Yolda para bulsan ne yaparsın?

Kültür Sanatta Bu Hafta

Ayşe

bulutLivera ormanı, kalenin yamacından başlar, yukarıya doğru yayılır, köyü kucakladıktan sonra Sümela’nın karşı yamaçlarına kadar uzanır gider. Bu uzantı sırasında bazı yerlerde seyrekleşir ve yayla yerlerine izin verir. Pek çok çeşit ağacın barındığı, harika doğa güzellikleri insanın aklını başından alabilir.

Köyün bütün kızları kadınları, ormanı iyi bilir, iyi tanır. Gizli kalmış, ayak basılmamış yerlerini, çam sakızı kokan pınarlarını da bilirler. Baharda kuğular gelince hangi ağaca tüneyerek öter, nerede kuru odun, nerede mantar bulunabileceği her şeyi, daha doğrusu ormanın sırrını bilirler. İlginçtir orman da onların sırrını bilir ama özenle saklar. Genç kızlar hiç kimseye açamadığı sırlarını, beğendikleri gürgen ağaçlarına anlatır, arada bir o ağaçlardan sanki “ola ki dertlerine çözüm” beklerdi.

Gürgen ağaçları sır tutar. Söyleneni sessizce dinler hiç kimseye aktarmaz. Ayşe’nin dert ortağı olan dev gürgen de sır tutardı. O kadar büyüktü ki Livera üstünden geçen tüm kuşlar gelse dalları arasında bir kış boyunca barınabilirdi. Ayşe onun gölgesine oturur birilerine iletilmek üzere sessizce anlatırdı içinden geçenleri. Dert ortağına anlattıklarının orada kalacağını, hiç kimseye iletilmeyeceğini de bilirdi.

***

O gün mezere çayırlarından sağa döndü, madene giden kamyon yolunu örten koca gürgenin aşağıya doğru uzanan kalın kökü üzerine oturdu. Dertlerini sırlarını sessizce ama bazen bir tür ağıt şekline dönüştürüp hem söyledi hem ağladı.

Ezgin ve kırık duygular içindeydi. Bir hafta önce, ama çok da net olmayan bir kısmet bulundu kendisine. Bulundu bulmasına da, buna çok sevinemedi, bir alınganlık sardı içini. 36 yaşına gelmişti de ancak, daha yenice bir kısmet yakalayabilmişti. Alınganlığının nedeni, adamı henüz hiç görmemiş olmasından kaynaklanıyordu. Meryemana ormanlarında kesim işinde çalışan bir adammış. O da 30 yaşın üzerindeymiş ve kendisi gibi yoksulmuş. Haberi orada çalışan Zurbut Mehmet getirmişti.

Arkadaşları Raşi tarafındaki ormana girmiş kurumuş ağaç dalları toplayıp yük yapacaklardı. Ayşe keyifsizdi, hem iş yapmak istemiyor hem de iş yapacak dermanı yoktu. Dirseklerini dizlerine dayadı, yüzünü avuçları arasına aldı, daldı gitti.

Küçük kardeşleri evlenmiş çoluk çocuğa karışmıştı. Bu, onda bir ezginlik, bir burukluk oluşturuyor, yaptığı işlerden tat alamıyordu. Başını yukarıya doğru kaldırdı gürgenin yaprakları izin verseydi, gökyüzünü görecekti. Artık ona, yani o ağaca bir daha hiçbir şey anlatmamaya karar verdi içinden. Şimdilik tanımıyor olsa da bir isteyeni vardı ya, bu ona yetiyordu. “Şansım açıldı galiba” diye düşündü.

Epey yukarılardan arkadaşı Makbule’nin sesini duydu;

“Ayşe!”

“İhuuuu!!” diye haykırdı. Moralinin bozuk olduğu anlaşılsın istemedi.  

“Burada yıkılmış bir kuru ağaç var. Sesime doğru gel.”

Artık durmanın, hayal kurmanın zamanı değildi. Yerinden doğruldu, sesin geldiği yöne doğru yürüdü. Güneş orman aralarından bir görünüp bir kayboluyordu. Vakit epey geçmiş, hava da yağmur işaretleri vardı. Aşağılardan bir ses;

“Hey kızlar yüklerinizi yaptınız mı?”

Karşı yamaçtan başka biri;

“Yaptık, yaptık!”

Yukarılarda orman içinden bir diğeri;

“Şose yolun dönemecindeki pınarda buluşalım!” diye haykırdı.

***

Buluşma yerine varınca, yüklerini bırakmış dinlenmekte olan diğer kadınları gördü. O kalabalığın içinde Zurbut Mehmedin karısını da fark etti. Yüreği yerinden çıkacak gibi oldu. “Mutlaka bir haber getirmiştir” diye hesap etti. Oturanlara yaklaşınca selam verdi, yavaş bir hareketle yere çömeldi, yükünü bıraktı. Kadınların bir kısmı azıklarını çıkarmış yemek yiyorlardı. Kimisi yükünün ağırlığından, kimisi de romatizma ve diz ağrısından şikâyet ediyordu.

Ayşe de torbasını açtı, peynirini ve ekmeğini çıkardı, yükünün yan tarafına koydu. Ağzının kuruduğunu hissetti, yerinden kalktı biraz ilerdeki çeşmeye gitti. Eğildi, avuçlarını oluğun akan suyuna tutarak içti. İnşallah, Zurbut Mehmedin karısı Zehra bu kadınlara benden söz etmez diye geçirdi içinden. Önüne bakarak yükünün olduğu yere doğru yürüdü.

***

Karnını doyuran kadınlar yükünü sırtına alıyor ve ikişer, üçerli guruplar halinde yola koyuluyorlardı. Zehra ile Ayşe en sona kaldı.

“Hadi biz de gidelim kız” dedi Zehra ve yükünü sırtlamaya yöneldi. Ayşe, yerinden kolayca kalkması için onun yanına gidip yardım etti. Sonra da kendi yükünü sırtladı. Yavaş konuşurlarsa hiç kimse duymaz diye düşündü Zurbut Mehmedin karısı;

“Ayşe” dedi. “Bu akşam yeni bir haber geldi. Eğer istiyorsan Önümüzdeki Cuma günü, seni isteyen Kemal, kınalı köprüde bekleyecek. İstediğin saati söyle, ona söyleyelim. Köprüde buluşup, Kuştuldan yukarı çıkar Zavera’ya gidersiniz.”

Ne diyeceğini bilemedi.

“Zehra abla aceleye getirme, sıkıştırma beni. Hazır olduğumda haber ederim sana” dedi.           

***              

Madene çıkan dönemeçli araba yolunu dikey olarak kesen patika yolun çıkışında ayrıldılar. Zehra kuzey, Ayşe ise orta mahallede oturuyordu. Ayrılmış olmaları yükünü de hafifletmiş gibi oldu Ayşe’nin. Artık tanımıyor olsa da kesin olarak bir isteyeni var. Bu düşünce ona tarifi zor bir güç ve keyif verdi. O nedenle sırtındaki yüke aldırış etmeden sekerek inmeye başladı mahalleye aşağı. Birisi görse “çıldırmış bu kız” diyebilirdi.

Aynı anda Maçka’yı, Kizera ve İskopiya köylerini gören sırtın dönemecinde durdu. Kemal’in köyü Zavera, İskopiya dağının ardında Hamsiköy vadisindeydi. Oralar hakkında hiçbir fikri yoktu. Fakat Liveradan gelin gideceği için kendisine saygı ile davranılacağı düşüncesi geçti aklından. Evi aşağıdaki küçük düzlüğün içinde elma ağaçlarının arasındaydı. Dikkatle baktı, kimseyi göremedi. Bir mutluluk kapladı içini. Yeniden sekerek ve sırtındaki odun yüküne aldırış etmeden evine doğru yürümeye başladı. Yürüdükçe, sırtındaki yükü de hoplayıp duruyordu.

 

1956’nın Mayısı, olanca güzelliği ile serpildi Maçka ve köylerin üzerine. Yaylacılar o sene erken göç etti dağlara. Ve güneş her sabah Suma dağının arkasından doğar. Dağın gölgesi köyün karşısındaki Hortokop kayalıklarına boydan boya yayılır. Saatler ilerledikçe gölge dereye aşağı doğru iner öylece kaybolur gider. Akşama doğru tersi olur; Hortokop dağının gölgesi Kınalı köprüden başlayarak Liveraya doğru tırmanmaya başlar.

Mayıs ayı boyunca Guguk sesleri de duyulurdu Suma ormanlarından. Bu da bitenler yaşama sevinci verir insanlara.

***

Üç erkek kardeşi evlenmiş ve ikisi baba evinden ayrılmıştı. Kendisi gibi bekâr olan bir oğlan kardeşi daha vardı. Askerden yeni gelmiş ve geçen hafta başında sığırları alarak yaylaya göçmüştü. Babası öleli iki seneyi geçti. Anası ise ev içinde ufak tefek bazı işler yapabiliyorsa da romatizma ağrıları nedeniyle, bezgin ve iş göremeyen bir haldeydi. Kendisini isteyen birisinin olduğunu ailesinden hiç kimseye anlatmadı. Daha doğrusu kendisinde öyle bir cesaret bulamadı. Birkaç kez anasına açmak istediyse de başaramadı. Zurbut Muhammed’in karısı Zehra, arada bir gelip anlatıyor ama ona da net olarak evet veya hayır diye bir şey söyleyemiyordu. Ne var ki her geçen gün sabrı tükeniyor, baba evinde yaşamayı kendi adına bir fazlalık olarak düşünüyordu. Arada bir “Neden kendisine ait bir evi olmasın?” diye bir soru geçerdi aklından. 

***

Zurbut’un karısı evin başındaki yoldan geçiyordu. “Ayşe!” diye seslendi. Kapıya çıktı. Kadınla göz göze geldi. Koşarak yanına gitti. Zehra kadın sağı solu kontrol eder gibi yaptı ve başka kimsenin duymaması için kulağına yanaştı;

“Yarın Kemal gelecek ormana gideceğiz. Sen de gel, orada tanıştıracağım sizi.”

Dili tutuldu sanki belli belirsiz bir “olur” çıktı dudakları arasından.  

Mayıs ayının sonuna doğru tarlalarda ikilemeler başlayacaktı. Tarla işleri tamam olunca yaylaya gidecek, kardeşi Hüseyin de köye dönecekti. İşte tam bu sırada kaçmayı başarabilirdi.

Neredeyse bir hafta olacak yağmur yağmadı. Bu fırsattan yararlanan köylüler acele ile mısır tarlalarının ikilemelerini bitirmek istiyordu. Ayşe ise ne kadar erken bitirirse o kadar tez gideceğini, daha doğrusu kaçacağını düşünüyordu. Henüz cesaretini toparlayıp, aklından geçenleri hiç kimseye anlatamadı. 

***

Güzel bir günün yaşanacağı anlaşılıyordu. Gökyüzünde tek bir bulut yoktu ve her zamankinden daha maviydi. Mısır tarlasında ağabeyi ve yengesi ile ikileme yapıyorlardı. Kemal ile görüştüğünün üzerinden iki hafta geçti. Yakışıklı birisi değildi ama güçlü kuvvetli, insana güven veren bir hali vardı. Mayısın son Cumartesi günü yani 26’sında akşama doğru evden çıkacaktı. Kemal onu Kınalı köprünün karşı ayağında bekleyecekti. Evdekilere bahane olarak; öte mahalledeki arkadaşına gideceğini söyleyecek ve bir daha geri dönmeyecekti. Bu fikir biraz hatalı gibi geldi ona. Kazma sapının ucundan iki eli ile tuttu ve çenesini de ellerinin üzerine dayadı. “Bir gören olur da eve haber verir ve arkamdan gelenler olur. Kolayca yakalanabilirim” diye düşündü. “Hayır, bu planı değiştirmeliyim” dedi içinden. Bu durgun halini fark eden yengesi;

“Yoruldun mu Ayşe abla?” diye sordu.

“Yok yok, dalmışım işte.”     

 

Beş gün sonra bu iş bitecek, ailesine ve köyüne veda edecekti. O güne kadar çok çalışıp tarla işlerini hiç olmasa azaltmak istiyordu. Çok fazla durgunlaştığını hatta zayıflamaya başladığını bile hesap ediyordu. “Evdekilerin hiç biri, bütün bu olup bitenleri fark edemedi” diye düşünüyor ve garip bir suçluluk duygusuna kapılıyordu.

Aklından geçirdiği gibi, hesap tuttu. Cuma günü öğleden sonra tarla işleri tamamlandı. O sabah yaylaya gideceğini söyledi evdekilere. Ve yaylaya götürmek üzere bir ekmek pişirdi. Yanına biraz patates ekleyerek yükünü tamamladı.

 ***

Artık bir süreden beri tasarladığı planın uygulama zamanı geldi. Yaylaya gider gibi evden çıkacak ve mümkün mertebe kimse ile karşılaşmadan yola koyulacaktı. Taşboğazını geçince orman içi yoldan çıkacak, aralardan aşağı Pangal’a inecekti. Oralarda onu tanıyan olmazdı. Sonra da Çoşandere yamaçlarından aşağı inecek, Kınalıköprüye ulaşacaktı. Ola ki tanıyan birisi denk gelirse; “yayladan geliyorum, Verizena değirmenine mısır bırakmıştım, unlarımı almaya gidiyorum” diyecekti. Bütün bu planları kafasında kuruyordu ama içinden bir ses; “geri dön, gitme!” diyordu. Bu durum onu o kadar rahatsız etmeye başladı ki gözünün önüne, bilmediği tanımadığı canlılar geliyor sivri oklarını fırlatıp dehşet saçıyorlardı. Hem gidiyor hem de onlarla cebelleşiyordu. Bir ara dayanamamış olmalı ki iki avucu ile yüzünü kapattı ve can havli ile bir çığlık attı. Çığlık onu kendine getirdi sanki. Avuçlarını yüzünden çekti etrafına bakındı. Raşi çayırlarının başından gidiyordu ve görünürde sesini duyan olmamış, diye hesap etti.

***

Kararını değiştirebilmesi için, Taşboğazına kadar biraz daha yolu vardı. Orada yoldan çıkıp da orman içinden aşağı döndüğünde bir daha geri dönmeyecekti. Bütün bu düşünceler içinde yürüdüğünü sanıyordu, oysa olduğu yerde dikiliyor ve İskopiya tepesine doğru bakıyordu.

Yayla yolunu hiç bu kadar tenha görmemişti. Her seferinde pek çok insanla karşılaşırdı. Sanki her şey onun kaçmasına yardım ediyor ve onu görmemek için hiç kimse yola çıkmamıştı. Ağır ama kararsız adımlarla yeniden yürümeye başladı. Orman içi yol ala karanlıktı. Arada bir güneşli yerlerden geçiyor olsa da genel olarak güneş ışığına hasret bir yoldan gidiyordu. Bir kuşun pırr diye uçtuğu oluyor, korkudan yüreği ağzına geliyordu.

Son dönemeci de döndü, Vanya suyuna çok az bir mesafe var. Taşboğazı geride kaldı artık. Heyecandan kalbi yerinden çıkacak sanki. Verdiği kararı yeniden düşünmeye başladı. Başı uğulduyor, bilmediği yerlere, tanımadığı adamlara gitmek ürküntü veriyordu ona. Vanya suyunun yanında durdu. Oradan aşağıya doğru bir parça ağaçsız yer vardı. İşte şu çimeni aşıp da yeniden ormanın içine girerse, geri dönülmez bir yol üzere olacağı geçti aklından.

Vanya suyu büyükçe iki taşın arasından doğuyor ve kısa bir akıntıdan sonra çeşmeye ulaşıyordu. Tam orada aktığı taşın üzerinde bir küçük çukurluk var. Orasının Hazreti Ali’nin ayak izi olduğu, hemen yanında bir de nal izi var ki Düldülün ayak izi olduğu söylenir.

Sırtındaki torbayı bir kenara bırakıp suyun gözesine doğru yöneldi. Dizlerinin üzerine çömelerek nal izinden kana kana su içti, ellerini yıkadı. Sonra torbasının yanına döndü. Avuçlarını gökyüzüne doğru kaldırarak gelecek günlerin iyi olması için dua etmeye başladı. Ve sonunda “Utandırma beni Allahım” diyerek avuçlarını yüzüne sürdü. Sonra da torbasını sırtına bağladı ağır adımlarla suyun akarına, aşağı doğru yürümeye başladı. O anda en çok arzuladığı şey; tanıdık biri denk gelse de, “Gitme Ayşe!” diye ardından seslense.                

 * * *          

Haber bir gün sonra baba evine ulaştığında kardeşler, toplandı, ocağın tam orta yerine bir sessizlik bombası düşmüştü sanki. Hiçbirinin ağzını bıçak açmıyor, sigara üstüne sigara tüttürüyorlardı. 

Küçük kardeş Hüseyin, haberi yaylada aldı. Ağabeylerinin aksine ablasının zorla kaçırıldığını düşünüyordu. Eninde sonunda gerçeği öğrenecek, eğer düşündüğü gibi, çıkar da zorla kaçırılmışsa elinden kimse kurtulamazdı. Mutlaka hesap soracağını düşünüyordu.

 

Köylülerin pek çoğuna soruldu, ancak hiç kimseden en ufak bir bilgi, bir ip ucu alınamadı. “Bu işin içinde bir iş var” dedi anaları. “Birisinin yardımı olmadan kız kaçırmak olacak iş değil. Bir gün mutlaka öğreneceğiz ama iş işten geçmiş olacak. Dört erkek kardeş bir kıza sahip çıkamadınız. Yazıklar olsun. Babanız sağ olsaydı on kere bulmuştu onu ve kaçıran adamı. O kadar şaşkın oldunuz ki hükümete bile şikâyet edemediniz. Artık oturun oturduğunuz yerde. O bir yolunu bulur, haber verir ya da çıkar gelir.”   

Oğlanlar analarının bu sözüne cevap veremedi. Her biri kızgındı, içten içe kinleniyorlardı ve bunu bir onur yahut erkeklik sorunu gibi algılamaya başlamışlardı. Öyle ya, konu komşu ne der. “Kız kardeşlerini kurda kuşa kaptırmış da, adam gibi ortalıkta dolaşıyorlar” denilmez mi?

***          

Ayşe Kemalini Kınalıköprü’de buldu, Larhan deresi boyunca yürüdüler. O gecenin karanlığında iskopiya yamaçlarını tırmanıp Zavera’ya gittiler. Eve vardıklarında sabah olmak üzereydi. Birkaç kez “Ana!” diye seslendi Kemal. Uykulu haliyle yaşlı, saçları karmakarışık bir kadın karanlığa doğru açtı kapıyı.

“Geldin mi Kemal” dedi.

“Geldik ana.”

“Kimse ile karşılaşmadınız değil mi?”

“Hayır ana, orman içlerinden geldik, hiç kimse ile karşılaşmadık.”

Dönüp karanlığın içine doğru yürüdü kadın, el yordamıyla kara lambayı buldu, yaktı. Kapının önünde biraz bekleyenler belli belirsiz ışığı fark edince girdiler. Ayşe doğruca yaşlı kadının yanına gitti boynuna sarılmak istedi. Hiç ummadığı bir şey oldu;

“İstemem” dedi.

Şaştı kaldı, hayalinde canlandırdığı kaynana bu değildi. Küçük bir iskemle fark etti, kenara çekip oturdu. Küçük kara lambanın izin verdiği kadar evi izlemeye koyuldu. Burası onların yayla evinden daha küçük ve döküntü bir haldeydi. Tek odalıydı ve kaynanasının orada, o odada yattığı anlaşılıyordu.

Yaşlı kadın yatağını ocağın yanına taşırken dikkatle izledi onu gözü hiç tutmadı, daha doğrusu sevimli bulmadı. Üstelik olabildiğince çirkin bir şey gibi geldi ona. “Ana oğul burada yaşıyor ama burası yaşanacak bir yer değil” diye geçti içinden.

Kemal sahana döktüğü ayrana bir parça mısır ekmeği ufaladı. Sonra iki şimşir kaşık getirdi birisini Ayşe’ye uzattı.

 O gece yatağa girdiklerinde, döşeğin kuru otlardan yapılmış olduğunu fark etti.

“Kemal, evinizin tek odası mı var?” diye sordu kocasına fısıltı ile.

“Evet.”

“Yün döşeğiniz yok mu?”

“Hayır.”

Ayşe ilk kez, pişmanlık duymaya başladı. Yine de;

“Omuz omuza çalışırsak bizi kimse durduramaz” dedi ve sağ eli ile Kemalin sol yüzünü okşadı. Nasırlı avucu canını acıttı adamın, geri çekildi.

***   

Gelin olduğunun daha beşinci günü kaynanasından sert bir azar işitti. İneği iyi sağamadığını söylüyordu. Cevap vermedi ona ama yinede kadının kızgınlığı geçmedi. Kemali çağırdı;

“Çıkın evimden” dedi.

“Nereye gideriz ana?” diye sordu Kemal.

“Mezere evine taşının, orası sizin olsun” dedi ve somurtarak uzaklaştı.

Mezere evi dediği yer, tepenin başında bir yerdeydi, yani orası köyden sayılmazdı. Ne var ki yaşlı kadın kararlıydı.

İki hafta oldu Ayşe mezere evinde kalıyor. Sadece adı ev, başkaca hiçbir özelliği olmayan bu yapı içinde yaşamak kolay iş değildi. Rüzgâr bir yandan giriyor, diğer yandan çıkıyordu. Kemal meryemana vadisine ağaç kesme işine gidip çalışıyordu. Bir sefer gelmiş o gece kalmış ve sabah erkenden yine gitmişti. Evde yiyecek namına hiçbir şey yoktu. Biraz ilerde bir pınar vardı. Ancak oradan su alacak bir kabı bile yoktu.

Çok aşağılardan Erzurum, Gümüşhane yolu geçiyordu. Gece olduğunda arabaların motor sesleri duyuluyordu. İşte o sesler Ayşeye arkadaş oluyordu da sabaha kadar gözüne uyku girmiyordu.

***

“Açlık ne kötü şey” diye geçti içinden. Kuşluk vakti oldu, iki gündür hiçbir şey yememişti. Köye aşağı doğru giderek birilerinden ekmek istemeyi geçirdi aklından. “Artık geriye dönemem, dönsem bile kabul etmezler. Zaten ağabeylerim başlık parası alamadıkları için kızgın olmalılar. Burada kalsam açlıktan bir kedi gibi öleceğim. Ne yapsam? Kimden yardım istesem” diye düşünerek patika yoldan aşağı yürüyordu. Bazen dizleri onu taşımıyor düşüyor sonra kalkıyor yine yürümeye gayret ediyordu. Gözlerinin önünden bazı karaltılar geçtiğini fark etti, başı döndü olduğu yere çöktü.

***

Annesini gördü uzaktan. Ona doğru koşuyordu, elinde bir bohçası vardı ve içindeki sıcak ekmeğin kokusunu duyumsadı. Sonra bir kovadan su dökerek kızının yüzünü yıkamaya başladı.

“Gelin!” diye bir ses işitti.

Annesi neden gelin diye çağırıyordu onu, diye geçti içinden. Gözlerini açtığı zaman iki genç kadın gördü başından aşağı. Birisi elini başının altından geçirmiş yastık oluşturuyor diğeri de bir elini ıslatıp yüzüne sürüyordu.

“Ne oldu sana gelin?” diye sordu yüzünü ıslatan.

Dikkatle baktı onlara, hiç birini tanımıyordu.

“Livera’dan gelen gelin sen misin?”

Ona da cevap veremedi. Her şeyi hissediyor anlıyor da cevap veremiyordu.

“Kemalin hanımı mısın?” diye sordu diğeri.

“Evet” diyebildi usulcacık, sonra da “Çok açım” dedi.

İki kadın yolun kenarına çektiler onu. Çantalarından ekmek peynir çıkarıp önüne serdiler. Hem karnını doyurdu hem de derdini anlattı.

Artık köyde tanıdığı insanlar vardı. Sabahları aşağı iniyor, olanlara yardım ediyor, karnını da doyuruyordu. Akşam olunca yine evine dönüyordu. Belki kemal gelir, ev boş kalsın istemiyordu.

Kemal bu kez tam bir hafta üzerine geldi. Bohçasında beyaz bir Trabzon ekmeği vardı. Ayşe olup bitenleri anlattı. Artık Livera’ya giderek ailesi ile tanışmasının zamanı geldiğini de söyledi. Sessizce dinledi Kemal.

“Nasıl istersen, acaba bizi oraya kabul etmezler mi?” diye sordu karısına.

“Bilmem” dedi. “Onu da konuşuruz.”

 ***

Livera’ya vardıklarında akşam olmak üzereydi. Doğruca komşu Kemal’in evine gidecekler. O Ayşe’nin baba dostu olan bir adamdı. İki sene önce babası öldüğünde eve gelmiş ve;

“Ağlama kızım, diyerek başını okşamıştı.”

O nedenle yaşlı adamı kendisine yakın hissediyordu.

Baba dostunu, akşamın ala karanlığında avluda otururken buldular. Kocasının önüne geçti hızlı adımlarla yürüdü. Giderek yaşlı adamın önünde durdu eline uzandı; “İzniniz olursa elinizi öpeyim” dedi. Kemal de elini uzattı.

“Nerelerdeydin kızım, aranmadık yer koymadılar. Oturun bakayım, nasılsınız iyi misiniz?”

Sonra kenarda duran kısa bir kütüğün üzerine ilişti. Kemal de hanımının yaptığı gibi davrandı. Evin hanımı ve çocukları da geldi. Ayşe yerinden kalktı;

“Elini öpeyim Şerife teyze” dedi.

“Buraya geldiğinden kimsenin haberi var mı?” diye sordu yaşlı ve tecrübeli kadın. “Hayır” cevabını alınca eve girmelerini istedi.

***

Uzun uzadıya konuştular o akşam. Ayşe ağabeyleri ile barışmak için geldiğini o yüzden kendisine yardım etmelerini istedi. Gece vakti kardeşlerini çağırmayı uygun bulmadı baba dostu. Mademki onu tercih ederek gelmişlerdi, ailesi ile barıştırmak işini boynuna düşen bir görev olarak varsaydı. Artık nasıl hareket etmesi gerektiğinin planlarını yapmaya başladı. İki yetişkin oğlu vardı, ikisini de görevlendirdi;

“Yarın sabah Ayşe’nin ağabeylerini buraya davet edeceğiz. Geldiklerinde bir uyumsuzluk olur da enişteleri ile kavga etmek isterlerse engel olmamız gerekiyor. Bunu bilin ve uyanık olun” dedi oğullarına.         

***

Sabah oldu, şerife kadın çorbayı hazırladı. Yuvarlak yer sofrasının etrafına dizildiler, ortadaki sahana kaşık sallamaya başladılar. Uzun zaman oldu ilk kez karnının doyacağını düşündü Ayşe.

Ev sahibi konuklarını ikaz etti;

“Evimde güvendesiniz, rahat olun, saygıda kusur etmeyin geri yanını bana bırakın” dedi ve Ayşe’nin ağabeylerine haberci gönderdi. 

Çok geçmeden kardeşlerden ikisi geldi. Uzun boylu olanı Zeki, kısasının adı da Mehmet’di. Üçüncüsü kardeş Eyüp henüz görünürde yoktu.

 

Gelir gelmez “nerede onlar?” diye sordu uzun boylu olanı.

“Acele etmeyin” dedi yaşlı adam. “Önce konuşalım. Olay çıkarmanızı istemiyorum, benim yanımda Ayşe’yi dövmek isterseniz buna izin veremem, bunu da bilesiniz.”

“Olur mu Kemal amca” dedi Zeki. Dedi ama hareketleri güven vermedi ihtiyara.

“Bakın, olanlar olmuş, artık bu işin geri dönüşü yok. Olay çıkarmanızı istemiyorum. Siz de yardım edin ki yuvalarını kursunlar.”

“Bize akıl verme, kız kardeşimizi teslim et bize” diye kükredi Eyüp.

 ***

Ayşe ile kocası konuşulanları odadan dinliyordu. Uzun süren pazarlıklardan sonra huzura getirildiler. Saygı ile kardeşlerinin yanına giderken, zeki bir ok gibi fırladı ve eniştesine bir tokat çaktı. Kemal karşılık vermedi ama evin delikanlıları bunu affetmedi. Kıyasıya bir kavga başladı. Ayşe ile kocası bundan yararlanarak dışarıya kaçtı.

Gürültüyü duyan komşular koşarak geldi. Uzun uğraşlardan sonra kavga yatıştırıldı. Eyüp kavga sırasında dışarıya çıktı Ayşe’nin yanına gitti. Kocası Kemal ile pazarlığa girişti. Kemal cebindeki yüz on liranın yüz lirasına kayın biraderine vermek zorunda kaldı. Yüz lirayı alan Eyüp yatıştı. Para aldığını kimseye söylemedi ama davacı olmanın hiçbir anlamı olmadığı konusunda diğer kardeşleri ikna etti.

***

Kemal ile Ayşe bu barıştan hiçbir şey elde edemedi. Üstelik ceplerindeki parayı da kaptırdılar. Ne yapmaları gerektiği konusunda uzun uzadıya düşünmeye başladılar. Hiçbir çıkış yolu bulamadılar. Umutsuzca köylerine doğru yola düştüler. Yoksulluk bir şemsiye gibi üzerlerini örtüyordu. Üstelik gözlerine de bir perde çekiyordu.

İki sene boyunca fukaralıkla dalaşıp durdular. Bu iki yıl boyunca bir buzağı edindiler. Büyütüp sütünden yararlanmak istiyorlardı. Ele gelir zenginlikleri sadece o idi. Belki de o yüzden bir yaşındaki kızı gibi nazlandırır, sever okşardı onu Ayşe. Kemal arada bir gündeliğe gidiyor üç beş kuruş kazanıyordu ama o da içkisine yetmiyordu. Ayşe, kahreden acılar içinden geçtiğini düşünüyordu. Bazen ne kadar derin nefes alsa, nefesine doyamıyordu. Ne toprakları ne de çalışacak bir işleri yoktu.

***

Karakaban dağı tarafından gelerek Hamsiköy’ün batısındaki tepelere yayılan kara bulutların etkisinde kaldığı da olurdu. Hiçbir sır vermeyen, acele ile nereye gittikleri, ne yapacakları belli olmayan, somurtkan, insana kasvet veren kara bulutların etkisinden bir türlü kurtulamazdı. Yine öyle, kasvetli bir akşamüzeriydi. Avlunun kenarında duran küçük bir taşın üstüne koyduğu tahta parçasının üzerinde oturuyordu. Çocuğu kucağında olduğu halde gözü, Hamsiköy tepelerinde hızla hareket eden yağmur bulutlarındaydı. Dağ yolundan aşağı doğru iki kadın sırtlarında odun yükü olduğu halde sekerek geliyordu. Elini kaşına siper ederek dikkatle baktı. Neden sonra kim olduklarını bilebildi.

Kocası her sabah iş aramak bahanesi ile çıkıyor geç vakitlerde dönüyordu. Anlatacak ne kadar çok derdi vardı ama dinleyecek adamı yoktu. Yukarıdan aşağı gelen kadınlar yanından geçeceklerdi. Epey yaklaştıklar, Ayşenin gözü üzerlerindeydi. Geldiler ve selam verirken biraz öte tarafına yüklerini indirdiler. Bu gelenler aşağı mahallenin kadınlarıydı. Biraz yaşlı olanı Şahender diğeri de Zehra’ydı. Yorgun bir halleri vardı. Yükünü bırakan Ayşe’nin yanına doğru yürüdü.

“Nasılsın gelin” dedi Şahender.

“İyiyim abla, bu günüme şükür, hasta değilim işte.”

“Bebeğini kucağıma ver de evden bir maşrapa su getir, susadık.”

O da öyle yaptı.

Ayşe suyu getirirken, çocuğu kucağında oynatan kadın;

“Bunun adını ne koydun kız?”

“Fatma”

“O niye?”

“Annemin adıydı, unutulsun istemedim.”

Maşrapayı Şahender’in yanına koydu sonra da bebeğini kucağına aldı. Yorgun kadınlar su şiçince; “Su gibi aziz olasın Ayşe” dediler, peşpeşe. Sonra da geçim derdinden konuşmaya başladılar. Söz sözü açtı, Ayşe için hep beraber çözüm yolu aramaya başladılar. Ne var ki her yol, öncelikle toprak sahibi olmaya çıkıyordu. Hava kararmak üzereydi. Şahender yerinden kalktı, yüküne doğru giderken durdu, geriye döndü.

“Kız Ayşe!”

“Buyur Abla”

“Kız, insanlar İstanbul’a taşınıyor. Oralarda fabrikalar varmış, fabrikalarda çalışanlar çok para kazanıyormuş. Kocana söyle, alın başınızı gidin. Buralarda durmakla hiçbir şey elde edemezsiniz. Gidin, gidin göreceksin kaderiniz bile değişecek.”

“Bilmem ki nasıl olur Abla. Hiç bilmediğimiz yerler, oralarda barınabilir miyiz? İstanbul nere Zavera nere?”

“Burada umutsuzca beklemekten iyidir kız. Kocana söyle çekin gidin.”

Cevap veremedi Ayşe fakat küçük de olsa bir umut doğdu içine. Yüklerini tekrar sırtlayıp iniş aşağı giden kadınlara, gözden kayboluncaya kadar baktı. Akşam ezanı okunuyordu, Kemal henüz gelmedi, bebeği kucağında olduğu halde ağır adımlarla evine girdi.

***

Kocası geldiği zaman imam yatsı ezanını okuyordu. Bebeğini uyutmuş ocak ateşinin aydınlığında bir buluz örüyordu. Kemal de ocağın öbür başına geçip oturdu, Ayşe yerinden kalktı ona ayırdığı bir tas çorbayı uzattı. Sonra da yan tarafa geçerek elişini eline aldı;

“Kemal çok yoruldun mu bugün?” diye sordu.

“Yorulmadım ama iş de bulamadım.”

“Bak ne diyeceğim. İnsanlar İstanbul’a gurbete gidiyor. Orada karı koca fabrikalarda çalışıp çok para kazanıyorlar. Evleri bile olabiliyor. Düşündüm de; biz de gitsek fena mı olur?”

“Bilmem hiç düşünmedim. Oralara gidince bir tanıdık bulmak lazım. İstanbul’da tanıdık kimsemiz yok. Fakat Zonguldak’ta dayım var. Ona gitsek bize yardımcı olabilir mi acaba?                    

* * *

Önce Ahırdaki danayı sattılar. Sonra da yorgan ve bir keçeden ibaret olan yatak takımını sarıp sarmaladılar. Bir sahan, bir tencere ve iki tahta kaşıktan ibaret olan mutfak malzemelerini de yüklerinin arasına sıkıştırdılar. Zaveradan aşağı yürüyerek şoseye indiler. Gelen bir kamyona binerek Trabzon limanına ulaştılar. O gün günlerden Çarşamba idi. Oysa batıya doğru gidecek gemi, Perşembe günleri saat 11’de hareket ederdi. İki kişilik üçüncü sınıf Zonguldak bileti alınca, on lira paraları kaldı.

Gemi bir ikindi vakti Zonguldak limanının açığında demirledi. Yaklaşan kayıklardan birisine indirildiler. Karaya ayak bastıkları zaman, yorgun bitkin ve aç bir haldeydiler. Trabzon’dan ayrılalı beş gün geçmişti. Ayşe ve bebeğini deniz tutmuş karınları da açtı. Bir yandan açlıkla boğuşuyor diğer yandan başı dönüyordu. Kemal de ondan daha iyi durumda değildi.         

***

Kemal 15 gün önceden dayısına mektup yazmıştı ama yine de buluşamayacağı kuşkusu vardı içinde. Zonguldak iskelesinin önündeki parkın giriş tarafına oturdular. Zavera’ya sadece dağları benzeyen bambaşka bir dünyanın içine adım atmışlardı, bir yanı dağ diğer yanı deniz. Akşam karanlığı yaklaşıyordu. Bebek durmadan ağlıyor Ayşe ile kemal ise açlık derdindeydi. Yaşlı bir adam; “Kemal” diye ünledi uzaktan. Cevap alamayınca koşarak geldi, avucunu Kemalin sırtına şaplattı.

“Dayı” diye haykırdı Kemal. Ayşe ise büyüğünün yanında daha edepli görünmek üzere toparlandı.

* * *  

Zonguldak’a geleli üç sene geçti. Şehrin yukarı mahallesinde bir yamacın başındaki tek odalı gecekonduda yaşayıp gidiyorlar. Zonguldaklılar genellikle kömür ocaklarında çalışır. Oysa Kemal kömür işini hiç sevmedi. Bir benzinlikte araba yıkayarak gündeliğini çıkarıyordu.

Bu arada bir de erkek çocukları doğdu. Gerçi zengin olamadılar ama Zavera köyünden daha iyi durumdaydılar. Arada bir mahalleli kadınlarla şehirdeki evlere temizliğe gidiyor, kazandığı para ile çocuklarının eksiklerini gideriyordu. Kemal ise kazandığı para ile her akşam içiyor ama parası yetmediği zaman “sende para vardır” diyerek karısını zorladığı oluyordu. 

***

O kış biraz sert geçmişti, yatakları muntazam olmadığı için geceleri üşüyordu. Belki de o yüzden güneşi gördüğü zaman sırtını dönüp ısınmaktan haz duyuyordu. Bahar gelmiş yapraklar daha yeni yeşilleniyordu. Bir sabah uyandı çocukları okula hazırlayacaktı. Evin içi oldukça soğuktu. Sobayı yakmak için dışarıya çıkıp odun alması gerekiyordu. Dış kapıyı açıp çıkınca öksürmeye başladı. Ardı arkası kesilmeden öksürüp durdu. Sabahın soğuğu bu öksürüğü daha da kamçıladı. Son öksürüğü ile ağzından kan geldiğini gördü. Umursamadı, geçer diye düşündü, işine devam etti.

***

Hastalığı gün geçtikçe ilerliyor, vücudu suya düşmüş şeker gibi erimeye devam ediyordu. Kemal yine eskisi gibi, her akşam içmeye devam ediyor evde olup bitenlerin farkında bile değildi. Kız ilkokulu bitirmiş oğlan da son sınıfa geçmişti. Maçka Zavera’dan ayrılalı geçen 14 yıl ona bir asır gibi geliyordu. Kardeşlerinden hiçbirisi ne soruyor ne de bir selam göndermiyordu. Dağ gibi Ayşe küçücük bir kadın haline geldi. Kocası onu doktora götürdüyse de artık çok geç kalındığını söylediler.

Bir akşam vakti kocasının erken gelmesi için tanrıya dua etti. Çünkü çocuklarına yemek yapabilecek takati yoktu. O kadar çok terlemiş ve o kadar çamaşır değiştirmişti ki artık daha da değişecek hiçbir şeyi kalmamıştı. Kemal yine bildiği gibi yaptı ve o gece eve hiç gelmedi. Sabah erkenden bir adam çaldı kapıyı ve o kötü haberi getirdi. “Kemal biraz ilerde yol kenarında boylu boyunca uzanmış yatıyor, geceyi orada geçirdi ve orada öldü.” Haberi veren adam başka bir şey söylemeden dönüp gitti. Çocuklar adamın ne dediğini tam olarak anlayamadı. Ayşe ise orada öylece dondu kaldı. Hiçbir şey hissetmiyor narkoz almış gibi duygusuzca çocuklarına bakıyordu. Neden sonra onlara sarılıp; “biz şimdi ne olacağız?” diyerek hıçkırarak ağlamaya başladı. Kendisi evden dışarı çıkabilecek halde değildi, akraba, hemşeri ve komşuların yardımıyla Kemali karşı mahalledeki mezarlığa defnettiler.

***

Kemali öleli üç gün oldu, ne yapacağını nasıl geçineceğini, bu hasta haliyle çocuklara nasıl bakacağını akıl edemez oldu. O akşam yine çok ateşi vardı ve arada bir kan tükürüyordu. Ölümün pençesini ta yüreğinin derinlerinde hissediyordu. Bu hasta haliyle hayata son bir yön vermek geçti içinden. Kızını yanına çağırdı, büyük ağabeyine gönderilmek üzere bir mektup yazdırdı. Çok hasta olduğunu, kocasının birkaç gün önce öldüğünü, kendisinin de her an ölümü beklediğini kaydettirdi. Çocuklarının ortada kalabileceği endişesi taşıdığı için ağabeyinden başka hiç kimseden yardım göremeyeceğini de yazdırdı.  Aklına gelen daha pek çok sıkıntıları anlattıktan sonra zarfı kapattırdı. Mektubun postaya verilmesinden iki hafta sonra bir akşam vakti kapısı çalındı. O yine hasta yatağında ateşler içinde yatıyordu. Kızı Fatma koşarak kapıyı açtı, bir adam; “Burası Kemalin evi mi kızım?” diye sordu. Çocuk geriye annesinin yanına döndü durumu anlattı. “Gelsin” dedi anası. Ağabey kız kardeşini yatağın içinde bir deri bir kemik olarak gördüğü zaman şaştı kaldı. Böylesini hiç beklemiyordu. Yıllar önce eniştesinden aldığı yüz lira geldi aklına, utandı kızardı bozardı. Şaşkınlığından “geçmiş olsun” bile diyemedi. Ayşe ise gözlerini ona dikti, konuşamadı ama öz ağabeyini karşısında gördüğü için sevinç gözyaşlarını da tutamadı. Eyüp dayı dikkatle yeğenlerine baktı. Çocukların eli yüzü ve giysileri kir içinde, ayaklarındaki kara lastikler yırtıktı. Ne yapacağını nereden başlayacağına karar veremedi ama; “Hadi hazırlanın gidiyoruz” diyebildi.

***

Köye vardıklarında ziyarete gelen her komşu eli dolu geldi. Hayatında hiç görmediği kadar yiyecek içecek doldu odası. Ne var ki sağlığı yerinde değil iştahı yok, canı hiçbir şey yemek istemiyordu. Ancak kendisinin ve çocuklarının emin ellerde olduğunu düşünerek bir parça mutlu oluyordu. Geldiğinin ikinci Perşembe günü bir akşam vakti emanetini teslim ederken yanında hiç kimse yoktu. Odasına ilk giren ağabeyi oldu. Başı yana dönmüş ve ağzından akan kan yastığını kızıla boyamıştı. Mezarlıktan dönerken Eyüp’ün karısı kocasına dert yandı;

“Biz zaten kendi çocuklarımıza bakmakta zorluk çekiyoruz, şimdi iki kişi daha katıldı aramıza. Onları ne yapmayı düşünüyorsun? “Öyle düşünme, hanemize iki çalışan insan daha katıldı. Artık daha güçlü olacağız.”

 

_________________

Son yorumlar