Türk adalet sistemi size güven veriyor mu?

Kültür Sanatta Bu Hafta

Ayşe Abla (öykü)

karagöz1940’lı yıllara girildiğinde yaşam şartları eskiye kıyasla daha da zor ve çekilmez hale gelmişti. Avrupa halkları çetin bir hesaplaşmaya girişmiş, savaş Trakya sınırımıza kadar dayanmıştı. Memleketin tüm ekonomik kaynakları olası bir savaş için depo ediliyordu. Her yerde olduğu gibi Liverada da yoksulluk diz boyu idi. Devlet her şeyimizden vergi alıyordu. Oysa üst üste pek çok kez yama edilmiş bir çift çorap sahibi olmak bile bir zenginlik nişanı sayılıyordu.

O günlerde bizim köyde yeteri kadar toprağı olan hiç kimse yoktu. Ahali hayvancılık işine daha çok önem veriyordu. Bu yüzden yaylacılık başlı başına bir iş koluydu. Yaz gelince köylüler dağlara göç ediyor hem hayvanlarına otlak buluyor hem de kış için çayır temin ediyordu. 

Biz de bu düzen üzere yaşayıp gidiyorduk. Tüm Liverada olduğu gibi, bizim evde de çoluk çocuk herkes bir işin ucundan tutuyor ailemize bir katkı sağlamaya çalışıyordu. Ve ben 1945 yılının yazında 13 yaşıma girmiştim.

Ayşe ablam çok çalışkan ve sağlıklı bir kız idi. Köyde pek çok delikanlının dikkatini çekiyordu. Cemilenin Muhammet derler bir delikanlı daha cesur davranmış olmalı ki Ayşe ablamla tanışmış ve evlenmeye karar vermişlerdi. Ne var ki bizden kız istemek o kadar kolay bir iş değildi. Çünkü arada ciddi bir sorun vardı. Muhammet Of, biz ise Tonya’dan gelen göçmenlerdendik. Sırası gelmişken burasını biraz açıklayayım; Rumlar köyden gönderildikten sonra Livera bir süre boş kaldı. Bundan yararlanan bazı Tonyalı ve Yomralı kişiler köye yerleşti. Daha sonraki yıllarda ise devlet burasını boş varsayarak Of’tan gönderdiği muhacirlere iskân etmek istedi. Oysa köy şenlikti. Of muhacirleri gelince, daha önce yerleşen ‘işgalciler’ kovuldu. Bu arada yeniler ile eskiler arasında çekişmeler ve kavgalar da oldu. İşte bu yüzden Tonyalı ve Oflu ayırımı onbeş yıldan bu yana devam ediyordu. Ve Ablam ile Muhammet’in evlenmesi önemli bir sorun teşkil ediyordu.

Muhammet, öncelikle köydeki Parti temsilcisi ve köyün en önde gelen adamı “Ahmet Efendi”ye müracaat etti. Efendi böyle durumlarda yardım etmeyi seven bir adamdı. Teklifi kabul etti. Ahmet Efendi aynı zamanda babam ile de iyi dosttu. Bir akşam vakti bizim eve geldi. Biraz muhabbetten sonra Ablamı Muhammet’e istedi. Daha önceden de babamın kulağına bu tür haberler gelmişti ama pek ciddiye almamıştı. Fakat şimdi köyün en ileri gelen adamını bu talep ile karşısında görünce biraz şaştı.
Ona şöyle dedi; 

“Ağa, ben de çok zaman önemli işlerimde sana danışırım. Böyle bir teklifi sen bana yapmamış ol da, ben sana danışmış olayım. O delikanlı içkici kavgacı bir kişi. Kızımı ona vereyim mi vermeyeyim mi?”
Babam doğru söyledi. Muhammet güçlü bir delikanlıydı ve sorunlu işlerde hep öne atılır, gözünü daldan budaktan esirgemezdi.

Ahmet Efendi, babamın bu teklifi karşısında durakladı, yutkundu, sağa sola bakındı sonra da;
“Ebette ki ver diyemem” dedi.
“O zaman iş bitmiştir” dedi babam.
“Evet ama kızın seviyor. Kaçar giderse mahcup olursun.”
“Hayır, benim kızım kaçmaz”
Böylece konunun kapandığı var sayıldı ve konuşma sona erdi.

Bu başarısızlık Muhammet’i çıldırttı. Bir süre sonra, kızı kaçıracağını herkese söylemeye başladı. Bu söylentiler bizim eve kadar geliyordu. Babam da tedbir olarak bir komşunun tabancasını emanet alıp, beline takmıştı. Öyle ya, gece vakti evi basılacak olursa kendisini savunması gerekebilirdi.
Aradan epey zaman geçti hiçbir baskın olmadı.

O yaz işler çok yoğundu, yayladan çayır kesme ve köye taşıma işi Ablamla bana düşmüştü. Sabahları erken kalkıyor beraberce Sumahaya gidiyor akşamları da dönüyorduk.   

Bir sabah erkenden uyandık, gökyüzü her zamankinden daha mavi ve ufukta bile tek bir bulut görünmüyordu. Günün çok sıcak geçeceği daha şimdiden belli oluyordu. Çorbamızı içtik ve çıktık. Gün ışımıştı ama güneş henüz görünmüyordu.

Raşi mezeresinden Sumaa yaylası yoluna döndük. Karşı dağlarda güneşin parlaklığı kendisini göstermeye başladı. Oysa Sumaa yaylası yolu orman içinden geçiyor o yüzden ormanın karanlığı henüz devam ediyordu. Yolun en sık ağaçlı, karanlık ve yokuş yerinden yukarı tırmanıyorduk. Ablamın sevdalısı Muhammet ağaçların arasından yola sıçradı. Önce kısa bir süre şaşkınlık yaşadık. Ablama “Hadi kaçalım” dediyse de O oralı olmadı. Elinden tutup aşağı doğru çekmeye başladı. Ben ne yapacağımı düşünürken ablam düştü. Muhammet onu sürüyerek götürmek istiyordu. Bir bağırış çağırıştır başladı. Ablamın düşüp de yerde sürüklendiğini görünce elime bir sırık geçirdim, adama vurmaya başladım. O da bir yandan bana direniyor diğer yandan sevdasını götürmek istiyordu. Aslında ablam yabana atılacak bir kız değil, gücü kuvveti yerindeydi. O itiş kakışla Raşi yoluna kadar indik. İkimizin direncini kıramayan Muhammet başarılı olamadı, bırakıp kaçtı. Ablamın üstü başı yırtılmış kan ter içinde kalmıştı.

Tekrar geriye döndük yaylaya gittik. Babam, anam ve ağabeyim bu işe çok bunaldı. Karakola şikâyet etmenin de çözüm olmayacağını düşündüler. Başka bir çözüm aramaya başladılar. Tonya’da oturan dayımın bir oğlu vardı. Ablamı ona vermeye karar verdiler. Karar verdiler ama bu kez de ablam razı olmadı. Babam ‘zorla veririm’ dediyse de anam araya girdi ve onu yatıştırdı.

Babam bu işten sıkıntı duymaya başladı ve bir onur meselesi olarak kabul etti. Akrabalarına danışmak, belki de bir çözüm aramak için Tonya’ya gitti. Eve döndüğü zaman akşam karanlığı çoktan çökmüş, yatsı ezanı da okunmuştu. Anneannem ve dayımı da beraberinde getirmişti. Girdiler oturdular ama hiç kimseden bir ses çıkmıyordu. Evin içine ağır bir sessizlik çökmüştü. Bu durumu yine babam bozdu;

“Ayşe nerde?” diye sordu anneme.
Cevap alamadı, bu kez ağabeyime döndü. O da çekinerek;
“Kaçtı” dedi.
Şapkasını çıkarıp başını açtı, beddua etmeye başladı. Söylendi durdu hiç kimse cevap vermedi ona. O gece herkes yattı o yatmadı. Sabaha kadar uyuyamadı. Bir dışarıya çıktı bir içeriye girdi.

Artık olanlar olmuş, yapılacak bir şey kalmamıştı. Ne var ki Oflu göçmenler ile Tonyalı göçmenlerin arası iyi değildi. Bir Tonyalı kızının Oflulara gelin gitmesi iyi karşılanamazdı. Bunun bir de bedeli olmalıydı.

Olayı bir rezalet olarak yorumlayan Tonyalı delikanlılar, bir araya geldi. Bu işin hesabını sormak için bir plan hazırladılar. Hacı Kerim, Keleş Ali, Vecoğlu Ahmet, Kara Mustafa’nın Ahmet, İsmail Yeşilbaştan oluşan ekip sorun ile ilgili olarak kafa yormaya başladı.

“Bir Tonyalı kızı nasıl olur da Oflu bir delikanlıya kaçar?” bu onur kırıcı soruya onurlu bir cevap aranıyordu.

Maçka pazarı o yıllarda Cuma günü kuruluyordu. Kızı kurtaracak delikanlılar Maçka’da bir araya geldi. İsmail Yeşilbaş arkadaşlarına dedi ki;
“Bana 50 lira verin, başka bir işe karışmayın. Kızı bulup getireyim.”
Arkadaşları bu teklifi babama bildirdi. Babam da;
“Kaçanın peşinden gidilmez. Böyle bir şey yapmanızı da istemem” dedi.

Delikanlılar babamdan istedikleri ipucunu alamayınca köye doğru yürüdüler. Silahlarını kuşanıp kızı aramaya koyuldular. Kaçakların küçük Livara mahallesinde Hüseyin Karabiber’in evinde olduğunu İsmail biliyordu. Ayaz Ahmet’in evi hizasına yaklaştıklarında İsmail yine 50 liradan söz etti.
“Bana 50 lira verin siz burada bekleyin” dedi.  

Arkadaşları bu kez parayı aralarında toplayıp verdiler. İsmail parayı cebine koydu ve guruptan ayrılıp yürüdü. Hüseyin’in evine gitti ‘ve orası bize karanlık’ ama nasıl becerdiyse kızı alıp çıktı. Ancak arkadaşlarının bulunduğu yoldan değil de daha yukarılardan yürüdü. Mikçioğlu Mehmedin evi önünden sola döndüler. Kasım’ın ırmağından geçerek Mayriya Kâmilin tarlasının kenarından yürürken fark edildiler. İsmail önde ablam arkada gidiyorlar. İsmail ile arkadaşları arasındaki mesafe epey açılmıştı.

Tonyalı arkadaşları İsmail’in uzaklaşmakta olduğunu görünce silahlarına sarıldı ve silahlar adeta konuşmaya başladı. Belli belirsiz yere doğru ateş ediyorlardı. Aslında İsmail ve Ablam silahların hedefi dışından gidiyordu, mesafe çok uzaktı. Silah sesleri karşı dağlarda yankılanıp tekrar Liveraya dönerken İsmail bir kahraman edasıyla bizim eve doğru yaklaşıyordu.

İsmail’in neden öyle yaptığını kendisinden başka hiç kimse bilemedi. Daha sonraki yıllarda da kızı nasıl teslim aldığını, eliyle koymuş gibi nasıl bulduğunu da hiç kimseye anlatmadı.

Bu olayın böyle olacağını daha önceden bilen birisi de karakola durumu bildirdi. Silah sesleri köy içinde yankılanırken, Jandarmalar da köydeydi. Bunu duyan Tonyalı delikanlılar kaçıp ormana saklandı.
Jandarmalar durumun tespiti için silah atılan yerde inceleme yaptı. Boş kovanların ne tür silahlardan atıldığını yazıp çizdiler.  

Bizim Tonyalı delikanlılar aranmaktaydı artık. Fakat onları bulmak yakalamak o kadar da kolay bir iş değildi. Bir gün babama haber gönderdiler. “Karakolu durdur bizi aramasın. Arama devam ederse bu köyde bazı adamları öldürüp öyle teslim olacağız.” Bu aynı zamanda bir tehditti ama ciddiye de almak gerekiyordu.

Kazım Yılmaz yaman bir Muhtardı ve özellikle köy karakol ilişkilerinde uzman birisiydi. Babam ona gitti, durumu anlattı. O da bu işi yatıştırmak için babamdan 20 lira aldı. Aldı ama karakolu da durdurdu.

O günlerin 20 lirası ile bir inek satın alınabilirdi. Muhtar o parayı aldı ama ne yaptı, orası da bize karanlık. Fakat bildiğim bir şey var ki, babam o yirmiliği borç bularak vermişti. Daha sonra o borcu ödeyebilmek için ineklerimizden birini satmak zorunda kalmıştı.

Ablam ve Muhammet yine haberleşiyor yahut gizli de olsa bir yerlerde görüşüyorlardı. Aradan bir yıl geçti. Ahmet Efendi aracılığı ile yeniden kız istemeye geldiler ve bu kez olumlu yanıt aldılar, düğünleri yapıldı.

_________________
Bu öykü ve içinde geçen kişiler tamamen gerçektir. Düşündüm de, olayda yer alanların pek çoğu bu dünyadan göçüp gitmiş. Sadece ben ve ablam kalmışız.

____________