Türk adalet sistemi size güven veriyor mu?

Kültür Sanatta Bu Hafta

Temelyon

Bu kitap, ben küçük bir çocukken uykuya dalmak üzere olduğum yaz gecelerinde Solaklı Deresi’nin kenarında koro halinde şarkı söyleyip çocuk ruhuma gizemli bir ritim veren, çoğu kez insanların tanımadığı ya da tanımak istemediği, benimse dere kenarlarında her gördüğümde bir taş fırlattığım ve her defasında güneşlenmek için çakıl taşlarına tırmanan, gözleriyle sabit bakan, biyoloji kitaplarında Latince isimlerini bir türlü öğrenemediğim herhangi bir ideolojiden habersiz, HES projeleriyle habitatları tehdit edilen, hiçbir avukatın ya da insanın haklarını mahkemelerde savunmadığı Solaklı Deresi’nin özgür kurbağalarına adanmıştır. Ne bekliyordunuz? Bu kitapla yüce bir insanı kutsamamı mı? Tabi ki değil. Gerçek hayatta onları kutsayacak birçok şeyin ya da düşüncesiz kişinin olduğu şüphesizdir. Ama yaşam alanları, dünyanın zenginliğine dadanmış muhterislerce tehdit edilen ve insanların çoğu kez tiksindiği kurbağalar neden bir kitabın ön sözünde saygıyla anılmayı hak etmesin? Onlara çocukluğumda verdiğim rahatsızlığın bir bedeli olarak bu kitabı adamayı uygun gördüm. Vıraak, vıraaak, vıraak!
 

Beni hayatta en çok şaşırtan şeylerden biri, bütün bir eğitim yaşamım boyunca içinde büyüdüğüm toplumun sosyo-kültürel renklerinin sanatta, edebiyatta, romanlarda ve her türlü yazınsal çabada o hayatı yaşayan insanların arzu edebileceği renk tonunda göremememdir. Gördüğüm renkler ise o kadar soluktu ki bunun çoğu kez bir aldatılmışlık olduğunu düşündüm. Türkiye’de Karadenizli dendiğinde kaba hatlarıyla anlaşılan tek şey doğası yemyeşil ve iklimi yağışlı bir coğrafya karşısındaki insan modelinin felsefî savruklukla düştüğü komik durumlardır. En azından Türkiye’de Karadenizli dendiğinde ilk akla gelen budur. Muhakkak ki hayat ve doğa en donanımlı toplumlarla da dalgasını geçer. Ama bu dalga geçme bir bölgenin insanını mutlak olarak komedi ile karakterize etmeye geldiğinde ortada ciddi anlamda bir yanlışlık var demektir. Tıpkı trajedi gibi komedi de hayatın sadece bir bölümüdür. Ama komedi, bir toplumun yalnız bir kesimle özdeşleştirilmeye çalışıldığında sorulması gereken soru bununla neyin gözden kaçırılmaya çalışıldığıdır? Bir Karadeniz karakteri olarak Temel ve Dursun hayatla ilgili olarak doğanın kendine dayattığı olaylar karşısında felsefî savrukluğuna ya da umursamazlığına bağlı olarak gerçekten de komiktir. Ne var ki bu komiklik bir o kadar ciddiyeti de içinde barındırır. Yani kimi insanlara komedi olarak görünen bir durum, o durumu yaşayan kişi için sanıldığından daha ciddi bir durumdur. Bu durumun eş zamanlı olarak doğaya, insanlara, olaylara meydan okuyucu bu çok ciddi yönü üzerinde derinlemesine durulma gereği duyulmaz nedense. İşte tam bu noktada Karadeniz ile ilgili hep farklı bir şeyi konuşuruz. Daha doğrusu Karadeniz’le ilgili insanlar çok ciddi şeyleri konuşmazlar. Bir model üzerinden bir bölgenin katı sosyal gerçekleri ötelenir hep. Bir komedi ve umursamazlık olarak savuşturulan söz konusu durum, belli ki bir problemi ertelemeyle alakalı başka bir durumdur. Ama bu sorunu ertelemenin gerçekte içeriğinde komediyi ne kadar barındırdığı, insanların sosyo-ekonomik sorunlarıyla ne kadar ilgili olduğu sürekli es geçilmiş, hatta üzerinde düşünülmeye tahammül bile gösterilmemiştir. Maalesef işin bu yönü sürekli eğlenceli kısmına odaklanıldığından fazlasıyla ihmal edilmiştir. Belki de sadece Temel’den değil, tıpkı Napolyon gibi düşmanlarına meydan okuyabilen Temel’de saklı başka bir insan modelinden de bahsetmemiz gerekiyor. Bu durumda ortaya Temel değil ‘Temelyon’ gibi birisi çıkar. Temel, Karadeniz’in gösterilmek istenen insan profilinin sadece yarısıdır. Karadenizlilerin cesaretle ilgili diğer yönünün hayattaki karşılığı ise, kayıp bir parça gibi sürekli gizli kalmıştır. Tıpkı Napolyon’un sahip olduğu cesaretle Fransız ordusunu arkasına alıp Ruslara meydan okuması gibi Temelyon da doğaya, zorluklara, hayatın kendisine meydan okuyan birisidir. Bu açıdan bu çalışmamız Karadeniz’deki ‘kayıp insan türü’ ile yakın tarihte yaşanmış ama hızlı bir sosyal dönüşümle antik bir nostaljiye dönüşmüş; belki farkına varmadan bir kenara itilmiş; festivallerde, kültür binalarında bırakıtları sergilenen; bir şeyleri hatırlanmaya çalışılan sahici yaşanmışlıkların ve yazıya dökülmemiş bir hayatın çocuk gözüyle resmedilmesiyle ilgili olacaktır. Temel’in aksine Temelyon komedi ve trajedi bakımından daha dengeli bir hayatın dayattığı değişim karşısında daha dirençli, modern dünyanın kuşatması karşısında ise kendinde var olanla kendini savunmasını bilen birisidir. Kısaca Temel peşinen kutsanmış bir üst kültürün, bir bölgeye biçtiği dünyalı olmaktan kaynaklanan aykırı söylemi çalınmış bir eğlence kahramanıdır. Temelyon ise tüm dünyaya komedisini, trajedisini ve yaşama sevincini sırf dünyalı olduğu için sunma hakkını kendinde gören daha cesur, daha sahiplenici bir kahramandır. Dolayısıyla popüler kültürün ortaya çıkardığı her şeye karşı Temelyon’un dünya için söyleyeceği birçok şey vardır ya da en azından bize göre kuramsal olarak olmalıdır. Kısacası Temelyon insan olmayı bir bölgeyi Temellerle tanımlayanlara bırakamayacak bir karşı duruşu temsil etmektedir. Ama bu durum hayatın Temelyon’a da komedi dayatmayacağı anlamına gelmez. Belki de Temel’den farkı, komedisinin yanında yeterince trajedisinin olması ve bunu birilerini üzmemek adına kendinde saklama gereği duymaması, dışa vurmasıdır. Bu dışa vuruş halen ertelenmiş bir meydan okumayı da beraberinde getirmektedir. Onun için Trabzon’un eski köylerinde ve Rize’nin yaylalarında farklı hayatlar arasında yaşadığım bir çocukluğun saf gözlemlerini okuyucularımla paylaşma ve Karadeniz’de yaşanılan, yaşayanın bile yaşarken tahammül gösteremediği bir hayatı yeniden yazdım. Belki kazandığımızı sandığımız bir dünyada kaybettiğimiz hayallerin, hatıraların değerlerin duyguların takvim türü bir arşividir benimkisi. Belki bir parça sizsiniz buradaki Temelyon.

 

Ve artık Karadeniz’in hamsisi, fındığı, çayı, karayemişi, kuymağı her şeyi birer ara meze olmaktan çıkıp ana menüde yer alan, doyurucu şeyler olduğunu kabullenmenin zamanıdır kanımca. Kısaca ilköğretim kitaplarında uzak nesnelerden çok çocukların köyünde gördükleri ve hayatlarının birer parçası olan şeyleri görmek istiyor Temelyon. Artık hikâye kitaplarında ‘Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’ kadar Temelyon da olmalı bizce. Sırf Temel olduğu için bu insan modeli bir çocuğun hayallerinde yaşıyor olduğu halde ölü kalan uzak bir model olabiliyor. Oysa ömrünün sonuna kadar gerçek bir Pamuk Prenses görmeyecektir çocuklar. Ama 40 değil 400 harami tanıyacaktır ülkelerinde muhtemelen. Üstelik Temelyon yanında olmasına ve onu sırf Temel olarak algılamalarına rağmen. Ben Karadeniz’in mutfağını, kültürünü, hamsisini, çayını, fındığını, horonunu, tulumunu, manisini eğitim kitaplarında bir şeyleri kutsamanın aracı olmadan doğal tadıyla görme taraftarıyım. Taraftarıyım, zira ondan sonra Pizza’nın, Pinokyo’nun, Pamuk Prenses’in, tangonun ne olduğuna karar verebileyim. Hamsi balığı yiyen insanların dünyayı pizza ile anlamak zorunda olmaları, Don Kişot’u kutsayan bir eğitim anlayışının Temel’i sırf iğreti bir eğlence kahramanı olarak sunması insanların yaşadığı hayatlara bir tür hakarettir. Bunun için Temel’le değil Temelyon’la dünyayı yeniden anlamak ve tanımlamak gerekir. En azından sokağımdaki esmer tenli insanları daha iyi tanımak için gerekli bu. Bu, kültürel açıdan bir basamaklama için de gerekli. Tabiatın dünyadaki diğer evrensel edebi figürlere söylettiği, Temel’e ise söylet(e)mediği şey nedir? Temel söylemediyse artık sonsuza kadar susabilir. O zaman bırakalım Temelyon konuşsun. Sırf güldürmek için değil, yaşadığı hayata müdahil olmak için. Onu yaşanmamış gibi görmezden gelen edebiyatçılara yaşayanını bir insan olarak görmeyenlerin yüzüne çarpa çarpa bağırmalıdır.

 

Kitapla ilgili diğer bir konu ise Solaklı deresinin doğduğu Çaykara dağlarında, Maçka’nın ve Karadeniz’in bazı yörelerinde silinmeye yüz tutmuş Rumca (Romeyika) konuşan insanların kendine has gelenekleri ve yaşayış biçimlerinden geriye kalanların insani açıdan bir parça arşivlenmesidir. Çocukluğumda kısmen bu hayata şahit olmuş birisi olarak kendimi çok şanslı görmekteyim. Bir çocuk gözüyle gördüğüm şey daha sonra yaşadığım mecburi hayattan çok daha farklı bir şeydi. Eskiden Rumcanın konuşulduğu bu köylerin hayata bakışları, evleri, eğlenceleri ve çalışma biçimleri Karadeniz’in diğer yörelerine göre çok daha farklıydı. Ama bugün herhangi bir farktan bahsetmek neredeyse imkânsız gibi bir şey. Bu kültürel fark yaşanan hızlı sosyolojik değişimle fazlasıyla törpülenmişe benziyor. Genel olarak yaptığım gözlemlerde bu bölgenin insanının formel yapıya karşı diline ve kültürüne sahip çıkmayı kendinde bir hak olarak görmediği yönündeydi. Bu oldukça garip bir şeydi. Hatta böyle bir durumu insanların neredeyse bir utanma sebebi olarak görmesini, bunu sürekli saklıyor olmasını yıllarca bir türlü anlayamadım. Sadece kendilerinden emin oldukları zaman kendi aralarında ve Türkçe ile karışık olarak Rumca konuşmayı tercih ederlerdi. Bu düşünce bölgede konuşulan doğal bir dilin zaman içinde unutulmaya başlamasına neden oldu. Bugün neredeyse yaşlı insanlar dışında hiç kimse Rumca konuşamamaktadır. Böylesine bir farklılığın tarih olmaya başlamasıyla, farklı kültürlerin ortaya çıkardığı renkliliğin solmaya başladığı dramatik bir süreç yaşandığını söylemem gerekiyor. Kemençesi, dili, geçmişteki eski ev mimarisi, mutfağı ve folklorik özellikleriyle kayıp bir dünya olarak tarih olmaya başladığı çok açık. Onlar sanki insan olarak doğmamış gibi bir ruh hali içindeydiler. Hep daha sonradan zengin olup büyük şehirlerde ve Avrupa’da gurbet görüp insanlığın bir üst merhalesine erişecekleri gibi bir düşüncedeydiler. Birçoğu Avrupa’nın çeşitli ülkelerine gittiler ve pastoral bir çevrede yaşadıkları çocukluklarını unuttular. İş buldular, para kazandılar ve zengin de oldular. Birkaç kuşak da atladılar. Ama mutlu olabildiler mi? Açıkçası kimse bundan emin değil. Peki, ahlaki açıdan çok daha iyi insanlar olabildiler mi? Cevabı çok zor bir soru bu. Çok sevdiğim bir filmde, bir savaşa sebep olarak kralına karşı suç işlemiş bir adamın bir sözü vardı; “Ben ne isem oyum. Bu benim suçum değil.” Bütün bu farklılıklarla ilgili herhangi edebi bir şey yazılmadı. Eli kalem tutan birçok kişi adeta utandı bu durumlardan. Yıllar sonra bu kültüre şahit olan bir misafir olarak ben de bu durumdan utanmaya başladım. Oysa oradaydılar. Tam olarak Karadeniz’in yüksek yaylalarında ve Çaykara’nın köylerinde. Ama herkes sustu. Yakınlardakini görmeyenler onu tanımlama ve ona anlam bir anlam verme gereği duymayanlar, ta ötelerde görünmeyenleri gördü nedense. Onları insanlığın en büyük erdemi olarak içselleştirdi. Bu açık ve gönüllü körlüğün dolayısıyla utancın kısmi adı; “Temelyon”

 

Günlük hayatta çokça kullanılan “Karadeniz’de gemileri batmak” deyiminin aksine tarihte Akdeniz’de daha çok gemi batmıştır belki de. En azından tarihî batıklarla ilgili araştırmalardan anlaşılan somut gerçek bu yöndedir diye düşünüyorum. Garip olan şu ki benzer durum için hiç kimse “Akdeniz’de filoların mı battı” gibi bir tabir kullanmaz. Karadeniz’i negatif bir durumu betimlemede kullanan bu mantıksız insan iştahı, belki de farkında olmadan insanların bilinçaltına zamanla negatif öğeleri istiflemektedir. Bir iç deniz olmasına rağmen Karadeniz’in tıpkı hayatın kendisi gibi fırtınalı olduğu yadsınamaz. Karadeniz, adası olmayan bir deniz. İnsanlar çoğu kez kıyısına geldiğinde ufkuna bakıp hayal kuramazlar. Karadeniz’in Issız Ada hikâyeleri yoktur. Karadeniz bir insan için gereğinden fazla gerçekçidir, fırtınalıdır. Ama bu fırtına açacak bir güneş için üstesinden gelinecek bir güçlük için yaşamın içinde var olan acı ve umut dolu bir sancıdır. Gemiler çoğu kez Karadeniz’de batmaz. Sadece hırçın dalgalarıyla insanların gemilerini sakin bir limana ulaştırması ve de biraz adrenalin salgılayarak uyuduğu bir uykudan insanları uyandırmak için arada bir tatlı oyunlar oynar Karadeniz. Sadece hayat kaptanlığında becerisi sınırlı insanlar gemiye vuran dalgalarla baş etmede gerektiği kadar yetenekli değillerdir. Gemiyi karaya ulaştıramamak Karadeniz’in değil, beceriksiz kaptanların, dahası hayatı hedefine vardıramayan insanların sorunudur. Karadeniz, çevresinde yaşayan insanları hayata itecek kadar sert, ama ikramıyla onları mutlu edecek kadar cömert bir denizdir. Onun için Karadeniz’de gemiler batmaz. Ama hayatın içinde anlık olarak bazı insanların umutları batıp çıkar. Dostları ise onu Karadeniz’in hırçın dalgalarına mal eder. Oysa Karadeniz, halen türküleri dillendirilmeyi resimleri çizilmeyi, Romeyikası söylenmeyi bekleyen doğası esaslı bir denizdir. Belki de bütün suçu insanlara biraz fazla harbi olmasıdır. Onlardaki meleği veya şeytanı ortaya çıkarmada biraz hoyrat davranmaktadır. Belki adası olmayan bir deniz olarak Karadeniz öfkeli dalgalarıyla, sert poyrazlarıyla biz Türkleri dünyaya karşı daha metanetli yapmaktadır. Belki de adası olmadığı için Karadeniz hakkında yeterince hayal kuramıyoruz, çocukluğumuzda yediğimiz sert poyrazlardan, sesini duyduğumuz hırçın dalgalarından olsa gerek aslında Karadeniz’e soğuğuz, ama farkında değiliz bu durumun. Dahası biz Türkler Karadeniz’in kıyısında kara bittiği için üstüne basıp gidilecek bir toprak parçası bulamadığımız için öfkeleniyoruz ona ve bu öfke Karadeniz üzerinden cümlelerimize dökülüyor ama bunun bile farkına varamıyoruz. Ama sebebi her ne olursa olsun Karadeniz soğukluğuna ve öfkesine rağmen yaşama sevinci veren bir deniz ve kıyısında yaşayan insanlar için büyük bir sevgiyi hak ediyor bence. Bizimkisi hayatla kelimeler arasında diplomatlık, gerisi okurların takdiri. Bütün bu yakınmalarımı özetleyen bir Karadeniz şiiriyle önsözü bitirmek istiyorum.

 

Karadeniz’e;

Şiirini kim yazacak senin?
Türkünü kim söyleyecek?
Yalancı bir tutkuymuşsun meğer
Ha bitti ha bitecek

Maniler dar sana, Karadeniz
Adasız, soğuk ve öfkelisin
Balıkların birer ölü arşivlerde
Bırak poyrazların delirsin

Ah deniz! Seni kimlerden bileyim
Uskumrunun da nesli tükenmiş
Kumsalın yok yalınayak gezeyim
Meğer tüm dostların nehirlermiş

Yaşlı bir kadın gibi Karadeniz
Kıyısında türlü türlü lehçeler
Trabzon, Sinop, Batum, Odesa
Gönüllerden gönül çeler

Soluksuz kuzey yağmurların
Nasıl ilahi bir ağlayıştır
Soğuk, mahşeri akşamların
Tanrı’ya sessiz bir yakarıştır

Horonunu kim oynayacak senin?
Romeyika’nı kim söyleyecek?
Yalancı bir tutkuymuşsun meğer
Ha bitti ha bitecek

Çocukluğumda çokça rahatsız ettiğim Solaklı Deresi kurbağalarına;

“Hayat ruhlarımıza ilahî bir piyangodan çıkmış büyük bir ödül, ancak dünyadaki bedenlerimiz şeytani bir amorti için birbirini çiğniyor.”

* * *

Anladım ki, insanın Karadeniz’de gemilerinin batmış olmasının pek önemi yok! Ama Karadeniz’de çocukluğunu batırmışsan; kıyıya yüzüp çıktığında artık yaşını başını almış koca bir adamsan. Ta içerden, canın yanarak o güzel günleri özlersin; yayladaki ekşi erikleri bile! Metin Kondel ‘in eşsiz anlatımı ve çocuk gözleriyle 70’lerin Karadeniz’ini okumak insanda bir tür mucizeye tanık olmuş duygusu uyandırıyor.

Haşmet BABAOĞLU

* * *

kitabı Trabzon'da Ra ve Beşikçi Rize'de Çözüm, Of'ta AIC, Okutan ve Huzur kitabevlerinden Türkiye genelinde D&R kitap mağazalarından internet üzerinden ilknokta, kitapyurdu, idefix'ten temin edebilirsiniz.

______________

Son yorumlar