İlk derse girdiğim gün, oraya uygun bir öğretmen olmadığımı düşündüm. Ne öğrencilerim Türkçe ne de ben Kürtçe konuşabiliyorduk, şaştım kaldım. Dilini bilmediğim insanlarla nasıl iletişim kurabileceğimi düşündüm uzun uzadıya. “Öncelikle, çocukların dilini öğrenmem gerekir” diye geçti aklımdan.
Öğretmen okulunda, böyle bir sorun hiçbir zaman gündeme gelmemişti.
Arkadaşım Muzaffer’e dert yandım;
“Bende köylüyüm ama buradaki köylülerle ortak bir yan arıyorum. Farklı bir kültür farklı bir dünya var burada. Dil bilmeden ne öğretebilirim. İleri toplum oluşturma konusunda ne verebilirim. Dil sorun olunca, neyi nasıl öğreteceğim?
Sadece okur yazar yetiştirmek sorunları çözer mi?
Burada öğrencilere ait bir hela bile yok. Tuvalet alışkanlığı olmayan çocuklara ilk önce ne öğretebilirim. Öğretmen okulundan mezun olurken öğretmenlerim, ne böyle bir okuldan ne de böyle bir köyden söz etmediler.”
“Bu ilk günün, yarın daha sakin olursun aldırma” dedi bana sakince.
* * *
Üçüncü sınıftaki çocuklarım, bir adamı peşinden koşarak taşladılar. Pencereden gördüm, dışarı çıktım, neler olup bittiğini sordum.
“Neden taşladınız adamı?”
“Öğretmenim” dedi Celal. “Halil o. okulumuzun öğrencisidir.”
Hayret ettim;
“Bir adamdı o, yani yaşlı bir adam.”
“Evet” dedi çocuklar hep bir ağızdan. “Okula gelmiyor kaçıyor.”
“Babası ile İran’a, mal kaçakçılığına gidiyor” dedi Osman.
“Sus” dedi ona Celal. “Her şeyi anlatma.”
* * *
Akşam olunca eski, yeni tüm kayıt defterlerini çıkardım, masamın üzerine serdim. Aramaya başladım. Evet, kayıtlarda Halil isimde birisi vardı ve 19 yaşında gözüküyordu. Öğrencilerin anlatmasına bakılırsa gerçek yaşı daha fazlaymış.
Yerimden kalktım pencerenin yanına gittim. Akşam soğuğu kendini hissettiriyor, bazı evlerinin bacalarından dumanlar çıkıyordu. Karşıdaki mezraya, Halil’in mahallesine doğru baktım. Oradaki evlerin bacaları da tütüyordu.
Halil’i düşündüm, kendimi onun yerine koydum. Önce utandım, sıkıldım ve sonra “bana öyle bir şey yapılsaydı affedemem” diye geçti aklımdan. Okula ve öğrencilere kin duymasında haklı olabilirdi.
Okul ile Halil’i barıştırmaya karar verdim.
* * *
Akocak ovaya bakan bir sırtın üzerine kurulmuş küçük bir köydü. Karşı yamaçta bulunan dört ev de köye ait bir mezraydı. Orada yaşayan insanlarla henüz tanışmamıştım.
Halil’in babası her zaman evinde bulunmuyor İran’a kaçağa gidiyormuş. O yıllarda Türkiye’de bulunmayan veya pahalı olan tül perde, çeşitli kumaşlar, pilli saatler, radyolar, çeşitli bibloluk eşyalar, tükenmez kalemler İran’dan alınarak kaçak olarak ülkeye sokulur ve satılırdı. Kaçakçılar dağ yollarından kervanlarla gider gelirdi.
* * *
Bir öğlen vakti, adamın evde olduğunun haberini aldım. Yanıma Türkçeyi iyi konuşan bir kılavuz öğrenci aldım ve Halillerin evine yollandım. Halil, geldiğimi görünce kaçtı. Doğruca eve gittim. Kapıyı tıkladım, adam beni tanımıyordu birden bire karşısında görünce; “Nerden çıktı bu adam” der gibi yüzünün rengi değişti. Selam verdim. Yanımda gelen çocuğu tanıdı, istemeyerek içeriye buyur etti. Tek odadan ibaret bir ev. Bir tarafında yanan ocak, etrafını az da olsa ısıtıyordu. Bizi de ocak başına buyur etti.
Türkçe’yi iyi konuşamıyordu, önce şundan bundan söz ettik. Tedirginliği geçsin istedim. Anlayamadığım sözcükleri olunca, kılavuz öğrencime tercüme yaptırıyorum.
Konuşmalar sıcak bir şekle dönüşünce, adam normal konuk gibi görmeye başladı beni.
“Memurları oldum olası sevmem ama öğretmenler farklı oluyormuş” dedi.
Kadını çay demledi, çaylar yudumlanırken İran’dan konuştuk ne alıp sattığından söz ettik.
Ve artık Halil’i konuşmaya sıra geldi diye düşündüm. Babam yaşında bir adam olduğu için ona baba diye hitap etmekte sakınca görmedim.
“Bak baba” dedim “oğlun okuma yazmayı öğrenemedi. Gelecek sene askere gidecek, belli ki çok zorluk çekecek. Bana gönder, hem okuma yazma öğreteyim hem de İlkokul diplomasını vereyim. Askere gidince mektup yazabilsin. O da, sen de bana dua edersiniz.”
“Bu yaştan sonra okusa ne olacak?” dedi.
“Öyle deme baba, hayat devam ediyor. Müsaade eyle oğlun geri kalmasın, herkes gibi okuryazar olsun.”
“Daha önce gönderdim okuyamadı.”
“O başka, şimdi sorumlusu benim, öğrenemezse kabahat benimdir.”
Çok direndi adam yine de, “evet” dedirttim ona.
Yanından ayrılırken memnundu yüzü gülüyordu;
“Burada konuştuklarımız burada kalır. Devlet memurudur beni şikâyet eder diye, sakın geçirme aklından. İran’a gider de güzel kalem bulursan getir bana. Parasını öderim ha…” dedim. Gülümsedi, sıkıca sıktı elimi.
O sabah Halil okula geldi. Öğrencilerim başına toplandı. Evimin penceresinden gördüm. Cama tıkladım, çocuklar bana bakıp biraz geri çekildiler. Halil’i yanıma çağırdım. Yürüdü geldi, kapıyı tıklattı;
“Gel” diye bağırdım. Kapı açıldı utangaç bir eda ile girdi. Sandalyeye oturması için işaret ettim. Gitti oturdu, ben de karşısındaki somyanın üzerine oturdum.
“Nasılsın?” diye sordum. Cevap veremedi, utangaç bir tavırla yere bakıyordu. Kalkıp yanına gittim, elimi omzuna koydum.
“Türkçe bilmiyor musun?” diye sordum. Yine ses çıkarmadı. Pencerenin yanına gidip cama tıkladım. Güzel konuşan bir öğrencime, gelmesi için işaret ettim. Koşarak geldi.
“Evlat” dedim, “Söyleyeceklerimi Halil’e anlat. “O benden yaşça büyük ama onu bir arkadaş olarak kabul ediyorum.”
Çocuk söylenenleri aktardı.
“Okula geldiği süre zarfında benim masamda oturacak. Arkadaşlarına da söyle Halil’in arkadaşım olduğunu bilsinler.”
Çocuk bir yandan tercüme ediyor…
Söylenenlerden hoşlandı, Halil’in yüzünde güller açtı. Yerinden kalktı elimi öpmek istedi. İzin vermedim ona, sadece elini sıktım ve yanaklarından öptüm. Bir süre elini tuttum, sol elimi yeni arkadaşımın sırtına koydum. Göz göze geldik bir şeyler söylemek istediğini anladım ama Türkçe konuşamıyordu. Tercümana da bir şey söylemedi. O anda Halil’i mutlu görmekten çok büyük haz duydum.
Otuz yapraklı defterlerden bir tane verdim ona. Kalemi de yoktu, kendi kullandığımı verdim. Artık o arkadaşımdı, kalemi de farklı olması gerekiyordu.
İnanılması zor ama bir ay içinde okuma yazmayı söktü. Ailesinde ve köyde yaşayan insanların isimlerini yazmayı başardı. Diğer öğrencilerim de ona saygı duymaya başladı. Köyde herkes Halil ile olan arkadaşlığımdan söz eder oldu.
Nisan sonuna doğru havalar ısındı. Dağların güney yamaçlarında karlar erimeğe başladı. İran’a giden yollar açıldı. Kaçak mal almağa gitmenin zamanı geldi.
İşte o günlerde Halil okula gelmedi.
Daha sonraki günlerde de gelmedi.
Arkadaşıma diploma vermek için ne kadar haber gönderdiysem de onu bir daha gören olmadı.
Belli ki o da İran seferine çıkmıştı.
_____________________
