildi” şeklinde bir tez ortalıkta dolaşıyor olsa da, bu doğru değildir. Demokrasi, öncelikle kendi ürünü olması gereken Türk siyasal partilerinin içinde yoktur. Hiçbir parti lideri konumunu kaybetmek istemiyor. Bir gelen, yıllar boyu kalıyor. Tıpkı “Yaradılış Destanı”nda görülen örnek gibi, yarı tanrı olunduğu var sanılıyor. Partiye seçilecek tüm vekiller onun onayından geçiyor. O “ol” derse olunur, “Olma” derse olunmaz.
Ne zamanki siyasal ömrü tükenir yahut Deniz Baykal örneğinde gördüğümüz gibi bazı nedenlerden dolayı ayrılır. İşte o zaman da işler çığırından çıkar.
Parti liderinin ölebileceği veya partiden ayrılmak zorunda bırakılabileceği hiçbir zaman hesaba konulmaz. O, ölse veya görev yapamayacağı kesinleşse de bu durum, kulları tarafından bir türlü kabul edilemez. Ecevit örneğinde gördüğümüz gibi. Yeni gelecek olan da zihinlerde bir yarı tanrıdır artık ve kendine göre yeni kullar atayacağı kesindir.
Demokrasilerde amaç, toplumun zihnine kazınmış olan bu yarı Tanrı Hakanların Tanrılığına son vermektir.
Şu soruya hep beraber bir cevap arasak mı?
“İngiltere ve Türkiye’de, daha önceden Başbakanlık yapmış ve halen yaşayan kaç kişi vardır?” “Neden bir tarafta onlarca emekli Başbakan varken diğer tarafta bir elin parmakları kadar?”
* * *
Son söz; Anadolu’da, yukarıda sözünü ettiğim kültür çeşitliliği ve zenginliği nedeniyle, insanları sürekli ve sorunsuz yönetmek, bilgi, kültürlere hâkimiyet ve yürek işidir. Her birine güneş gibi adil olabilmek işidir. O kültür yığınlarının her birine “ayrı ayrı” vakıf olmak işidir. Bu da yemez! Her birine aynı yakınlıkta durabilmek “olmasa” olmazdır. Deseler ki; “Süryanilerin nüfusu azdır, onlarla ilgilenilmezse de olur” bu düşünce bile Anadolu birliğini bozar.
Ülkeyi yönetmeyi göze alacak kişi mesela; yurt sathında kaç Lezgi aile bulunduğunu ve farklı talepleri olup olmadığını da bilmek zorundadır. Böyle bir bilgisi veya gayreti yoksa parti liderliğine bile soyunmamalıdır.
Herkesi Türk ırkından saymak kolaycılığı maya tutmaz. Türkiye’nin birliğine ve dirliğine de hizmet etmez.
Anadolu toprakları üzerinden şimdiye kadar binlerce Beylik, yüzlerce Devlet, dört İmparatorluk gelip geçmiş. Hiçbiri devamlılık sağlayamamış.
Ahmet Arifin o ünlü dizelerinde Anadolu’yu bir kez daha anlamalı, tanımalı. Yeniden Hakan olmak isteyenlerin dikkati çekilmeli…
Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?
24.04.2008/ Ankara
_______________________
