Türk adalet sistemi size güven veriyor mu?

Kültür Sanatta Bu Hafta

MEVA

bulutŞafak sökmüş, Çoruk vadisi yeni bir güne hazırlanıyordu. Meva her zamanki gibi erkenden uyandı, ateşi yaktı çorba kazanını zincire astı. Sıra, ahırı temizlemeye geldi. Çocuklar henüz sabah uykularının derinlerindeydi. Besmele ile dış kapının sürgüsünü çekti açtı, serin ve temiz bir hava doldu eve.

Sindoma’dan yukarı doğru baktı, gökyüzündeki bulutlar, hızla Seveho’ya doğru uçuşuyor. Deniz tarafındaki kara bulutlar ise yağmur işareti veriyordu. Serin bir rüzgâr her yanı okşayarak güneye doğru akıp gidiyordu.

Yeni bir günün doğmakta olduğunu her sabah, karşıki ormandan binlerce kuş müjdelerdi. Sesleri umut saçardı açılan kapılardan içeri. Bu sabahın sessizliğini beğenmedi,

“Ne olmuş kuşlara neden susmuşular?” diye geçti içinden. Sonra da gitti ahırın kapısını açtı, sidik kokusu ile karışık rutubetli ve sıcak hava vurdu yüzüne, o buna alışıktı. İki ineği bir de danası vardı. Kapıya bir odun dayadı ve arkasındaki küreği aldı sabah temizliğine başladı. İşini bitirip süt sağacaktı.

Güçlü kuvvetli otuz dört yaşında bir kadındı. Bu ikinci evliliğiydi. İlk eşi askere gitmiş bir süre sonra ölüm haberi gelmişti. Hangi cephede şehit olduğu konusunda bile hiçbir bilgi alamamışlardı. Şimdiye kadar öğrendiği en önemli hayat bilgisi, sağ gözün sol göze faydasının olmadığıydı. O bakımdan, yaşamak ve hayatta kalabilmenin tek yolunun çalışmaktan geçtiğini çok iyi bilirdi. Zayıf olanın, hayata asılamayanın yaşama şansı olmayacağını söylerdi.

Kocası askere gideli neredeyse bir sene olacak. Kayınpederi Çoruk’lu Yusuf ise on dört yıl önce ikinci sefer gitmiş bir daha geri dönmemişti. Ona bakarak kocasının da dönmeyeceği gibi bir duygu, sürekli olarak rahatsız ederdi onu.

Yaşını henüz doldurmamış bebeği, ayrıca iki ve dört yaşında çocukları vardı. Üçü de oğlandı, onları gururla sever hem de hayata sıkı bağlanmasının nedeni olarak düşünürdü.

Çocuklarından başka kayın validesi ve on yaşındaki kayın biraderi ile birlikte yaşıyordu.

Çoruk köyü belki de Of’un en yamaç köylerinden biri. Yukarıki Taşhandan başlayan, vadinin sonunda her iki yamaç boyunca fakat orman içlerine dizili evleri ile bir masal dünyası izlenimini verir. Bu masalımsı görüntü ilk kez görenleri, büyüleyecek niteliktedir. Sindoma bayırından akan dereler vadi yatağında birleşerek Taşhan’a oradan da Of deresi yolu ile denize ulaşır.

Karşılıklı dik ve uzun yamaçlara serpilmiş olan Çoruk, büyük bir köy. Buna karşılık denilebilir ki Trabzon’un en munis ve kendi halinde köyü. Tarlaları orman içlerinde, asırlık ağaçlar hayranlık uyandırırdı izleyenlere. Köylüler ise ormanın kıymetini bilir ve bir tür saygı ile korurlardı.

Güneye bakan yamaçlar daha verimliydi. Ne ekilirse misli ile bereket ikram ederlerdi. En önemli sorun vadinin dik yamaçları, inişler ve yokuşlar insanı canından bezdirecek nitelikteydi. Her güzelin bir kusuru olur derler, oranın da yokuşları dayanılır gibi değildi.

Eğer yeni bir savaş çıkmazsa kocası üç yıl askerlik yaparak dönecek. Söylenenler doru çıkarsa Osmanlı yıkılmış Padişah ülkeyi terk etmiş. Yerine yeni bir padişah gelmiş, yeni bir devlet kurulmuştu. O nedenle üç yıl askerlik yapan evine, köyüne gönderilecekmiş.

 Geçen sene tarla işlerinde eşi Bayram yardımcı olmuştu, bu yıl da kaynanası. Kaynanası Ayşe ellili yaşlarındaydı ama ona güven veren gerçek bir ana gibiydi.

Süt kovası elinde olduğu halde ahırdan çıktı. Deniz tarafındaki kara bulutlar köyü bir yorgan gibi örtmek üzereydi. Yağacak, diye düşündü. Giderek evin kapısını açtı. Ayşe çoktan kalkmış, namazını kılmış, zincire asılı kazandaki çorbayı karıştırıyor bir yandan da ocağın çevresinde oturan çocuklara laf yetiştiriyordu.

“Yağacak ana” dedi Meva.

“Yağsın kızım, ikilemeleri de bitirdik, istediği kadar yağsın. Dışarıda ıslanacak bir şeyimiz var mı?”

“Var, otlar var. Çorba pişene kadar seranderin altına taşıyayım.”

 
O gün Kiraz (Haziran) ayının biri idi. Yağmur yağdığında ne sığırlar dışarı çıkabiliyordu ne de çocuklar. Bu durum Meva’yı bunaltıyordu. Çocuklar evin içine, inekler de ahıra isyan ediyor, bağrışıp duruyordu.

Üç gün oldu yağmur dur durak bilmeden, bir yol tutturmuş devam ediyordu. İstali’dan aşağı inen derenin sesi ile yağmurun yapraklarla buluştuğu anda çıkan hışırtı ilahi bir senfoni gibi koca memlekete ses yayıyordu. Üç günden beri tek bir kuş sesi duyulmadı.

Akşam olmak üzereydi evi daha aşağıda olan komşu Kulaoğlu Mehmet geldi. Kapı açıktı girdi. Telaşlı bir hali vardı.

“Buralardan akan yağmur suları evimin duvarını yıkacak” dedi.

Ayşe yerinden fırladı, hiçbir şey söylemeden kirişin üzerinde dizili kazmalara uzandı, birini aldı, diğerini de Kulaoğlunun önüne fırlattı. Kapının arkasında asılı duran kabalağı sırtına geçirip çıktı. Kulaoğlu peşinden yürüdü. Serander ile ev arasından akan yağmur sularına kanal açmaya başladılar. Akan su çok fazla değildi ama böyle devam ederse bir değil birkaç evi yıkabilirdi.

Suyun akarını dere tarafına doğru değiştirdiler. İkisi de sırılsıklam ıslandı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yürüyerek evine girdi Ayşe. Kulaoğlu Mehmet ise teşekkür edecek halde değildi, ağaçlara tutunarak evine doğru inmeye başladı.

Meva evinin hem erkeği hem de geliniydi. Kaynanası, kayınbiraderi ve çocuklarının onun eline baktığını hesap ederdi. Kocasının askerlikten ne zaman döneceği konusunda endişesi vardı. Gelip gelmeyeceği de belli değildi. Kendisini bildi bileli ne babasının evinde ne de bu evde yaşlılıktan ölen erkek tanımıyor hatırlamıyordu. Hepsi cephede can vermişti. Kocasının da dönmeyeceği gibi derin bir endişesi oluyor arada bir. İşte o zaman, hayata kahrediyordu ama her zaman çocukları aklına geliyor ve yaşamak yanı ağır basıyordu.

Altıncı gün oldu yağmurun ardı arkası kesilmedi. Arada bir şiddetleniyor sonra da orta şiddette devam ediyordu. Ayşe, açık kapının eşiğine oturmuş dışarıya bakıyordu. Yağmurun çatı ve orman üzerine düşünce çıkardığı ses vadi boyunca yayılıyor ve ilahi bir nefese dönüşüyordu.

Muhtarı gördü, karşıdaki yoldan bu tarafa doğru geliyordu. Yanında aşağı mahalleden iki kişi daha vardı. Biti kadar sevmezdi o adamı. İçinden bir salâvat getirdi. Sonra da inşallah bana uğramaz diye söylendi. Adamlar biraz daha geldi yine durdular. Yukarıdaki kayalıklara doğru bakıyorlardı. Arada bir el işareti ile bir şey gösteriyorlardı. Tekrar yürümeye başladılar.

“Galiba buraya geliyorlar” dedi Ayşe.

Düşündüğü gibi oldu, geldiler ve karşı tarafında, seranderin altında bir kütüğün üzerine iliştiler. Yağmur yağmaya devam ediyordu. O oturduğu yerden kalkmadı, hoş geldiniz bile demedi. İkinci adam hal hatır ve oğlu Bayram’dan mektup alıp almadığını sordu.

“Yok” dedi asık bir yüzle. “Ne mektup ne de bir şey, hiçbir haber alamadık.”

“Gelin hanım!” diye başladı söze muhtar İmamoğlu.

“Karşıki yamaca baktık. Bir iki gün daha böyle yağarsa sel olur akar. Seni korkutmak için söylemiyorum. Dikkatli olun, orada bir sel yürürse bu evi de alır götürür daha aşağıdakileri de.”

Dikkatle baktı uğursuz adama. Hiçbir şey söylemedi. O, gazi olan kocasını yeniden askere göndermiş ve gidiş o gidiş bir daha geri dönmemişti. Uğursuz bir adam olarak kabul etmesinin nedeni oydu.

Diğer adam başka bir yorum yaptı; “Yeni kurulan hükümet Halife-i Zişan efendimizi kovmuş, İslam halifeliğini de kaldırmış. Bu daha bir şey değil, Allah cezamızı verecek. Bir hafta hiç kesilmeden devam eden yağmur hiç gördünüz mü? Allah hepimizi şefaatine kavuştursun, yardımcımız olsun.”

 “Ne diyor bu adam, halifelik kalk deyince kalkacak bir şey mi? Deli mi ne” diye geçirdi aklından, sadece dinledi, cevap vermedi, konuşmadı bile.

“Biz gidiyoruz gelin!” dedi muhtar. “Garip sesler duyarsanız, kendiliğinden yuvarlanan taşlar görürseniz, çocuklarınızı, ineklerinizi alın ve Sigaron’a doğru çıkın.”

Dedi ve çekip gittiler.

 Gittiler gitmesine de öyle bir korku bıraktılar ki olacak şey değildi. Yüzündeki endişeli ifade fark edilmeyecek gibi değildi. Adamlar gidince Meva geldi.

“Bu adamın lânet birisi olduğunu söylemiştim, şeytan görsün yüzünü. Kim bilir ne şeytanlık düşünüyor da aklınca bizi korkutmaya geldi.”

“Doğru söylüyor da olabilir” dedi gelini.

 Akşam olmak üzereydi, Kulaoğlu geldi, seranderin altına oturdu. Çoluk çocuk yanına gittiler. Yaşlı bir adamdı ve onu baba gibi sever ve sayarlardı. Ayşe, muhtarın anlattıklarını nakletti ona. Dikkatle dinledi sonra biraz durdu, sakalını sıvazladı; “Bu kez doğru söylüyor olabilir” dedi.

 Birden bir sessizlik çöktü serander altına. Yağmurun ağaç yapraklarını döven hışırtısı gittikçe çoğalıyordu sanki. Hiç kimse konuşmuyor, yüreklerde dolaşan korku büyüdükçe büyüyordu.
“Endişe etmeyin, ben bu gece uyumam, bir şey olursa uyandırırım sizi.”

Kulaoğlu böyle söyleyerek korkuyu yatıştırmak istediyse de, kadınları ikna edemedi.
Akşam namazından sonra; herkes bildiği tüm duaları okuyarak Allaha yalvardı. Afet, kaza ve belâlardan korunmaları için dualar ettiler, dualarının kabulü için tekrar tekrar okudular. Geç vakitlere kadar okudular ibadet ettiler.

Kuşluk vaktiydi, karşıki yamaçta kendiliğinden yuvarlanan taşları ilk gören Meva oldu. Görür görmez Kulaoğluna seslendi, sesi Sindoma bayırında yankılandı.

O da;
“Gördüm, gördüm hazırlanın, çıkalım buralardan!” dedi.

Biraz sonra yukarıdan, Çakıroğlunun evi yanından bağırarak haber verenler oldu.

“Toprak yarıldı, kayacak, çıkın evinizden!”

Meva o sesleri de duydu, telaş ve acele ile çocukları hazırladı, giydirecek çok seçeneği yoktu zaten. Ayşe ahıra koştu, inekleri çıkardı. Her yandan heyecanlı sesler, ses ne demek bağrışmalar geliyordu.

“Çabuk olun boşaltın evlerimizi!”

“Yukarı kaçın yukarı!”

“Acele edin!”

“Canınızı kurtarın!”

Sindoma bayırında oturanlar dehşet içinde dinlemeye başladı beri mahalleden duydukları sesleri. Onlarda sel tehlikesi yoktu. Meva’nın baba evi oradaydı. Anası, diğer kızları ile beraber yaşıyordu. Onunda kocası askere gitmiş bir daha geri dönmemişti.

Kulaoğlu;

“Çıkın yürüyün, biz size yetişiriz gelin!” diye bağırdı Meva’ya aşağıdan.

 

Yukarıya doğru telaş içinde bir göç başladı. İnekler isteksiz davranıyor yürümek istemiyorlardı. Ayşe, bebeği sırtına bağladı, ikinciyi de kucağına aldı. Meva büyük oğlunun elinden tutuyor, kayın biraderi Feyiz ise bir miktar un ile doldurduğu çuvalı sırtlamıştı. İnekler yokuş yukarı yürümekte isteksiz davranıyordu. Harun’un evine yaklaştıklarında, Kulaoğlu, inekleri koyunları ve ev halkı ile epey aşağıda görünüyordu.

 

Herkesin gözü selin kopacağı yamaçtaydı. Arada bir taşlar, önce ağır ağır sonra da deliler gibi mahalleden aşağı doğru yuvarlanıp gidiyordu.

“Selin kopacağı yer belli oldu!” diye bağırdı bir adam.

“Toprağın yarıldığı yer belli oldu, böyle giderse köyün yarısını götürecek!”

 

İstali bayırına tırmanan köylülerin sayısı her an biraz daha artıyordu. Can derdine düşmüş insanlar yokuşu tırmanmak için yarışıyordu sanki. Karşı mahalleden izleyenler bağırarak bir şeyler söylüyor ama ne dedikleri anlaşılmıyordu. Dizlerde takat kalmadı, can korkusu ile hızlı koştuklarını sanıyorlardı. Oysa ağır ağır çıkıyorlardı yokuşu.

“Haydi, koş, çabuk ol, yürüsene!” gibi bağrışmalar duyuluyordu.

 

Düşünülen tehlikeli bölgede kimse kalmamış diye hesap ettiler. Ne var ki ilk selin ardından buraları da akıp gidebilir diyenler çoğunluktaydı.

 

Toprak bir elek gibi gidip gelmeye başladı. Sanki ayakta kimse kalmasın istiyordu. Şiddetli bir korku sardı insanları. Avazı çıktığı kadar bağıranların kimileri yerlere yıkıldı, kimileri de tutunacak bir dal aradı. Kimsenin kimseye yararı olamayacağı bir an yaşanıyordu. İnekler böğürmeye, köpekler ulumaya başladı.

 

Toprak ana, insanları terk ediyor ama onlar yine ona sarılmaya, tutunmaya çalışıyordu. Onlarca ev yüzlerce dönüm tarla yamaç aşağı ağır ağır akmaya başladı. Yerin derinliklerinden gelen bir uğultu ile birleşen insan ve hayvan sesleri kulakları sağır edebilir akıllara ziyan olabilirdi. Hiç kimsenin bilinci yerinde değil, olup bitenleri rüyadaymış gibi algılıyorlardı. Toprak, teknedeki hamur gibi yoğrularak dereye doğru tembel tembel ama kararlı bir şekilde akıyordu. İzleyenlerin başı döndü, midesi bulanıp kusanlar, altını ıslatanlar bile oldu. Bu durumun ne kadar devam ettiği konusunda, daha sonra sorulan sorulara verilen yanıtların hiç biri diğerini tutmadı.

 

Sel giderek vadiyi doldurdu, İki yamacı birleştirdi.

Akıllı adamlar, ikici planda burasının da akacağını söylemişti. Şimdi sıra belki de yürüdükleri topraklardaydı. İnsanlar hayvanlarını unutmuş can derdine düşmüşlerdi. Sıkıca çocuklarının elinden tutanlar mümkün mertebe hızlı yürümek istiyordu. Gerçekten yürüyüp yürümediklerini ayırt edemiyor rüya hali devam ediyor o nedenle istem dışı hareket ediyorlardı. Daha doğrusu ne yapmak gerektiğini hesap edemiyorlardı.

 

“Sel derenin akarını kesti, bir göl oluşuyor” diye bağırdı birisi.

Herkes oraya doğru baktı. Tam olarak neler olup bittiğini hiç kimse anlayamadı. Yağmur orta şiddette yağmaya devam ediyordu. Sırılsıklam olan insanların elbiseleri üzerlerine yapışmış yürümekte zorluk çekiyorlardı.

 

İstali bayırını tırmananlar, orman içinde uygun bir ağacın altında, yer aramaya başladı. Oralar tehlike bölgesinin dışı sayılıyordu.

 

Çok aşağılardan insan sesleri geliyordu hâlâ. Herkese haber verilmişti ama bu sel ile “insan kaybı olabilir mi?” kuşkusu yürekleri burkuyordu.

 

Meva koca bir kestane ağacının altında yer hazırladı. Tütün içenler kav çıkarıp çakmak taşı ile tutuşturmak için bir süre uğraş verdiler. Sonuçta ateş yakmayı başardılar. Herkes bir dal tutuşturup beğendikleri yerlerde ateş yaktılar. Meva üşümüşlüğünü ıslanmışlığını fark etmiyordu bile. Çocukları ve kaynanası ısınırken o yamaçlardan aşağı koşarak uzaklaştı.

 

Evini ilk görmesi gereken yerde durdu. Fakat her şey değişmiş, sanki başka bir memlekete gitmişti. Dikkatle baktı, seranderi fark etti, ev yerinde değildi ama serander duruyordu. Şimdi ne olacak, diye bir soru sordu kendine. Ağlamak istemedi ama göz kapakları arasında biriken yaş gözlerini yaktı geçti. Tazı gibi sıçrayıp zıplayarak iniş aşağı koştu. İçi içine sığmıyor, dokunsalar avazı çıktığı kadar ağlayabilirdi.


Seranderin yanına vardığı zaman, evini aradı gözleri, hiçbir izi kalmamıştı. Seranderin sağlam kalmasını Allahın çocuklarına bir bağışı olarak yorumladı. Sel yatağından halen çamur akıyordu dereye doğru. Kulaoğlu’nun evi de yok olmuştu. Ağaçlar bile sökülüp gitmiş. Acele ile serandere tırmandı, iki keçe ve bazı çamaşırlar vardı onları aldı. Sonra seranderin de yıkılabileceği korkusu ile kapıya koştu, dikkatle izledi sel yatağını. Geri döndü, bir çuvala ekin doldurdu. Tamamı belki birkaç çuval olabilirdi, başka boş çuval yoktu. Dolu çuvalı, keçeleri ve çocukları sarıp sarmalayacak bazı eşyaları aldı, aşağıya indirdi. Seranderin altındaki eski kazanı gördü, sevindi. Hepsini birden sırtına alarak yokuşu tırmanmaya başladı. Öncelikle ne yapması gerektiğini düşünmeden, bütün yaptıklarını istem dışı yapıyordu.

 

Yağmur hızını iyice kesmiş çiseliyordu.

Sel derenin önünü kesti ve büyükçe bir göl oluştu. İnsanlar dertlerini unutmuş onu izlemeye koyuldu. Mahallenin görünümü şaşılacak kadar değişti. Kimin tarlası nereden başlar nereye kadar gider belli değildi artık. Her şey birbirine karıştı.

 

Evlerini sel alan ya da ‘bu gece benim evim de yıkılabilir’ diye endişe edenler geceyi istali ormanında geçirmeye hazırlanıyordu. Evleri yıkılmayan diğer köylüler peynir ekmek getirdiler, çorba getirenler de oldu. Bir şaşkınlık devam ediyordu ki olsa o kadar olurdu.

 

“Meva” dedi, Ayşe. “Çocukları ananın evine götürsene, burada geceleyemezler.”

“Aklınla bin yaşa, bunu nasıl düşünemedim.”

Akşamın karanlığında çocukları alarak babasının evine doğru yürümeye başladı.

Son gelenler, altı kişinin sele kapıldığını, on dört evin yok olduğunu, yirmi üç evin de hasar gördüğünü söylediler. Farklı haberler de geliyordu. Oysa olup bitenler gözlerinin önünde, görüş alanları içindeydi.

 

Dün korku ile yokuşu tırmananlar bu kez hızlı adımlarla aşağı doğru iniyordu. Duyan, işiten herkes sel yatağını ziyarete geldi. Evleri sele kapılanlar, çamurların içinde umutla bir şeyler arıyordu.

 

Meva’da kaynanası ile evlerinin olduğu yere gitti. Ev yok olmuş serander hâlâ yerinde duruyordu.

“Buna da şükür” dedi Ayşe.

Tam karşılarında büyük bir uçurum oluştu. Hâlbuki oralarda kaç kişinin tarlası vardı. Şimdi bulundukları yer ise sipsivri bir tepe gibi kaldı. Bir yanı dere diğer yanı sel yatağı. Yeni göl bile görünüyor oradan.

 

Sel yatağı kenarına salkım saçak dizilmiş kalabalıklar meraklı gözlerle izliyordu olup bitenleri. Aşağı derede oluşan göl ise tam seyirlik, sanki bir tablo gibi orada öylece sergilenip duruyordu.


O korkunç günün üzerinden üç gün geçti. Ayşe ve Meva seranderin içini tek oda olarak düzenlemeye çalışıyordu. Çocuklar avluda oynarken, güneş kendini göstermiş sırtlarını ısıtıyordu.

 

Ne olduğu anlaşılmadı ama Çoruk vadisi insan seslerine boğuldu. İki kadın seranderin kapısına koştu, acaba yeni bir sel mi var, yoksa çocuklara bir şey mi olmuştu. Hayır, çocuklar aha şuradaydı. Büyük bir uğultu ile beraber sesler gelmeye devam ediyordu, göle doğru baktı Meva.

“Aman Allahım!” diye avazı çıktığı kadar bağırdı.

Ayşe ve çocuklar da o tarafa doğru baktı.

Vadiyi doldurup göl oluşturan sel, şimdi de gölün önünden çekiliyor. Dev ağaç gövdeleri, seli oluşturan taş ve topraklar gölün basıncına dayanamadı, dere boyu yeniden harekete geçti. Vadi boyunca giderken canlı cansız ne yakalarsa silip süpürüyor Çoruğa yeniden dehşet saçarak köyü terk ediyordu. Yarım saat kadar sürdü gölün temelli kaybolması.

“Kıyametin kopması da böyle bir şey olmalı” diye söylendi Ayşe.

 

Taşhan’da Of deresi ile birleşen sel suları, sadece Çoruk vadisini değil Of deresi boyunca her şeyi yerle bir etti. Yolları yıktı, insanları ve hayvanları kaptı, denize ulaşana kadar hiçbir şeye aman vermedi. Ağaçları kökünden söktü, köprüleri öyle yıktı ki iz bile bırakmadı. Günlerce insan ve hayvan cesetleri görüldü dere boyunca. Hiçbir zaman hesap edilemedi zarar ziyan ile sele kapılan insan ve hayvan sayısı.

 

1929 yılının Haziranı yeniden düzene girdi ama onlarca ailenin yaşamını yerle bir etti. Şimdi sanki hiçbir şey olmamış gibi güneş yine doğudan doğuyor ve batıdan batıyor. Topraksız, yersiz yurtsuz kalan insanlar sel alanı içinde küçük bahçe yerleri oluşturup sebze yetiştirmek istiyorlar. Zaten az olan toprakları kaybolup gitti. Bu kez, “orası benim!” “hayır benim!” kavgaları başladı. Umutsuz, mutsuz bir şekilde gelecek sene için kara kara düşünmeye başladılar. Hoş, tarlalarında zaten yeteri kadar mısır olmazdı, ama hiç değilse açlığın belini kıracak kadar yetişirdi.

 

Özellikle, erkekleri askerde olan aileler için korkunç bir belirsizlik vardı. Göz açıp kapayıncaya kadar yaz bitecek ardından güz ve kış gelecekti. Evsiz barksız kalmak, ölmekten daha beter, buna bir de açlık eklenirse, düşünülmesi bile istenmez.

 

Seranderi düzenledikten sonra orada yatıp kalkıyorlardı. Yedi basamaklı bir merdiven dayamışlardı çıkmak için. Akşam olunca yukarıya çekiyorlardı.

 

Bir sabaha karşı Meva bir ses duydu uyandı. Ayşe yatağının içinde oturmuş ağlıyordu.

“Neyin var anam?” diye sordu.

“Yusufu, Yusufumu gördüm rüyamda. Geldi de buraya çıkmadı, ayağı ağrıyordu aşağıda oturdu. Beni görünce; sen işine bak, şehitler gönderdi beni, karıları ne âlemde görüp haber götüreceğim onlara, dedi bana. Sonra da yerinden kalktı, gideceğini anladım Yusuuf! Diye bağırdım arkasından, uyanmışım” der demez hıçkırıklara boğuldu. Çocuklar duymasın diye kendini sıkıyor bu kez kısık ve tiz sesler çıkıyordu gırtlağından. Bir süre dişlerini sıkarak çocuklara duyurmamaya çalışarak ağladı. Neden sonra ahırdaki ineklerden birinin sesi duyuldu, o da ineğin derdine düştü ağlamayı bıraktı, kendine gelmiş olmalıydı.

“Ben de Bayram’ı gördüm ana” dedi Meva.

“Nasıl gördün?” dedi hayret uyandıran bir ilgi ile.

“Uzanıp merdiveni aldı, yerine dayadı buraya çıktı. Onu görünce fırladım kalktım, ‘Korkma sabırlı ol, askerden döndüğüm zaman yeni bir ev yapacağım. O zaman çocuklar da büyümüş olacak herkes işin bir ucundan tutacak’ dedi bana. Boynuna sarılacaktım ama o yoktu. Uyandığım da seni gördüm.”

“Güzel görmüşsün, ölmeyecek geri dönecek. O burada olsa da hiçbir iş yapmasa gene yeterdi, işleri ben yapardım.”

Meva’nın gözleri doldu;

“Biraz daha yatalım ana, horozun sesini duymadım” der demez, sanki boğazındaki hıçkırık düğümü çözüldü. Sesini çocuklar duymasın diye dişlerini sıktıysa da başaramadı. Gırtlağından çıkan sanki ses değil, yüreği parçalanmış sökülmüş geliyordu.

Kayınbiraderi Feyiz uyandı, bir süre dinledi, sonra da;

“Ne oldu sana yenge?” diye sordu.

“Bişey olmadı, rüya gördüm yavrum, sen uyu.”

 

Çok uzaklardan bir horoz sesi duydu. Kalktı kuşağını sardı, giyindi. Kapıyı açıp çıktı, merdiveni yerine indirdi. Ağır adımlarla ve tutunarak indi, çeşme tarafına doğru yürüdü. Ağlamak, boşalmak, ağlayarak rahatlamak istiyor ama sesinin duyulmasını istemiyordu.

 

 

İKİNCİ BÖLÜM


Sadullah Koloğlu

Koloğlu, aslen Sürmenelidir. Babası Libya’da askeri görevliyken, 1870’li yıllarda Derne’de doğmuş. İttihat ve Terakki partisi ikinci meşrutiyetin ilanı ile iktidara gelince, bir süre sonra ona da görev verdiler. Sürmene ve Of’ta kaymakamlık yaptı. Trabzon ve çevresinde tanındı itibar sahibi oldu. Halkın sevgisini kazandı ve ne yaparsa doğru yapar gibi bir izlenim sergiledi. Fakir babası olarak bilinirdi. İnsanların bir sorunu olduğunda mahkemeye başvurmaz doğrudan ona giderdi. Adalet kavramının ne olduğunu öğretti Oflulara, Sürmenelilere ve Maçkalılara. Libya’da doğduğu için “Arap kaymakam” lakabını taktılar ona. Lakabından hoşnut olduğu her halinden belli olurdu. Gerçek adını kimse bilmezdi, ama “Arap Kaymakam” dendiği zaman akan sular dururdu.

 

Arap Kaymakam, Maçka’ya Rumların ayrılacağı sene tayin edilmişti. En önemli görevi sorun çıkarmadan Rumların Yunanistan’a gönderilmesiydi. İkinci sorun ise eşkıyalardı. Yeni kurulan devleti ciddiye almıyor, dağ yollarında terör estiriyorlardı. Bir ceket, gömlek veya bir çift çorap için adam öldürmekten çekinmiyorlardı.

 

Sınırlı sayıda Jandarma ile Rumları gönderdi. Ardından, Maçka dağlarında yaylalarında eşkıya avına çıktı. Eşkıya ile savaşmanın örneklerini Of’ta iken göstermişti zaten. Artık, onun adını duyan Maçka bölgesi eşkıyaları kendilerine çeki düzen vermek zorundaydı. Altı yılı aşkındır Maçka’da görev yapıyordu.

 

O Yaz boyunca da dağlardaydı. Haziranın yarısı geçtiği halde ne bir eşkıyaya rastladı ne de kötü bir haber almadı. Bir gün Maçka’ya döndü, koltuğuna oturdu. Kara haberi başkâtibinden aldı.

“Of’un Çoruk köyünde sel felaketi oldu ve önemli sayıda insan aç ve açıkta kaldı.”

Duyar duymaz ayağa fırladı, pencereye doğru yürüdü. Hükümet konağı, Kapıköy yolu üzerindeki taş binaydı. Oradan Livera köyüne doğru baktı. Başına duman çökmüş sadece aşağı kısımları seçilebiliyordu. “Tuh!” dedi, sonra da geriye, Başkâtibe döndü. “Kalem kâğıt getir, Of kaymakamına bir yazı yazacağız” dedi.

 

Maçka, daha doğrusu Livera, Gülbahar Hanım Sultan’ın memleketiydi. O bakımdan Osmanlı, Livera hakkında özel bir yasa çıkarmıştı. Zaman içinde o özel yasadan yararlanmak isteyen Hıristiyan ahali, merkezi kiliselerini Livera’ya taşımıştı. Orada olmak demek vergi ve bazı muafiyetlerden yararlanmak demekti. Ne var ki Trabzon’un pek çok yerinde Müslümanlık kitleler halinde kabul edildiği halde “Livera yasaları” Maçka halkının İslamiyet’i tercih etmesine engel olmuştu.

 

Yeni kurulan Türk devleti, Yunan teklifini kabul edecek ve her iki ülkedeki Müslüman ve Hıristiyan ahali yer değiştirecekti. O nedenle, belki de bin yıllık Maçkalılar hiç bilmedikleri yaban ellere doğru yola çıkarılacaktı.

 

Köy 1924 yılında tamamen boşaltılınca uzun süre bir karar verilemedi, boş bırakıldı. Bazı uyanık adamlar zaman içinde giderek boş evleri talan etti. Ardından, hiç kimse ses çıkarmayınca, yerleştiler ve köyü sahiplendiler.

 

Arap kaymakamın “Tuh!” demesi ondandı. Çoruk’ta evsiz kalan köylüleri Livera’ya yerleştirmek geçmişti aklından, ama Livera’dakileri nereye gönderecekti? Ona göre; hem köy şenlenecek hem de evsiz kalan insanlara yardım edilmiş olacaktı. Bunun için öncelikle Vali ikna edilmeliydi.

 

 

Yazı Of Kaymakamına Trabzon Valiliği aracılığı ile gönderilmişti. Vali’de ekine not düşmüş; Maçka’dan Yunanistan’a ne kadar insan gönderilmişse Of’tan da Maçka’ya o kadar insanın gönderilmesini istemiş. Ne var ki aradan geçen beş yıl, gerçeği değiştirmiş. Evlerin çoğu yıkılmış, yapı malzemeleri başka taraflara taşınmıştı. Sağlam kalan evler de şenlikti.

 

Of kaymakamına göre, Çoruk’daki sel felaketi büyütülecek bir olay değildi. Çoruk ile beraber Zeno, Visir, Holo ve Mavran köyü muhtarlarını çağırdı, göç etmek isteyenler için bir liste çıkarılarak kendisine verilmesini istedi.

 

Haber ulaştığında, uzun uzadıya düşündü gelin kaynana. Göç etmek, ayrılmak, çocuklardan ayrılmak, kadın başına bilmediğin diyarlara gitmek, bütün bu sorulara cevap aradılar. Birkaç ay sonra güz, ardından kış gelecekti ve ufuktaki kara günler onlara göz kırpıyordu. Bu kıskacın içinde sağlıklı karar vermek kolay iş değildi.

 

Diğer köyler halkı için bir tür piyango idi bu haber. En azından kurulu düzenleri vardı. Hiç hesapta yokken Maçka’da yer yurt sahibi olacaklardı. Daha sonra oradaki toprakları satıp zengin olarak geri dönmek ihtimali bile vardı.

 

Son yazılma tarihi Temmuzun yirminci günüydü, o bakımdan düşünecek kadar zamanları vardı. Eğer bu evden birisi gidecekse o da Meva olmalı, çünkü o daha gençti. Öyle ise düşünmesi ve karar vermesi gereken de o olmalı.

 

Meva işin önemini kavradı, geceleri uykuları kaçmaya başladı. İki sene daha kocasız bir hayat sürecekti. El memleketinde kocasız yaşamak çok da kolay bir iş değildi. Gecenin bir vaktinde kapısını çalabilecek tanımadık insanlar olabilir miydi? Başına öyle bir hal gelse ne yapabilirdi? Hem o Maçka denilen memleket nasıl bir yerdi acaba? Bütün bu ve buna benzer sorular aklına düştükçe çılgına dönüyor bir türlü uyuyamıyor ve hiçbir karar da veremiyordu.

 

Kulaoğlu Mehmet iki evliydi, kalabalık bir ailesi vardı. Sele giden evinden başka, diğer mahallede bir evi daha vardı ve artık iki hanımı ile orada oturuyordu. Maçka işine de sıcak bakıyor, eşinin birisi ile oraya gitmeyi düşünüyordu. Camiden yukarı giden yolu izledi. Üst yoldan gitmek, hem de eski komşularını ziyaret etmek istedi.

 

Meva bebeğini kucağına almış emziriyordu. Uzaktan gördü onu, toparlandı. İki eli arkasına bağlı bir şekilde ağır adımlarla geldi. Giderek bir tahtanın üzerine oturdu. Dikkatle yüzüne baktı kadının.

“Gelin” dedi. “Ağladın mı yoksa?”

Hayır, anlamında başını salladı.

“Beni iyi dinle gelin; kararımı verdim gideceğim. Sen de gelmelisin. Sadece bebeğini al yanına, büyük oğlanı buraya, kaynananın yanına, ortancayı da annene bırak. Evini teslim alınca gelir götürürsün. Sordum soruşturdum, yarı gecelerde yola çıkılırsa yatsı ezanında orada olunurmuş. Çok uzak sayılmaz yani. Bana ne olursa sana da o. Ne dersin?”

Göz göze geldiler, uzun zamandır ilk kez gülümsedi Meva.

“Orada da komşu olabilir miyiz?”

“Neden olmasın, hem baktık ki bize uymadı döneriz.”

“Dönebilir miyiz?”

“Elbette döneriz ayağımızdan bağlanmadık ya.”

“Sen gidersen ben de varım.”

“Anlaştık” dedi Kulaoğlu gülümseyerek.

İkisi de gülümsedi.

Hiçbir yerde buradaki hayattan daha kötüsü olamaz diye düşündü Meva. Maçka hayalleri kurmaya başladı artık. Yolculuğun başlamasına birkaç gün daha vardı. Bu da hazırlanmak için yeterli bir süre idi.

“Mademki bir günde gidilebilecek yoldur, üç pleki ekmeği hazırlasam yeter sana kızım. Bebek için bir kafeka süt alırsan elverir. Patates haşlar peynir de hazırlarız” dedi Ayşe.

“Sağ olasın anam, yeter her halde.”

 

O sabah yolculuğun ilk günü olacaktı. Hazırlık akşamdan başladı. Bir keçe ve bir yorgan ile çamaşırları hazırladı. Ömrü boyunca Of çarşısına bile gitmeyen Meva, çok uzaklara gitmek için heyecanlı bir bekleyiş içindeydi.

 

O gece dünyanın görüp göreceği en uzun gecelerden biri olmalıydı. O gece uykular gökyüzüne doğru üflemişti. Bunun nedeni yarın sabah başlayacak olan yolculuk olmalıydı. Ortanca oğlu Behzat’ı annesine teslim etmişti, büyüğü Yusuf zaten kaynanasında kalacak, bebeği Abdullah’ı götürecekti. Başkaca gerekli bir şey olabilir mi diye kafasını takıyor bir türlü uyuyamıyordu. Aynen onun gibi Ayşe de uyuyamıyordu sanki küs olmuşlar konuşamıyorlardı da. Gece uzadıkça uzadı, Çocuklar uyudu ama büyüklerinki temelli uçtu gitti.

Çok uzaklardan bir horoz sesi duyulduğunu fark edemediler, sızıp kalmışlar.

 

Bir ses duyuyor ama bir türlü kendine gelemiyordu. Ayşe sertçe seslendi ona;

“Meva!”

“Hıh!” diyebildi uyku arasından.

Başka bir ses daha duydu, seranderin direğine birisi odunla vuruyordu sanki. Dışarıdan bir ses;

“Meva!” diye bağırdı.

Annesinin sesini tanıdı uğurlamak için gelmişti.

O da;

“Kalktım ana!” diye seslendi.

 

Şafak sökmek üzereydi. Seranderin balkonuna çıktı, merdiveni aşağı sarkıttı, inerken anasını ve kız kardeşini ala karanlıkta seçebildi.

“Daha sabah olmadı ne aceleniz vardı.”

“Oldu oldu, horoz sesini duymadın mı?”

“Gece uyuyamadım, daha yeni uyku tutmuştu gözlerim.”

 

Şafak iyice söktü. Ayrılık vakti gelip çattı. Caminin yanına kadar peşinden gittiler. Kulaoğlunun evi daha ilerdeydi onlara orada ekleşip gidecekti. Sıra ile kucaklaştılar, bebeğin eline bir elma kurusu tutuşturdu anneannesi. Devesoğlu oradan geçmiyor olsaydı bir türlü ayrılamayacaklardı.

Gözyaşları sel olup akarken iniş aşağı doğru yürüdüler.

 

Kulaoğlunun evine kadar Devesoğlunu izleyerek gitti. Onlarda hazırlanmıştı. Yola çıktılar, yürüdükçe diğer ailelere ekleştiler. Gidenler arasında; Bektaşoğlu Süleyman ve ailesi, Uzun Hasan ve ailesi, Ğuvanlı Şaban, Dursun Behzat ve aileleri, Osman usta, Hasan Usta, Çakıroğlu, Çap Harun, Refe, Mayriya Kâmil, Vinda Yakup ve aileleri ilk gördükleriydi.

 

Taşhan’dan sonra, patika yol gidilecek gibi değildi. İndili bindili pek çok yer selden hasar görmüş zor gidiliyordu. Öyle olunca yoldan yukarı çıkıp tarlaların kenarından yürümek gerekiyordu.

 

 

Mavran’dan geçerken konvoyun başı sonu belli değildi. Bir kadın dikkatle baktı Meva’ya;

“Biraz bekle beni” dedi ve koşarak evine gitti. Bir parça mısır ekmeği üzerine tereyağı sürüp, koşarak getirdi ve bebeğin eline verdi. Ne adını söyledi ne de kimsin, nereye gidiyorsun diye sormadı.

 

Of Çarşısına vardıklarında henüz ikindi ezanı okunmamıştı. Kaymakamlığa doğru yürüdüler. Hükümet binasının önünde yüklerini indirip oturdular. Çarşıda dolaşan herkes başlarına toplandı. Her birinin kendine göre bir sorusu vardı. Tüm soruların tek cevabı vardı aslında, onu da öğrendiler; Devlet bu insanları Maçka’ya gönderiyor.

 

Bir süre sonra bir adam geldi yol gösterdi, sahildeki deve hanlarına götürdü onları. Yüz’e yakın Çoruk’lu, tavanı çok yüksek bir handan içeri girdi. Hanın berbat kokusu keyiflerini kaçırdı. Oralarda bir yerde çalı süpürgesi buldular. Hanı süpürüp temizlediler yeşil ot serdiler. Nasıl olsa yarın sabah gideceklerdi.

 

 On iki günden beri deve hanını mesken tutmuş, ha bugün ha yarın diyerek bekleyip duruyorlardı. Ekmekleri tükendi çarşıdan alabilecek kadar paraları da yoktu. Meva, Kulaoğlu ile müşterek bir sofrayı paylaşıyordu. Sadece ekmekleri değil yiyecekleri de dün akşamdan tükendi. Bebeğin sütü çoktandır yoktu. Meva’nın karnı da doymadığı için yeteri kadar sütü çıkmıyor, boş memeler ile daha fazla avutamıyordu yavrusunu.

 

Kulaoğlu ne yapacağını bilemez haldeydi. Kendi çocukları da açlık çekiyor, onlara baktıkça yüreği parçalanıyor ama yapacağı bir şey gelmiyordu aklına. Hele de Meva’nın bebeği ağladıkça, suçluluk duyuyordu. Yere oturdu başındaki fesi çıkardı, dizlerini dirseklerine destek yaptı, parmakları ile saçını sakalını karıştırıp arada bir acıtana dek çekiyordu. “Bir şey yapmalıyım” diye söylenip durdu içinden.

 

Ağlayan bebeğin gözyaşları yüzüne sıvandı. Meva son çare olarak parmağı ile ağzından aldığı tükürüğü bebeğinin ağzına sürmeğe başladı. Kulaoğlu bütün bunları izlerken dayanamadı, yerinden kalktı yüzünde dehşet bir ifade vardı, kafekayı eline aldı;

“Ben süt aramaya gidiyorum” dedi.

 

Topal Şekerin oğlu İdris, yaman bir kavalcıydı. Han duvarının gölgesine oturmuş gelin ağlatma havasını üflüyordu.

 

Hayatında hiç kimseye minnet etmeyen, aman dilemeyen, dilencilik yapmayan Kulaoğlu Of’un kenar mahallelerine gidecek süt ve ekmek dilenecekti. On altı sene askerlik yapmış nice savaşlar yaşamıştı. Hiçbirinde şimdi olduğu gibi eziklik duymamıştı.

 

Bir takımadamlar geliyordu hana, her yanı dolaşıyor sonra da çıkıp gidiyorlardı. Önemli birileri olduklarını sanırdı Çoruk’lular. Kulaoğlu gidince o adamlardan biri daha geldi. Meva’nın yanında durdu eğildi, dizlerinin üzerine çömeldi.

“Bu çocuk çok ağlıyor” dedi.

Boğazına düğümlenmiş bir hıçkırığı vardı Meva’nın cevap veremedi.

“Bakamayacağını ve sana yük olduğunu düşünüyorsan sat bana, çok para veririm sana.”

Göz göze geldiler. Dikkatle izledi adamı, gerçek bir alıcı gibi konuşuyordu.

Adam şefkatle çocuğa bakıyordu. Meva’dan cevap alamayınca yerinden doğruldu yürüdü, biraz ileri gitti durdu, yan gözle kadını süzerken çocuk ağlamaya devam ediyordu.

 

Teklifin gerçekçi olduğunu düşündü Meva. Artık iyice umutsuzluk içindeydi. Böyle giderse hem kendisi hem de bebeği açlıktan, belki de hastalıktan ölecekti. Bebeği yaşamalıydı.

 

Adam tam çıkarken, aklına bir şey gelmiş gibi geri döndü.

“Bacım” dedi. ”Hanımım burada, evet dersen gelecek. Bebeğini verirsen pişman olmazsın.”

Hem bebeğim hem de ben açlıktan ölebiliriz. Bu adamı Hızır göndermiş olabilir mi? diye bir soru oluştu içinde. Gözlerini adamın gözlerine dikti, duygusuzca baktı.

Bu halini evet diyebilir şeklinde yorumladı adam;

“Hanımımı da getireyim, Termeliyim, zengin adamım çocuğun aç ve açıkta kalmaz endişen olmasın.”

Yine cevap alamadı, yürüdü gitti.

 

Bebek ağlamaktan bitkin düşmüş uykuya dalmıştı.


Çoruk’lular, neden Maçka’ya gönderilmedikleri hususunda fikir yürütüyordu. Oraya terk edilmişler, hiç kimse ne olacağını bilemiyordu. Vinda Yakup, Lanet Hasan ve Topal Şeker Kaymakama gittiler.

“Geleceğimiz ne olacak?” sorusuna cevap arayacaklardı.

 

Kulaoğlu geldiği zaman bebek anasının kucağında uyuyordu. Yarım torba kadar ekmek kırığı ve bir miktar süt toplayabilmişti. Çocukları ve Meva elinin boş olmadığını görünce sevindiler. Birer parça ekmek çıkarıp tutuşturdu ellerine.

 

Termeli adamın söylediklerini anlatınca, Kulaoğlu çılgına döndü;

“Olmaz öyle şey” dedi. “Buraya gelenler bizden yararlanmak için geliyor. Ölmedik daha.”

Hızla ayağa kalktı çok sinirlenmişti;

“Komşularım arkadaşlarım!” diye bağırdı olanca sesiyle.

Herkes ona baktı.

“Yabancı kimseyi sokmayın aranıza, her şeyimizi çalabilirler, sonra yandım anam para etmez!” kapıya doğru yürüdü, geri döndü;

“Anladınız mı?”

Hiç kimseden ses çıkmadı.

 

Kaymakama gidenler döndü. Yetkili bir adam bulamadıklarını söylediler. Bu belirsizlik herkesin canını sıktı. İleri mi, geri mi? Sorusuna cevap bulmaları gerekiyordu. Yani köyümüze mi Maçka’ya mı gidelim? Ancak bu yaman soruya hiç kimse cevap veremedi. Bir günlük yolları vardı ve buraya hapis edilmişlerdi, hiçbir muhatapları yoktu.

“İnat da bir murattır” dedi Topal şeker.

On delikanlı gönderdi köye. Ekmek ve yiyecek getireceklerdi.

 

Çoruk’lular Of çarşısının biraz ilerisinde, sahildeki deve hanlarının birinde on beş gün beklediler. O gün öğleden sonra bir adam geldi;

“Herkes hazırlansın, gemi geldi. Kayıklara bineceksiniz” dedi.

Gemiler sahile yaklaşamaz biraz ilerde dururdu. Yolcular kayıklarla merdiven başına kadar taşınırdı.

Bu habere şaşıp kaldılar ve her kafadan başka bir yorum çıktı. Kimisi Rusya’ya kimileri de Samsun’a gider bu gemi demeye başladı. Yine de emirlere uymakta hiçbir direnç göstermediler. Gemiye taşınırken yeni bir şey daha öğrendiler. Muhacir gidiyorlardı ve her biri bir muhacirdi. Bu sözü kendilerine pek yakıştıramadılar, ama uzun yıllar boyunca öyle anılacaklarını bilemezlerdi.

 

Trabzon’a vardıklarında şafak söküyordu. Yarı uykulu halleriyle kayıklarla Limana taşındılar. Bu kez oradaki deve hanlarına yerleştirildiler. Hana giren her muhacire aşı yapıldı. Limandan biraz ilerde sülüklü mezarlığına yakın bir yerde, yeni bir bekleyiş başladı.

 

O zaman, diğer Maçka muhacirleri ile ilgili yeni şeyler öğrendiler. On beş günden bu yana Of’tan Maçka’ya muhacir gidiyormuş. Bu duyum müthiş bir umutsuzluk ve endişe yarattı. Topal şeker ile Lanet Hasan;

“Oyun oynadılar bize” diye söylendiler.

 

Sülüklü deve hanlarında beklemek iki gün sürdü. Üçüncü gün sabah erkenden Maçka’ya doğru yaya olarak yola çıktılar. Yol güzeldi, hava pekte Of’un rutubetli havasına benzemiyordu.

 

Maçka’ya vardıklarında akşam olmasına biraz daha vardı. Artık yerleşecekleri köy onlara bir saatlik mesafedeydi. Orada da deve hanlarına yerleştirildiler ama farklı bir uygulama ile karşılaştılar. Yemek verdiler, çorbanın ardından etli patates yemeği mutlu etti onları. Uzun zamandan beri ilk kez doydu karınları.

“Yemekten sonra kimse ayrılmasın, kaymakam konuşacak” dedi bir adam.

 

Bu bekleyiş uzun sürmedi. Elli yaşın biraz üstünde, orta boylu zipka benzeri pantolon giyen bir adam geldi. Başında bozkurt kalpağı vardı. Bir iskemlenin üzerine çıkarak;

“Hoş geldiniz Çoruk’lular” dedi. “Beni tanıyanınız var mı? Eski Of kaymakamıyım, Arap kaymakam derler namıma!”
İsmi hatırlayanlar oldu.

Lanet Hasan;

“Arap kaymakamı bilmemek olur mu, Of’un her yanında namın var beyim” dedi.

“İşte o adam benim. Burada, yani Maçka’da kötü işlere bulaşmazsanız adamınız, yardımcınız dostunuz olurum. Hiçbir zaman haksız olarak yanıma gelmeyin. Fakat bir derdiniz olursa mutlaka gelin.”

 

Maçka’yı ve köyü tanıttı dinleyenlere. Eskiden dağlarda eşkıyalar varmış fakat beş yıldan beri amansız bir mücadele ile kökünü temizlemiş. Endişe edilecek korkulacak hiçbir şey yokmuş artık. İsterseniz geceleri kapınız açık yatın hiç korkmayın, diyerek cesaret verdi.

 

Çoruk’lular Livera’ya vardıklarında Köy içinde oturulabilir durumda hiçbir ev yoktu. Of’un Holo, Kondu, Visir, Mavran, Zeno gibi köylerinden erken gelenler beğendikleri yerlere yerleşmişler. Hola’lı Hafız Burhan hem Muhtar hem de geçici olarak iskân işi ile görevliydi. Yetkiyi Arap kaymakamdan almış.

 

Hafız Burhan o kadar insanın geleceğini tahmin etmiyordu, yerleştirme işini yaparken seçici davrandı. Visirlileri merkez dışına yerleştirdi. Çorukluları ise köyün kenarda kalmış boş evlerini gösterdi. Arazi yetmeyince Visirliler tarafındaki kenar yerleri bölüştürdü.

 

Meva’yı önemseyen olmadı, ilk gece Bektaşoğlu Süleyman’ın konuğu oldu. Kulaoğlunun ailesi kalabalıktı Ziganoy mahallesinde virane bir ev verdiler ona.

 

“Kulaoğlu memleketten komşumdur ona yakın olmak istiyorum” dedi Meva hafız Burhan’a. Öyle deyince Aynı hizada; Mayriya Kâmil ve Meva’ya da birer yıkık ev gösterdi. Aslında buna memnun olmuştu ama aynı gün bir sahip daha çıktı verilen eve. Karaloğlu bir ev almıştı ancak arazisi çok azdı. O nedenle orası da ona verildi. Meva yinede bir hafta orada oturdu. Her gün bebeği kucağında olduğu halde Hafız Burhana gidip geliyordu. Aslında Hafızın çok da umurunda değildi ama Kaymakam onu görevlendirmişti ve şikâyet olmasın istemişti.

 

Yeri’li Mustafa Çavuşun da iki yerde arazisi vardı. Birisi mahalle içinde diğeri ırmak kenarında taşlık kayalık, ormanlık bir yerdi. Bir tarafı tercih etmesini istediler. O da mahalle içi olan yeri tercih etti. Köye gidişinin onuncu günü Meva da ev ve yer sahibi oldu.

 

Evin içinden bakınca dışarısı görünüyordu, ne var ki orası artık onundu. Mutluluktan uçabilirdi. Küçük bir tarlası da vardı. Evin alt katındaki ahır fena sayılmazdı. Kapısı sağlamdı ve içten sürgülüydü. Evin kapıları da içten sürgülüydü. Bu sürgüler ona güven verdi. Evin içinden Ahıra inen bir boşluk vardı ki bu onun için çok önemliydi. Bir gün ineği olur da ahıra inmesi gerekirse gece karanlığında dışarı çıkmaz oradan inebilirdi. Ev iki odalıydı. Aşhane denilen kısımda ocak yeri ve hemen arkasında, girişi kemer şeklinde ve tünele benzeyen bir oda daha vardı. Ateş yakınca orası sıcacık olur çocukları üşütmem, diye düşündü. Endişesi; evin sapa bir yerde ve orman içinde olmasıydı. Bu korkusunu biraz olsun yatıştıran, başına bir hal gelse ve olanca sesi ile bağırsa Kulaoğluna ses duyurabileceğini düşünmesiydi. Artık hayaline göre evini düzenleyebilirdi. Evin yanına bitişik iki katlı bir yapı ve biraz ötede yine benzer bir bina daha vardı. Eve bitişik olanın alt katı muhtemelen at ahırı, üstü de misafir odası olmalıydı. Biraz ilerde olan binanın alt katı koyun ahırı üst katı da merek olduğu anlaşılıyordu. Bütün bu yapıların tamire gereksinimi vardı, çatıları ve duvarları elden geçmeliydi.

 

Geleli on dört gün, Çoruk’tan ayrılalı bir ay olmuştu. O sabah Ömerlilerden Yusuf’un evine gitti. Hanife Hanım kapının eşiğinde oturuyordu. Meva’yı görünce yerinden kalktı, sırtına bağlı bebeği indirmesi için yardım etti. Sonra da yan yana oturdular. Şundan bundan konuşmaya başladılar. Çoruk ile buranın karşılaştırmasını yaptılar.

“Yarın kardeşin Kamil ile Çoruk’a gitmek istiyoruz” dedi Meva.

“İşiniz mi var?”

“Sığırımı getireceğim. Sığırsız olmaz, hiç olmasa çocuklar süt içerler.”

“Haklısın.”

“Bebeğimi üç günlüğüne sana bıraksam ne dersin. Gidip gelene kadar sakla onu.”

“Elbette, neden olmasın. Çok ağlarsa emziririm onu benimkilerle sütkardeş olur, haberin olsun.”

“Nasıl bilirsen öyle yap.”

 

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
 

Vinda Yakup, Mayriya Kâmil ve Meva tan yeri ağarmadan yola koyuldu. Sıkı bir yürüme ile gecenin geç vaktinde Çoruk’ta olabileceklerini düşündüler. Gözetleme kulesi bayırından aşağı Sansanoz’a doğru inen yol taş döşeliydi ve çok rahat yürünüyordu. Aslında yukarı çıkarken de rahat yürünebilen bir yoldu. Boy sırasına göre yürüyorlardı sanki. Yakup önde, arkasında Kâmil ve en sonda Meva, arada bir sekerek, zıplayarak hızla yol alıyorlardı.

 

Mataracı ve Ayvasıl’ı geçerek Değirmendere boyunca Trabzon’a giden şose yolu izlediler. Sülüklü mezarlığının rampasını çıkınca deniz gözüktü. İnsanı dinlendiren, yorgunluk çıkaran bir görüntü sergiliyordu. İki gece kaldıkları hanının önünden geçerken sıra ile bağlanmış develeri gördüler. Mayriya Kâmil;

“Onlar da muhacir olmalı” dedi gülerek.

Vinda Yakup bu sözü duyunca durdu, herkes durdu, elindeki değneğe dayanarak denize doğru baktı.

“Kâmil” dedi. “Acaba bir memleket var mı ki oranın devleti kendi insanını adamdan saysın?”

“Hayvan yerine konulmak o kadar da fena sayılmaz. Beterin beteri var.”

Kısa bir süre öylece dikildiler.

“Gidelim” dedi Meva.

 

Değirmendere köprüsünden geçtiler. Ormana kadar çıkan yeşil çimenlerde develer otluyordu. Karınlarını doyuracak, belki de İran ve Van tarafına sefere çıkacaklardı.

 

Artık, sol taraflarında deniz olduğu halde uzun bir yolları vardı. Hava sıcaktı ve ter paçalarından akıyordu. Bu yol üzerinde Değirmendere ve Araklı derelerinden geçmek oldukça sıkıntılıydı. Sıcak havalarda sivrisinekler insana aman vermezdi. Pek çok kişi oralardan geçerken sivrisinek ısırığı nedeniyle Sıtma hastalığına yakalanmış ve birkaç gün içinde ölmüştü. O nedenle her yolcu açıkta olan el ve yüzünü sarıp sarmalardı.

 

Sahil boyunca, ama aralıklarla köşkler yalılar gördüler.

“Ne güzel yapılar” dedi Kâmil. “Fakat hiçbirinde insanın yaşamak belirtisi yok.”

“Kim bilir, belki onların sahipleri de sürülmüştür” deyince durdu Meva’ya baktı.

“Arada bir sen de konuş, başka türlü bitmez bu yol” dedi Yakup.

 

Küçükdere köprüsünü geçtiler. Yolun alt tarafında büyük bir ceviz ağacı ve suyu bol akan bir de çeşme vardı. Önden giden Yakup kimseye sormadan yoldan aşağı saptı. Ötekiler de peşinden. Çeşme başına varınca oturdular, torbalarından çıkardıkları mısır ekmeklerini yediler, su içtiler ve öğle namazlarını kıldılar. Tekrar yürümeye başladıklarında güneş batıya dönmüştü.

 

Çocukları geldi aklına Meva’nın. Yusuf ve Behzat. Yusuf’a dedesinin adını verdiler. Behzat’ın adını kaynanası verdi. Küçüğü Abdullah ise ailelerine Abdullahlı denmesi nedeniyle öyle isimlendirildi. “Ne kadar özlemişlerdir beni, ilk gördüklerinde çılgınca saldıracak sarılacaklar bana” diye kurmaya başladı içinden. “Gidince herkes başıma toplanacak ne kadar çok şey soracaklar. Gördüklerimi yaşadıklarımı anlatacağım.”

 

Sürmene’den dağ yoluna dönecekler o yol daha kestirim. Seveho’dan geçeceklerdi. Anası o köyün kızıydı ve Nenesi halen orada yaşıyordu. Uğrayıp uğramamak arasında ikilemdeydi. “En iyisi dönerken uğramalı, yanımda çocuklarım hem de hayvanım olacak o zaman uğramalı” diye söylendi.

 

Sürmene köprüsünü geçince fırının yanından sağa döndüler. Aso Hanlarına kadar gidecek oradan da sola, Cida ve Seveho yoluna gireceklerdi. Nemli ve sıcak hava iyice bunaltmıştı o nedenle olması gerekenden daha çok terliyorlardı.

Aso Hanları çeşmesinin yanında durdular. Su içtiler, aptes aldılar.

 

Cida rampasını tırmanırken karanlık iyice çöktü. Karşıda, Aso köyünün tek tük ama küçük titrek ışıkları seçiliyordu. Karanlığı şenlendirmek için Vinda Yakup bir darbımesel anlatmaya başladı. Doğrusunu söylemek gerekirse, oralarda karanlık gecede yürümek tehlikelidir. Mutlaka konuşmak, sesli konuşmak gerekir ki yaban hayvanları denk gelirse yol değiştirsinler.

 

Müneccimbaşı sürekli olarak yanlış tahminlerde bulunuyormuş, Padişah da buna çok sinirleniyormuş. Bir seferinde savaş kararı alırken;

“Çağırın Müneccimbaşını diye emir vermiş.”

Adamı huzura getirmişler.

“Söyle bakalım savaşı kazanabilecek miyiz?”

“Kimle savaşacağız?”

“Alagotlarla”

Müneccimbaşı tüm hünerini göstermek için önce istiareye yatmış. Sonra da uzun uzadıya yıldızlara bakmış. Yanındakiler uyarmış;

“İşi uzatma, Padişah efendimizi de sinirlendirme.”

Söyleneni dinlemiş;

“Eğer ilk saldıran biz olursak kazanacağız” demiş.

Demiş ama öyle olmamış savaş kaybedilmiş, Padişah ise bunun bedelini birisine ödetmek istiyormuş.

“Çağırın Müneccimbaşını.”

Adamı getirmişler.

Ne dediyse savunması kabul olunmamış.

“Karlı bir kış gecesi Kemer dağının tepesine götürülerek sabaha kadar orada beklemek” cezası verilmiş. Aslında soğuktan donarak ölme cezası almıştı.

Götürüp dağın tepesine bırakmışlar adamı. O sabah geç vakit ölüsünü almaya gitmişler. Ne görseler beğenirsiniz, adam ölmemiş. Saraya vardıklarında durum padişaha anlatılmış. O da nasıl olup da ölmediğini çok merak etmiş. Tekrar huzura çıkarılmasını emretmiş.

Adam iki büklüm ve korku içinde salona alınmış.

“Söyle bakalım ne yaptın da donmadın?”

“Devletlûm” demiş adam. “Karşı dağın yamacında bir köy vardı. Oradaki bir evin ışığı sabaha kadar söndürülmemiş. Ben de ona bakarak ısındım, donmaktan kurtuldum. Ceza verecekseniz o evin sahibini cezalandırın.”

Demiş ama sonra ne oldu, kimselere malum olmadı.

Şimdi Aso köyü ışıklarına bakarak o darbımeseli hatırladım dedi Vinda Yakup.

 

Cıda’yı geçip Seveho’ya yaklaştılar.

“Nenene uğramak ister misin Meva?” dedi Kâmil.

“Gece vakti uygun düşmez, dönerken uğrayacağım.”

 

Çoruk’a vardıklarında yarı gece çoktan geçmişti. Ay yeni doğmuş her yer gün gibi görünüyordu. Sindomadan aşağı inmeye başladılar. Evi yol üzeri olduğu için önce anasına uğramayı tercih etti. Belki de birazdan horozlar ötebilir diye geçti aklından. Avlunun kenarına gidip oturdu. Çok uykusuzdu ama yine de gönlü o saatte kimseyi uyandırmak istemiyordu. Oturduğu yerden sakin bir sesle bir türkü söyledi.

 

Horoz dilin kurusun

Sabahı ne bilursun

Var sabaha bir saat

Bırak yâri uyusun.

 

Üçüncü satırı söylerken anası fark etti kızının sesini. Yatağının içinde doğruldu, sevincinden mi üzüntüsünden mi pek anlaşılamadı ağlamaya başladı. Meva yineledi türküsünü, anası kalktı giyindi, giderek dış kapıyı açtı;

“Horozuna söyletme beni kız, gelsene” dedi onu şımartmak için.

Koşarak gitti, anasını kucakladı. Kollarını arkasında kilitledi bir o yana bir bu yana döndürdü.

“Ne zamandır buradasın Mevali kızım?”

O hiç cevap vermeden anasını kucaklıyor, hem ağlıyor hem de yanaklarından boynundan öpüyordu.

“Yeter kız kudurma, mahalleyi ayağa kaldıracaksın.”

 

Bir süre ikisi de hiçbir tepki vermeden öylece durdular. Neden sonra, boğazına düğümlenen hıçkırıklar, parçalar halinde savrulmaya başladı. Artık anasına sarılmayı bıraktı duvarın dibinde duran kütüğün yanına giderek oturdu nöbeti tutan boğmaca gibi ağlamaya başladı. Anası neye uğradığını bilemedi.

“Ne oldu sana Mevali kızım?”

“Bir şey mi oldu?”

“Biri bir şey mi yaptı sana?”

Pek çok soruyu peş peşe sordu, hiç birine cevap alamadı.

 

Bir süre sonra;

“Hiçbir şey olmadı anam, ağlamak vaktim gelmiş sanırım, ağladım. Senin yanından başka nerede ağlayabilirim, bırak biraz daha ağlayayım.”

 

Behzat ile karşılaşması ana oğlu çok mutlu etti. Hiç uyumadı, sabah çorbasını içtikten sonra Ayşe’nin yanına gitmek üzere çıktı. Giderken dikkatle baktı sele karışan mahalleye ve kendi yerine. Korkunç bir görüntü karşısında olduğunu anladı. Bu kadar büyük uçurumların oluştuğunu fark edememişti. Felaketin boyutu, oradan daha net olarak görünüyordu. Sel yatağı kenarındaki serander ise iri bir böcek gibi orada öylece duruyordu.


Gelin ile kaynananın kucaklaşması da görülmeye değerdi. Ardından çocuklarla sarmaş dolaş oldu. Seranderin altına geçip otururken, çocuklar acele ile üst kata çıktılar, birkaç elma aldılar, Feyiz;

“Yenge aç kucağını diye bağırdı yukarıdan” o da öyle yaptı.

Ayşe;

“Neler yaptın neler gördün kızım” diye sordu.

Başından geçenleri anlattı. Hiç konuşmadan başka bir şey sormadan dinledi kaynanası. Of çarşısında çektikleri sıkıntıyı duyunca bir küfür salladı sebep olanlara. Yeni köyünün durumunu anlatırken de sabırla dinledi, söz arasına girmemeye özen gösterdi.

 

Meva’nın sözü tükendiğinde ise elini uzattı, gelininin elini avucu içine aldı.

“Biraz da beni dinle kızım” dedi. “Vargit çiçeklerini bilirsin. Anlaşılan o ki senin çiçeklerin açmış. Alınyazısına karşı durulmaz. Yazımızı böyle yazmış yaradan. Sen benden daha iyisin. Gençsin, üstelik üç oğlun var. Artık yaşlı sayılırım, yeniden evlenme şansım bile yok, kim ne etsin beni artık. Umutların var, kocan askerden dönecek. Yeni, güçlü bir hanen olacak. Bütün bunları söylemekteki maksadım, güçlü kuvvetli çalışkan, akıllı bir kadınsın. Sana her şeyinle güveniyorum, beni de buralarda unutma. Eğer bir gün başına bir hal gelirse, çaresiz kaldığını hissedersen dön gel, ben buradayım. Sen benim kızım gelinim ve çocuklarının da torunum olduğunu unutma. Artık vargit çiçeklerini dinle.”

Elindeki elmayı ısıramadı, kenara koydu Meva. Sonra da biraz daha yanaşarak, boynuna sarıldı, yanaklarını yanaklarına değdirdi bir süre öylece kaldılar. İkisi de sessizce ağlıyordu, biri birlerinin gözyaşı sıcaklığını duyumsadılar. Neden sonra, çocukların yukarıda çıkardıkları şamata ile kendilerine geldiler. Meva elinin tersiyle gözyaşlarını silerken kaynanası eteğini yüzüne yanaştırıyordu.

 

Geleli iki gün oldu. Aklı Livera’daki bebeğindeydi. Mayriya Kâmil de bir an önce dönmek istiyordu. Meva çocuklarını, sığırını alacak ve Seveho’ya gidecekti. Geceyi orada geçirip sabah erkenden biraz otlamasını sağlayacaktı. Kâmil geldiği zaman yola çıkacaklardı.

 

Seveho’ya kadar anası ile beraber gitti. Geceyi orada, nenesinin evinde geçirdiler. O sabah kuşluk vaktine kadar otladı sığır, sonra Kâmil geldi ve yolculuk başladı.

 

Sırtında mısır çuvalı ve evden verdikleri bazı eşyalar vardı. Oğlu Behzat yürümeye dayanamıyor, arada bir yükünün üzerine oturtuyordu. Kâmil’in de yükü ağırdı. Çocuklar, inek ve sırtlarındaki yük, yolculuğu zorlaştırıyordu.

 

Sivrisinek korkusu ile Araklıda havanın serin olması için dua etti. Duası kabul edilmiş olmalı ki Sürmene’den batıya döndükleri zaman denizin ufkunda koyu renkli bulutlar gördü.

 

Küçükdere’nin denize döküldüğü yerde durdular, güneş arada bir yüzünü gösteriyordu. Çocuklarını deniz suyu ile yıkadı. Deniz suyu ile yıkanmanın faydalı olacağını duymuştu. Aslında kendisi de yıkanmak isterdi ama ortam buna uygun eğildi.

 

Trabzon’a vardıklarında karanlık çökmüş ve iyice yorulmuşlardı. Sülüklü mezarlığına yakın bir servi ağacının altında konaklamaya karar verdiler.

Geceyi de orada geçirdiler. Çocuklar daha önce açık havada gecelememişti. Hem onlar hem de ineğinin çalınma kuşkusu ile hiç uyumadı.

 

Sabah erkenden yeniden yola çıkarken dikenlerin arasına atılmış fakat tabanı çürümüş bir kova gördü.

“Kamil” dedi. “Şunu alsam tabanını tahtadan yapar mısın bana?”

Dikkatle baktı adam,

“İyi bak oralara, ona benzer başka kovalar da olabilir. Katırcıların eskitip attığı kovalar.”

Dereye kadar yürüdü, Kamil haklıydı bir tane daha buldu.

***

Artık ineği vardı, çocukları yanındaydı ve yeni bir düzen kurmaya çalışıyordu. Hele de yeteri kadar mısırı olsa, ekmek sıkıntısı çekmese keyfine diyecek olmazdı. Küçük bir tarlası vardı ama yıllarca işlenmediği için tarla olmaktan çıkmıştı. Buna karşılık kazması olduğu için keyifli olması gerektiğini düşünürdü. Ormanlık olan arazisini işlenir hale getirmek o kadar da kolay olmayacak. Belki de uzun yıllar geçmesi gerekecekti. Evinin yakınında küçük bir bahçe hazırladı; lahana, pancar soğan, pırasa gibi şeyler dikmeyi başardı. Fidan ve tohum bulmak hiçte kolay olmadı.

 

Arazisinin tamamı yirmi dönümdü, tümünü ekebilse bile yinede yeterli olmazdı. Zaten birkaç dönümü tarla olabilecek durumdaydı. Genel olarak bayır bir yerdi ama içinden küçük ve güzel bir dere akardı. Dünya üzerinde kendisine ait az da olsa bir yeri vardı ya, bu ona yetiyor mutlu oluyordu.

 

Komşuları ile tanışmaya başladı. Visirli Harun’un karısı İslâmina, kocasının akrabasıydı. Akçaabatlı, Maçkalı, Tonyalı, Yomralı ve Oflu komşuları vardı. Herkes işinde gücündeydi ve kimse kimseye sorun oluşturmuyordu.

 

Köyde kış mevsimi çok ağır geçmez. Kar yağar, derelere kadar iner, her yer bembeyaz olur. Birkaç güne kalmaz erimeye başlar ve dağlara doğru geri çekilir. 1930’un kışına girerken odunlarını hazırlamıştı. Çatının aktığı yerleri biraz tamir etmişti ama yeterli değildi. Kocası gelene kadar bu şekilde idare etmeyi düşünüyordu. Bir seferinde Hasan Usta uğramış hal hatır sormuştu. Çatının durumunu gösterdi o da Kış gelmeden tamir edeceğini söyledi. Daha sonra, bir yağmurlu günde çıktı geldi. Akan yerleri tamir etti ve çatı işini sorun olmaktan çıkardı.

 

Kocası yanında olmayan tek kadın o idi. Asker karısı olması nedeniyle bazıları saygı duyuyor olsa bile kadın olmanın getirdiği zorlukları yaşıyordu. Çocuklarından başka hiç kimseye güler yüz göstermiyordu. Komşuları ile ilişkilerini kendisi belirlerdi. Yinede kimsesiz bir kadın olmanın sıkıntılarını görmekten kurtulamazdı.

 

1930 yılının Nisan ayı idi, Hafız Burhan kalabalık bir heyetle çıkıp geldi. Komşu Molla Hüseyin de aralarındaydı. Evin başındaki yoldan geçerek biraz ilerde durdular. Aralarında uzun uzadıya konuştular.

 

Olup bitenleri biraz uzaktan çocukları ile izledi. Başka tanıdığı insanlar da vardı aralarında. Hafız Burhan eli ile işaret ederek;

“Sen de gel gelin” diye seslendi.

O da bebeği kucağında olduğu halde yürüdü gitti.

“Verilen arazileri ölçtük. Kişi başına hesap edildiğinde Molla Hüseyin’e az yer vermişiz. O bakımdan onunla olan sınırını boydan boya elli adım geri çekeceğiz.”

Ne diyeceğini bilemedi. Herkesin yüzüne dikkatle baktı, hiç kimsenin bakışında bir destek bulamadı. Sonra geriye döndü, Yusuf ile Behzat ona doğru geliyordu, koşarak yanlarına gitti.

Hafız Burhan cevap bekliyordu;

“Tamam, mı gelin, dediğimi anladın mı?”

Kucağındaki bebeği yere bıraktı; iki avucunu gökyüzüne doğru açtı. Çocuklarını işaret ederek;

“Bu sebi’lerin hakkını çalıyorsun, hepinizi Allah’a havale ediyorum. Yapabileceğim başka bir şey var mı?”

Hiç kimse bir şey demedi.

Neden sonra;

“Hayırlı olsun Molla” dedi Hafız Burhan. “Gidin kazık hazırlayın da, biz buradayken yerlerine çakın. Bitsin bu iş.”

 

Çocuklarını alarak eve döndü;

“Kocam burada olsaydı bunu bana yapamazlardı” diye söylendi.

Avlunun kenarına kadar yürüdü, orada bulunan küçük bir kütüğün üstüne oturdu. İçinden bir hıçkırık koptu, daha tutamadı kendini ağlamaya başladı. Çocuklar çevresini sardı suratlarını dökerek dikkatle izlediler analarını, ne olduğunu anlayacak yaşta değillerdi. Sonra analarına uyup ağlamaya başladılar. Büyük oğlan Yusuf beş yaşındaydı ve herhalde ailenin babası rolünü oynuyordu. Dayanamadı gözleri dolu dolu oldu.

“Ağlamayın diyorum size!” diye bağırdı kızarak.

 

Heyet evin başındaki yoldan geçiyordu. Yusuf neden geldiklerini pek anlayamamıştı ama anasının ağlaması ile ilgili olduklarını sezdi;

“Anamı neden ağlattınız?” diye sordu yoldan geçenlere. Aslında sesi pek çıkmadı sadece anası ve kardeşleri duydu.

***

 

Muhacirlerin durumu içler acısıydı. Hiç birinin tuz alacak kadar parası yoktu. Zaten ekmek ve giyecek sıkıntısı çekiyorlardı. Yetişkin kızlar delikanlılar bile yarı giyinik yarı çıplak haldeydi. Meva bu sorunların bazılarını aştı. Çoruk’a giderek dokuma tezgâhı getirmişti. Kendir yetiştirmeye başladı ve liflerinden Keten (ketan) dokuyordu. O bakımdan onun çocukları diğerlerine göre daha şanslıydı. Bazı bayramlarda dokuduğu ketenlerden gömlek diker yetim çocukları da giydirirdi. Öyle yaptığı için, zengin olduğunu düşünürdü komşuları.

 

Kaymakam, muhacirleri desteklemek için bir karar aldı. İki köye odun satma hakkı verdi. O köylerden birisi Livera diğeri Soldoy’du. Odun yapıp, sırtlarında taşıyarak Maçka’da fırıncılara ve memurlara satacaklardı. Bundan kazandıkları ile tuz, gazyağı, kibrit ve benzeri temel ihtiyaç maddelerini satın alacaklardı.

 

Meva çok çalışırdı, boş kaldığı zamanlarda toprağı kazarak tarla yeri hazırlardı. Geceleri geç vakitlere kadar dokuma tezgâhının başında olurdu.

 

1931 yılı Ağustosunun son Cuma gecesiydi. Yatsı namazını kılmış biraz daha dokuyup yatacaktı. Hem dokuyor hem de Cuma gecesinin hikmetine dualar okuyordu.

Tezgâhın kütürtüsü arasında bir ses duydu, durdu kulak verdi.

“Meva!” diye bir daha seslendi adam. Kâmil’di bu, sesini tanıdı hayırdır inşallah diye geçti içinden bu saatte ne işi olabilir kapımda.

“Buyur!” diye cevap verdi.

“Aç kapıyı!”

Ağır ağır yerinden kalktı, giderek kapının sürgüsünü çekti. Karanlıkta hayal meyal gördü onu.

“Hayırdır inşallah kötü bir haberin olmasın.”

“Yok, kötü bir şey yok, müjdemi isterim.”

Aklına ilk gelen Of’tan birisinin gelmiş olabileceğiydi.

“Kimi getirdin.”

“Bil bakalım.”

“Ya anam ya da kaynanam.”

“Bilemedin.”

“Söyle kim geldi, bunaltma beni!”

“Bayram, Bayram geldi!”

 

Öyle bir çığlık attı ki sesi karşıki bayırlarda yankılandı.

Karayemişin arkasından sanki bir gölge atladı yola. Oraya doğru dikkatle yürüdü.

 

“Bayram!” diye seslendi, yüreği ağzına gelebilirdi.

“Meva!” dedi diğeri.

Evet, o idi, koşup yakaladı sarıldı ona. Hem ağlıyor hem de kokluyordu kocasını. Meva’nınki ağlamanın dışında bir şeydi, çıldırmıştı sanki. Kamil unutuldu. Hiçbir şey demeden usulcacık uzaklaştı, evine doğru yürüdü. Büyük oğlu Yusuf kapının yanına gelerek;

“Ana!” diye seslendi.

“Kim o?” diye sordu Bayram.

“Yusuf! Yusuf baban geldi oğlum, kardeşlerini uyandır.”

 

Yan yana yürüyerek ve bir eli ile sanki düşecekmiş gibi kocasını tutarak eve girdiler.

Evin içi ala karanlık da olsa biri birini görüyorlardı. Çocuklar çekingen davrandı yeni gelen adama.

 

Asker elbisesi ile gelmişti. Pantolonunun dizlerinden yukarısı geniş, aşağısı ise kılıf gibi ve dizlerinden aşağı kısmı düğmeliydi. Ayağında çizmeler vardı ve topukları mahmuzluydu. Dikkatle ama kuşku ile baktı ona Meva. Sonra rüya gördüğünü düşündü. Önüne dikildi dikkatle baktı gözlerine sonra yeniden sıkıca sarıldı eşine. Her an rüyadan uyanabileceğini düşünüyordu. Kocasını çok sıkmış olmalı ki;

“Dur be kadın” dedi adam.

Ellerini biraz gevşetip başını göğsüne dayadı;

“Bitti mi?” dedi ağlayarak.

“Tamam, bitti.”

“Ama bu elbiselerin?”

“Elbiseler benim artık bana verdiler, teskeremi aldım.”

Biraz rahatladı Meva. Onsuz geçen günleri bir çırpıda anlatmak istiyordu. Hâlâ rüyada olduğunu sanıyor nefesine doyamıyordu. Bıraktı adamını, gidip yoğurt kabını aldı bakır tasa döktü. Bir parça mısır ekmeği ve bir kaşık da tereyağı verdi ona. Sofrası yoktu, bir iskemle yanaştırdı yanına.

“Uzun yoldan geliyorsun karnın açtır” dedi.

“Açtır” dedi adam.

 

Lambayı göstererek;

“Odun sattım, gazyağı ve tuz aldım.”

“Çok çalışkan olduğunu söyledi anam.”

“Of’a da mı gittin?”

“ Evet, teskeremi aldım yürüyerek geldim Karaköse’den. Maçka’dan geçerek gittim Of’a, burada olduğunuzu bilmiyordum. Bilseydim keşke. Anam dedi ki; çocukların Maçka’ya taşındı. Çok kızdım, ben Maçka filan anlamam, haber salalım gelsinler dedim. Sonra başınıza gelen felaketi anlattı, daha itiraz edemedim çıktım geldim.”

“Allah’a şükür ki yeni bir düzen tutturdum. Bir inek getirmiştim şimdi bir de danası var. “Sadece ekin sıkıntımız var.”

“Herkesin ekin sıkıntısı var.”

“Evet. Tarlalarımız var ama imar edilmemiş.”

“Artık endişen olmasın kolayını bulacağız.”

 

Yemeğini bitirmişti, kocasının elindeki tası alırken, babalarına şaşkın bakan çocuklara söylendi,

“Babanız geldi oğlum, sarılsanıza.”

Bayram ellerini uzattı, birini bir dizine diğerini ötekine oturttu ve büyüğünü de ayaklarının arasına çekti…

 

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

 

Rüyasında görse inanmazdı bu kadar mutlu olacağını. Kocası yanındaydı artık ve güvende olduğunu düşünüyordu. O sabah sıcak karalâhana çorbası ile kahvaltı ettiler.

“Güne bu kadar güzel başladığımı hiç hatırlamıyorum. Çocuklarım ve karımın yanımdayım. Allah bu günleri de gösterdi, başka ne isteyebilirim” dedi Bayram.

 

Küçüklerin dün akşamki soğuk davranışı kayboldu, babalarına daha sıcak yaklaşıyorlar artık. Dışarı çıktılar, güneş henüz Sumaa dağının arkasından çıkıp Livera’yı göremedi. Karşı Hortokop kayalıklarını ayna gibi parlatıyordu. Gökyüzünde tek bir bulut yoktu ve her zamankinden daha mavi görünüyordu. Tarlanın kenarına kadar yürüdü, çocukları da peşine takıldı. Köye doğru baktı, sonra yere çömeldi Yusuf’a sordu;alt

“Komşumuzun adını biliyor musun?”

“Molla Hüseyin.”

“Hocamıdır yani?”

“Bilmem”

“Nerelidir?”

“Visirli”

“Visirde halam vardı, onlardan kimse geldi mi acaba?”

“İslâmina teyze mi?”

“O da kim?”

“Bilmem, anam dedi ki babanın halasının kızıdır.”

“O zaman anana sorayım, o bilir.”

 

Meva sığırlarını otlağa çıkardı, ahırı temizliyordu. Hayvanlar dere tarafına doğru yürüdü. Baba ve oğullar da peşlerinden gitti. Bayram her yeri dikkatle izliyor, inceliyordu. Her şeyi, arazisini ağaçlarını daha doğrusu köyü beğendi.

İnekler su içtiler ve yamaca yukarı doğru yayıldılar.

Meva da işini bitirdi kocasının peşinden gitti.

“Hadi gel gezdireyim, tanıtayım sana buraları.”

Cevap almadan yukarıya doğru yürüdüler.

Kocasından on beş yaş büyüktü. Onunla evlendiğinde otuz yaşınaydı. O bakımdan hem kocası hem de çocuğu gibi severdi onu. Askere göndermeden önce hiçbir iş yaptırmadı ona. Pahalı bir pırlanta gibi, mümkün olsa yakasında taşıyacaktı.

 

Dereden yukarı doğru çıktılar, sonra sağ tarafa dönerek evin hizasına doğru yürüdüler. Çocuklar arkada Meva ortada ve Bayram önde olduğu halde kiraz ağacının yanına kadar yürüdüler, durdular. Eli ile işaret ederek;

“Bak” dedi. “Yukarı mahallenin yolu bizim evin üstünden geçer. En ilerde görünen evler Hasan usta ile Osman ustanın, şu ormanın dibindeki de Refe’nin. Visirlilerden başka, zeno’lu, Tonya’lı komşularımız da var.”

 

Geriye dönerek parmağını uzattı;

“Aha, şu Kulaoğlu’nun, şu Kâmil’in, şu Çakıroğlu Mustafa’nın, yanındaki Harun’un, diğer taraftaki Bendigo Behzat’ın evi.”

“Yani epey eski tanıdık komşumuz var.”

“Evet, çok tanıdık var.”

Aşağı doğru yürüdüler, köyün yaslandığı Sumaa dağının gölgesi geri çekiliyor köy içi güneş görmeye başlıyordu. Deniz tarafındaki dağların zirveleri boyunca beyaz bulutlar görünüyordu.

 

“Düşündüm de, ben de koyun alsam koyunculuk yapsam, çocuklar da yardım ederler, ne dersin?” dedi karısına.

“Elbette iyi olur, boş durmak olmaz, başka bir zanaatın da olmadığına göre en iyi kararı verdin.”

“Koyunlarımız da mı olacak ana” dedi Yusuf.

“İster misin?”

“İsterim.”

 

Yusuf o yıl yedi yaşını tamamlayacaktı. Anası, yetişkin bir delikanlı gibi görürdü onu.

Eve yaklaştıklarında, böylesi mutlu bir günü yaşamak için onca acıları çekmek mi gerektiğini düşündü içinden. Mutlu olmasının uzun süremeyeceğini o nedenle daha gerçekçi olması için ikaz etti kendini.

 

Artık, evi yeniden düzenlemek gerekli, diye düşündü. Bir odası bir de kiler işlevi gören ara bir yeri daha vardı. Aşhane ise başlı başına mimari özellikleri olan bir yaşam alanıydı. Orası mutfaktı, oturma odasıydı, ateşin yandığı yerdi, ahıra inilen merdiveni vardı, ocağın hemen arkasında tünel şeklinde bir yer daha vardı ki yazın serin kışın sıcak olurdu. O gün yatağını odaya taşıdı. Çocuklar ocağın arkasındaki yerde yalnız yatacaktı.

 

Bayram’ın geldiğini duyan komşular ziyaretine geldiler. Tanımadığı bilmediği yeni komşuları ile tanıştı. Tanıdıkça daha da ısındı köyüne.

 

O akşam her zamanki gibi erken yattılar. Er yattılar ama uyku ikisini de tutmadı. Geç vakitlere kadar dertleştiler. Gecenin bir vaktinde yatsı namazını kıldı Meva, artık uyku saati gelmişti.

 

Gecenin kör vaktine büyük bir gürültü ile uyandı. Uyku sarhoşluğu ile ne olduğunu anlamaya çalıştı, hiçbir şey hissedemedi. Kocasının yanında olmadığını fark etti. Acele ile yastığın altındaki kibriti aradı.

“Bayram!” diye bir çığlık attı.

Cevap alamadı, gecenin karanlığında bir inilti duyuyordu sadece. Kibriti çaktı kocasını gördü, köşeye sığınmıştı, sanki duvarı delip dışarı çıkmak istiyordu. Bir anlam veremedi, içini bir endişe kapladı. Lambayı yaktı, sonra adamının yanına gitti, tutup kaldırmak istedi beceremedi.

“Bayram!” diye bir çığlık daha attı.

Yine sesini duyuramadı, ellerini göğsünün altından dolandırarak kaldırmak istedi olmadı. Cinlerin saldırısına uğradı, diye düşündü. Sol yanağını uygun buldu, olanca gücü ile bir tokat çaktı ve olduğu yere oturdu. Adam da ayıldı, karısı ile göz göze geldi. Meva uzanıp alnını ve saçlarını okşadı. Her yanından terler boşalıyordu. Silinmesi için bir bez verdi ona. Acele ile mutfağa geçti, açık olan oda kapısından gelen ışıkla maşrapayı buldu su koydu. Götürdü uzattı. Bayram ise tam olarak kendine gelememiş öylece bakıyordu.

“İç bu suyu açılırsın” deyince uzanıp aldı.

İçti ve maşrapayı karısına verdi, duvara yaslandı. İçtiği su bir süzgeçten çıkar gibi derisinden dışarı boşalıyordu. Karısı silmeye kurulamaya çalışıyordu.

“Ne oldu sana, kendine geldin mi?” diye sordu.

“İyiyim, uyandım.”

“Ne oldu sana?”

“Bir su daha versene.”

Gidip su getirdi yeniden. O da iki yudum içti maşrapayı kenara koydu.

“Otur yanıma” dedi.

Başka bir bez daha getirdi, yeniden yüzünü boynunu sildi. Gömleğini çıkardı değiştirdi sonra da yanına oturdu;

“Şimdi anlat dinliyorum seni” dedi.

“Askerliğimi Ağrı’da yaptığımı söylemiştim sana. İki buçuk sene boyunca Kürt harbindeydim.[1] Aslında iki Kürt harbinin başından sonuna kadar oradaydım. Pek çok arkadaşım şehit gitti, kıl payı ölümden kurtulduğum da oldu. Anlatılmayacak kadar, kötü günler yaşadım.” Biraz durdu, sustu. “ Anlatılmamalı, çünkü savaş hiç kimseye iyilik getirmez. Bir seferinde Ağrı dağı tarafından Doğubayazıt’a gidiyorduk. Elli kişiydik, ellimizde süvariydik. Rahvan gidiyorduk, çok uzaklardan bir silah sesi duydum. Atım olduğu yere yığıldı, düşmedim ama sanki toprak çekti. “Siper alın” diye bir ses duydum. Öyle yaptım, herkes siper aldı. Çok uzaktan ateş edenler vardı ama hiç birini göremiyorduk. Atıma baktım sol kalçasından bir kurşun yemişti, kanı yerlere akıyordu. Kalkamıyordu ama ön ayakları üstüne dikilmek istiyordu. Üç arkadaşım orada şahadet mertebesine ulaştı. Bir küfür savurdum ama neye yarar, o anda yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Üstelik atım vurulmuştu. Daha fazla acı çekmesin diye, vur onu dedi komutanım. Bir senelik arkadaşım, yoldaşım olan tor atımı kendi silahımla başından vurdum. Şehitlerimize orada, vuruldukları yerde mezar yeri hazırladık ve defnettik. Atıma da biraz aşağıda, arkadaşlarımın ayakları tarafında bir mezar yeri hazırladım, ona da bir Fatiha okudum. Daha sonraları birkaç kez ziyaretine gittim. Aslında yüzlerce arkadaşım vurulmuştu, binlerce düşmanı da biz vurduk. Bu anlattığım olayı hiç unutamadım. Çok sevdiğim ve şehit olan arkadaşımın atı bana verilmişti. O günden sonra atıma her bindiğimde arkadaşımın da arkamda olduğunu hissederdim, aynı vücutta iki asker ve bir at.

 

Savaş bittiğinde bölük olarak ziyaretlerine gittik, mezarlarının çevresini duvar ördük. Komutanımdan izin aldım ben de atımın mezarını düzenledim. Şehitlerden biri Yozgatlıydı, daha önce ölümden kurtarmıştı beni. Borcumu ödeyemedim ona.” Yüzünden akan ter ve yaşlar oturduğu yerde dizlerine damlıyor, Meva ses çıkarmadan dinliyordu.

 

“Teskere alırken silahımı teslim ettim. Bir daha elime almamak, hatta dokunmamak için Allah’ıma dua ettim. Öldürdüğüm insanlar arada bir gözümün önüne gelir. Her birini bir arkadaşımın öcünü almak için öldürmüştüm. İnsan öldürmek, ölürken can çekiştireni izlemek korkunç bir şey, hepsini gördüm. Çürümüş insan eti kokusu dayanılmazdır ve verdiği ruhsal sıkıntı dehşet vericidir. Savaş halinde olan insanlar, insan olmanın ötesine geçiyor, acı çektirmekten keyif almaya başlıyorlar. İşte o zaman bir tarafın tamamen yok olmasından başka hiçbir seçenek kalmıyor.”

Dayanamadı Meva;

“Bu gece ne oldu onu anlat.”

“Rüya gördüm, ovanın içinden dörtnala Patnos’a doğru gidiyorduk. İki taraftan ateş altına alındık. Yine atımı vurdular.”

Durdu, kısa bir sessizlik çöktü odaya. Kara lambanın ışığı pırpırlamaya başladı.

“Su iç iyi gelir” diyerek maşrapayı uzattı.

O da içti;

“Bugünleri gösterdiği için Allah’a şükrediyorum. Seni ve çocuklarımı hiçbir zaman göremeyeceğimi düşünür rüyalar görürdüm. Şimdi de tersi oluyor, oraları görüyorum.”

“Yarın sabah hocaya götüreyim, okusun üflesin seni, iyi gelir.”

“Olur” dedi umutsuzca.

Sonra da yerinden kalktı, elindeki bez ile terlerini sildi. Yatağına yöneldi ağır hareketlerle yorganı kaldırdı altına girdi, uzandı.

 

Meva da lambayı söndürdü, usulca adamının yanına sokuldu.

Rahatsız etmek istemiyordu.

“Çocuklar farkında olmuş mu acaba?” diye geçti aklından.

 

Kocasına kavuştuğunda her şeyin yoluna gireceğini düşünürdü.

Hiçte öyle olmadı, onun kişisel sorunları daha da çetindi.

Kaderine küstü, aslında ağlamak istiyordu ama sıktı kendini.

Çok fazla dayanamadı, göz pınarlarından yanaklarına aşağı sanki kaynar sular akmaya başladı.

________________________________________

 

[1] Peş peşe yaşanan 1929 / 30 Ağrı isyanlarının ikisinde oradaydı. Süvariydi, önemli görevlerde bulunmuştu. Çok zaman ölümle burun burunaydı, yanında can veren arkadaşlarını hiç unutmadı. Her yerde anlatırdı. İsyan sözcüğünü hiçbir zaman kullanmadı, “Kürt harbi” olarak anlatırdı yaşadıklarını. Kürtlerin çok iyi savaşçı olduklarından söz ederdi. Ardından da “Devletle baş edilmez” derdi.

 

__________________

Son yorumlar